ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Kanada
Güncelleme Tarihi: 10.5.2010
Gün: 369
Yapılan Yol: 33816 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 2 SONRAKİ
SON YAZI

Vancouver ve sonrası…

Vancouver’a indiğimizde bizi bekleyen kiralık arabamıza sığışmamız biraz zor oldu. GPS’ime uzun uğraşlar ve Tuğrul’un Toronto’daki inatçı gayretleri sonunda zar-zor yükleyebildiğim Kuzey Amerika haritası, havaalanından çıktığımızda nedense ekranda görünmüyor. İçimden, en gerekli olduğu zamanda beni iyot gibi açıkta bırakan Garminim’e sövüp sayarken, bir yandan da durumu Buket’e çaktırmamaya gayret ediyorum. Eğer anlarsa gerilebilir. Neyse ki, yola çıkmadan önce havaalanı ile otel, otel ile Lando’yu bıraktığım depo v.b. rotaları Google Maps’te hazırlayıp, bastırtmıştım. Biraz onlara bakarak, biraz içgüdülerimi kullanarak, biraz da üçüncü defadır geldiğim Vancouver’a aşinalığımdan yararlanarak, fazla kaybolmadan otele ulaştık. Bugün Pazar; arabayı almak ve diğer işlere başlamak için yarını beklemek zorundayız. Akşam, Garmin’in bana yaptığı azizliği çözmeye çalışıyorum. Güzergâhımla ilgili haritaları yüklerken, bilgisayarda bir nokta kadar küçük görünen Vancouver parçasını seçmeyi unuttuğum için, o bölgeyi, yani en can alıcı yeri yükleyemediğimi anladım. Yani, Garmin’in suçu yok; suç bende. Onu da yükledim ve rahatladım.
Vancouver, Kanada’nın batıdaki en büyük kenti. “En büyük” olmasına karşın yalnızca 580,000 kişi yaşıyor. British Colombia Eyaleti’nin en kalabalık ve en hareketli şehri olmasına rağmen yine de başkenti olma hakkını elde edememiş. Eyalet başkenti, Vancouver Adası’ndaki Victoria. Niye böyle yapmışlar, niye anakarada daha büyük bir kent dururken, adadaki bir kenti başkent yapmışlar, pek anlaşılır gibi değil. Büyük olasılıkla daha eski olmasından, ama daha da önemlisi, daha "İngiliz” olmasından. Victoria’da, Vancouver’da göremeyeceğiniz bir İngiliz havası hissediyorsunuz. 1982 yılına kadar bir İngiliz sömürgesi konumunda olan ülke için, İngiltere’ye bu kadarcık jest yapmak da fazla dokunmaz, herhalde. Üstelik, British Columbialılar kendilerini Kanadalı’dan çok British Columbialı sayarlar. Yani, daha çok British; ya da bir bakıma İngiliz.
Pazartesi sabahı ilk işimiz, “şehir hatları vapuru” ile Kuzey Vancouver’a geçip, ICBC’nin (sigorta şirketi) merkez ofisine gitmek ve Lando’nun “3. şahıs mali mesuliyet sigortası”nı yaptırmak. Fazla zorlanmadık; her şey, önceki gelişimde bana anlatıldığı gibi ve kısa sürede tamamlandı. Yalnızca Kanada değil, Meksika hariç tüm Kuzey Amerika’yı kapsayan sigortayı, haftalığı CA$77.00’den yaptırdım. Sıra otele dönüp arabayı almaya ve Lando’yu ininden çıkartmaya geldi. Kendi başına çalışamayacağından o kadar eminim ki, yanıma takviye kablosu da almıştım. Önce arabadan bir jerry-can (yakıt bidonu) alacağız, en yakın benzin istasyonunda mazot dolduracağız, geri dönüp mazotu Lando’nun deposuna boşaltacağız, sonra da kiraladığımız aracın aküsünden takviye yapıp çalıştıracağız; plan bu. Lando’nun yanına vardığımızda, eski bir dosta yeniden kavuşmanın sevincini gizleyemedim, doğrusu. Buket’in şaşırdığı kesin de, ayrıca kıskandı mı, bilemiyorum.
Eski dost Lando
 
Kapısını açtım, kontağı çevirdim. Depoda, sanki en yakındaki benzin istasyonuna rahatlıkla yetecek kadar -ama, az- mazot olduğu görünüyor. Bence bidonla ikinci bir iş çıkarmaya gerek yok. Denemek için marşa bastım; ikinci çevirmeden sonra çalıştı. Ne diyeyim, helâl olsun! Takviyeye de gerek kalmadı. Depo görevlisi  Jerry’yle hesaplaşmamız ve vedalaşmamızın ardından, ben önde, Buket arkada otelin yolunu tuttuk. Öğleden sonraki kalan zamanda, çadırın hasarını ilk defa görmek ve -becerebilirsem- onarmak için kılıfı söktüm. Hasar ağır değil. Ahşap kısımda ufak-tefek ezikler dışında önemli bir şey yok. Tüm deformasyon menteşe parçalarında. 3mm paslanmaz sacdan mamul parçalar tam anlamıyla buruşmuşlar. Birkaç deneme sonucu, elimdeki imkânlarla becerebileceğim bir iş olmadığını anladım. Parçaları yanıma alıp, yarın supap keçelerini değiştirmek ve ayarları yaptırmak için gideceğim Rover Tech’te düzelttirebileceğim bir yer soracağım.
Buket Vancouver’da… Burada da lâleler…
 
Ertesi sabah randevulaştığımız gibi saat tam 9:00’da Rover Tech’in önündeydim. Don’ın (patron) benim arabanın nüfus kaydını döküp, arabayı teslim alması saat 10’u buldu. 3-4 saatlik bir işmiş, nasılsa artık. Bizde 2 saatte bitirirler böyle bir işi. Kendi kendime, “Burası Kanada, yavaş yavaş ve titiz çalışırlar” diye telkinde bulunarak, yakındaki alış-veriş merkezine zaman öldürmeye gittim. Arabayı teslim almam öğleden sonra 15:30’u bulmuştu. Yani, 3-4 saat oldu, 5.5 saat. Masraf CA$435.00. Çadırın parçalarını preste düzelttirmek için de CA$90.00 ödedikten sonra, Lando’yu aldım ve Kanadalı tamirciler için hayır dualarımı onlardan esirgemeyerek otele döndüm. Akşama, çadırımın hasarını gidermenin huzuru, ancak, yediğim kazıkların da acısıyla, karışık duygular içerisindeydim. Geriye yalnızca Eberspächer ısıtıcıyı tamir etmek kalıyor. Her ne kadar, Vancouver’daki servisinin adresini aldıysam da, işçilikten dolayı bir kazık daha yememek için bu işi kendim yapacağım.
Tamir için, bir üstünde…
…bir altında
 
Çarşamba günümü de ısıtıcının sökülmesi, dağıtılması, temizlenmesi, toplanması ve -nihayet- çalıştırılması ile geçirdim. Bu iş de bitti. Perşembe günü yola çıkabiliriz. Ancak, son olarak, artık bir türlü şarj tutmayan servis akümü değiştirmek istiyorum. Yoksa ne akşamları buzdolabım çalışacak, ne arka bölmemin ışığı yanacak, ne hidroforum çalışacak, ne de 220V AC enerji kaynağım olabilecek. İnternetten bulduğum bir akü satıcısından, elinde uygun vasıfta bir akü olduğunu öğrenip, adresini GPS’ime kaydettim. Yarın sabah, yola çıkarken uğrayıp bu işi de hallettim mi, sırtım yere gelmez artık. Çarşamba akşamı tüm eşyaları arabaya yerleştirdik.
TV kulesinden Vancouver ve arkada körfez
Karşıda Kuzey Vancouver
Coal Harbour ve arkada Stanley Park
 
Perşembe sabahı erkence bir saatte otelden ayrıldık. Önce akü işini halledip, arkasından da erzak alışverişini yaptıktan sonra kuzeye doğru yola koyulduk. Hedefimiz Alaska. Ancak, Alaska dediginiz yer öyle “ha” deyince varılacak kadar yakın değil. Sınıra kadar yaklaşık 2,900km yolumuz var. Sırasıyla Williams Lake, Prince George, Smithers, Whitehorse’u (saydığım şehirler, kuzeye doğru çıktıkça küçülüyorlar) geçip, sınıra ulaşacağız. Tahminen 4 günde sonra Alaska’ya girmiş oluruz.
Kanada’nın özellikle bu bölümü, yani British Colombia eyaleti, en yeşil ve en yoğun orman örtüsüne sahip kısmı. Çoğunluğu çam ağaçlarından oluşan ormanlarda ağaçlar, sanki hepsi bir kalıptan çıkmış gibi aynı şekil, boyut ve renkte; göz alabildiğinde bir yeşillik. …ve bu yoğun yeşilliğin arasına serpiştirilmiş sayısız göller… Yeşil ve mavinin kesiştiği doyumsuz manzaraları seyrederek sürdürüyoruz seyahatimizi. İlk molamızı Brandywine Şelalesi’nde veriyoruz; kısa bir sandviç arası. Parkın girişinde arabamızı parkederken yanımıza gelen arabadaki yaşlı iki çift, hikayemizi büyük bir merakla dinliyorlar.
Brandywine Şelalesi
Muhteşem manzaralardan...
 
Akşam saat 8’e doğru, Green Lake (Yeşil Göl) kıyısındaki piknik alanına yanaşıp, çadırımızı açtık. Buket’in ilk bütan gazlı ocak tecrübesinde hazırladığı mönü makarnalı pilav. “O da neymiş?” diyenlere tarifini hemen verebilirim. Marketten alınmış hazır pilav paketine, paketin üzerinde yazılı ölçüsünden biraz fazla su koyuyorsunuz. Verilen sürede suyunu çekmediğini görünce, bu görevi yerine getirmesi için çeyrek paket makarnayı tencereye ilave ediyorsunuz. 15 dakika sonra makarnalı pilavınız sıcak olarak servise hazır. Ben bu karışımı ekmek arasına koyarak yemeği teklif ettim ama, -nedense- Buket bu teklifimi kabul etmedi. Afiyetle yediğimiz yemeğin ardından çadırımıza girip uyuyoruz. Buket’in -8 dereceye dayanıklı Arktik uyku tulumuna karşın benim +5 derecelik uyku tulumum, Sibirya’dan alışkanlık kazanmış olan bana vız geliyor ve sabaha kadar mışıl mışıl uyuyorum.
Green Lake kıyısında kamp yerimiz
 
Ertesi sabah (30 Nisan Cuma) kahvaltıdan sonra yola koyulduk. Kuzeye doğru çıktıkça hava sıcaklığı düşmeye başladı. Yolda havanın bozmasıyla birlikte yağmur, hatta yer yer kar yağıyor. İkinci gecemizi geçirebileceğimiz New Hazelton’a girerken yağmur iyice şiddetlenmişti. Bu yağmur ve soğukta çadır açmak hiç de işime gelmiyor; bir yol üstü moteline girip, yatıyoruz.  Bugün yaptığımız yol 830km.
Gün 1 Mayıs Cumartesi. Bugün önemli bir gün. İşçi bayramı, Bahar Bayramı falan ama, benim için ayrı bir önemi var. Bugün Lando’nun Kanada’yı terk etmesi gerekiyor. Kasım başında Vancouver’a, Vladivostok’tan gemiye yüklediğim Lando’yu karşılamaya geldiğimde, gümrük görevlileri bana bir kağıt vermişler ve bu kağıdı Kanada’da beni bekleyeceği süre boyunca dışarıdan görülebilecek şekilde arabanın camına yapıştırmamı istemişlerdi. Kağıdın üzerinde de, aracın kalması için izin verilen son günün kayıtlı idi; 1 Mayıs 2010. Ancak, ben bu tarihi -nedense- hep, benim bıraktığım yerden almam için izin verilen son gün olarak düşünmüştüm. Lando’yu Kanada’dan çıkarmam için son gün olarak da hep, kanuni 6 aylık sürenin dolduğu 3 Mayıs olarak hesaplıyordum. Arabayı aldığım gün kağıdı yeniden incelediğimde, en geç 1 Mayıs’ta Lando’yu Kanada dışına çıkartmam gerektiğini fark ettim. Tabii, bunu da Buket’e söylemedim. Söyleseydim, ciddi bir telaş yaşıyor olacaktık. Telaşı ikimiz yaşayacağımıza, bir tek ben yaşayayım, diye düşündüm. Kuzey’e doğru ilerlerken, haritada fark ettiğim ufak bir ayrıntı, kafamda bir ampul yaktı. New Hazelton’ın yaklaşık 190km kuzeyindeki Meziadin Kavşağı’ndan sola dönünce, 165km sonra, Pasifik Okyanusu’ndan bir yılan gibi içeriye kıvrıla kıvrıla uzanan Portland Kanalı’nın ucunda ufak bir balıkçı kasabası olan Stewart var ve oradan, Alaska’nın güneyindeki tarihi Hyder altın madeni kasabasına 5km’lik bir yol uzanıp, orada bitiyor. Buradaki sınır karakolundan Lando’nun kalış süresini uzatabilirim. Bu parlak fikrimle birlikte baklayı ağzımdan çıkardım ve Buket’e durumu anlattım. Yolumuzu alt tarafı 4 saat kadar uzatacağız ve bu ufak problemi de halletmiş olacağız. İyi ki de yapmışız. Yol üzerinde meşhur Beare (Ayı) Buzulu’nu da böylece görmüş olduk.
Bear Buzulu
 
Sınır karakolundaki bayan polis memurunun biraz aklı karıştı, prosedürü bilemediğinden iş biraz uzadı ama, sonunda izni 15 Mayıs’a kadar da uzattık. Bizi uğurlarken söylediği de “Sizi kıskanmadım değil doğrusu” oldu.
Stewart Sınır Karakolu
 
Aynı yoldan gerisin geriye, Meziadin Kavşağı’na dönüp, kuzeye döndük. Kavşaktan sonra göz kapaklarım ağırlaşmaya, şişman uyku meleklerinin ağırlığını taşıyamaz hale gelmeye başlamıştı. Direksiyonu Buket’e verdim; kısa bir uyku molası için.
İdare Buket’te; her zaman olduğu gibi
 
Aradan ne kadar geçti, bilemiyorum. Buket’in sarsmasıyla uyandım. “Ali, Ali, bak!”. Heyecanla uyandırılmış olmanın verdiği sersemliği, yolun kenarında “otlayan” ayıyı görmemle hemen attım. Evet! Bir siyah ayı yolun sağında “otluyor”. Abartmıyorum; otluyor, gerçekten. Ayılar bu mevsimde kış uykularından yeni uyanmış oluyorlar ve bütün bir kış uyuduktan sonra açlıklarını, karınlarını doyuracak ne bulurlarsa yiyerek bastırmaya çalışıyorlar. Bu zavallı da, yolun kıyısına çıkmış, Allah ne verdiyse karnını doyuruyor. Birazdan, bir ikincisini de görüyoruz, aynı telaş içinde. Ama, zavallılar, bizi gördüklerinde ürkek, buldukları şuncacık otu bırakıp gitmenin hüsranıyla, arkalarını dönüp uzaklaşıyorlar.
Şu masum yüzlere bakar mısınız?
 
Yolda güzel manzaralar devam ediyor.
Rancheria Şelalesi
 
Bu arada, mazotumuz da yavaş yavaş tükenmekte. Yolda durabileceğimiz bir yer Lake Good Hope (Ümit Gölü). Burada benzin istasyonu da var, elimizdeki bilgiye göre. Akşamın bir saatinde Lake Good Hope’a vardığımızda 889km’yi devirmiştik bile. Göl kıyısına çekip, koltuklarımızda kıvrıldık; Buket’in ayakları benim, benim ayaklarım Buket’in kucağında. Çadırı açmamıza, gölün tamamiyle donmuş olan görüntüsü engel oldu. Eberspächer’imizi çalıştırıp uyuduk. Daha doğrusu ben uyudum, Buket biraz zorlandı.
Lake Good Hope´ta kamp yerimiz
 
Ertesi sabah uyanmakta pek güçlük çekmedik, doğrusu. Birer kahve ve kurabiyeden oluşan kahvaltıdan sonra, köyün tek benzin istasyonuna vardığımızda, ufak bir hayal kırıklığı bekliyordu bizi. Çalışma saatleri 12:00 ila 16:00 arasıymış. “Mesai saatleri” dışında yakıt ihtiyacı olanlardan CA$20.00 “fazla mesai ücreti” talep ediyorlar. Onun için de, evlerinin bir krokisi var, ofisin camına yapıştırılmış. Ne yapalım, ödeyeceğiz fazla mesaiyi. Krokiye göre evi bulup, kapıyı çaldım ama, kapı-duvar. Kimse yok. Tek çare saat 12:00’yi beklemek. İstasyona dönüp, beklemeye başlıyoruz. Mesaiye daha 3 saat var ve tek çare, Türkiye’deyken keserek biriktirdiğim Radikal Gazetesi bulmacalarını çözerek vakit geçirmek. İlk bulmacadan sonra vaktin böyle geçemeyeceğine kanaat getirip, Alaska Otoyolu kavşağına kadar şansımızı denemeğe karar veriyoruz. Önümüzde 87km yol var ve yakıt göstergesine göre ancak yetecek mazotumuz var. Şansımızı denemeye karar veriyoruz. Yola çıktık. Birazdan kırmızı ışık yandı. Tek sorun, sürekli viraj ve yokuş yukarı gidiyor olmamız. Kavşağa birkaç kilometre kala, soldaki bir park yerinde pare etmiş bir kamyon gördüm. Yanaşıp, kavşakta benzin istasyonu olup olmadığını sordum. Niyetim, asklında, biraz mazot dilenmek. Genç şoför pek oralı olmuyor; 22km ileride, Watson Lake’te benzinci varmış. Orası muhakkak da, bizim derdimiz, kavşağa kadar. Neyse. Mazot biterse, ben arabada kalacakmışım, Buket bidonlardan birisini alıp gidecekmiş. Onun derdi de, ayılardan kurtulmak. Uzun lafın kısası, kavşağı bulduk; benzin istasyonunu da… 75lt’lik depoya 74.4lt mazot koyup yolumuza, Whitehorse’a doğru devam ettik. Akşam Whitehorse’taki bir motele vardığımızda saat akşam altı buçuk,o gün yaptığımız yol da 538km idi.
Biraz da Whitehorse’dan bahsedelim. Whitehorse, Yukon Bölgesi’nin başkenti. Yukon bir böge, eyalet değil. Kanada’da 9 ayrı bağımsız bölüm var; bunlardan 7’si eyaletken, Yukon ve Nort West’e (Kuzey Batı) bölge olmak hakkı tanınmış, yalnızca. Sanırım, yüzölçümlerine göre nüfuslarının çok düşük olması yüzünden böyle bir statü verilmiş. Hoş, Nunavut Eyaleti’nin de bu bakımdan onlardan pek farkı yok ama, her ne ise. Şimdi, başkent deyince insan şöyle şanlı şöhretli bir şehir bekliyor, değil mi? Ne gezer? Avuç içi kadar bir şehir. Akşam saat 8 dediniz mi, sokaklar inlerle cinlerin maç yapmaları için boşaltılıyor. Starbucks gibi, her yerde neredeyse 7 gün ve 24 saat hizmet veren bir kahveci zinciri bile burada -örneğin- Pazar günü kapalı, diğer günler de akşam sekizde paydos ediyorlar, falan. Akşamlar açık bulabileceğiniz tek yer pub’lar. Bütün bunların sebebi, Whitehorse’da sadece 24,000 kişinin yaşıyor olması. Zaten Yukon Bölgesi’nin toplam nüfusu da 32,000. Yüzölçümü mü? O da 483,450km². Yani, kişi başına 15km²’den biraz fazla alan düşüyor. Ne bolluk, değil mi?
Alaska’ya doğru hezimet
Ertesi sabah Alaska’ya geçmek ümidiyle kaldığımız motelden ayrıldık. Bu sefer arabanın deposu dışında, 2 tane jerry-can’e (yakıt bidonu, toplam 40lt) de mazot doldurtup, Alaska Otoyolu’ndan doğru sınıra hareket ettik. Yolda bir yandan Amin Maoluf’un “Semerkant” kitabını dinliyoruz, I-Pod’uma yüklediğim sesli kitaplardan. Yaklaşık 80km sonra arabanın çekişinin düştüğünü hissettim. Bir süredir (yaklaşık 15 dakika), burnuma bir yanık kokusu geliyordu ama, çalışmakta olan ısıtıcıdan geldiğine yorup, fazla önemsemiyordum. Çekişin düştüğünü hissettiğimde hemen vitesi boşa aldım ama, çok geçti. Motor sıkışarak stop etti. Kenara çektim ve kaputu açtım. Ben bu filmi bir yerde görmüştüm. Hatırıma Moğolistan’daki hazin hikâyem geldi. Motor “tütüyor”. Bekledik; yaklaşık 1.5 saat. Motor soğudu, tapayı açtım ve su doldurdum. Zırnık su kalmamış, belli. 9lt’ye yakın su aldı. Kapak contasını -yine- yaktığım kesin de, kapağa -yine- bombe yaptırdıysam, ayvayı yedik, demektir.
Acil ihtiyaçlarımızı bir çantaya doldurup, arabayı emniyete alıp, geriye, Whitehorse’a doğru otostop yaptık. Geçen ilk araba durdu. İçinde 3 tane Kuzey Amerika Yerlisi var. Burada onlara resmi olarak “First Nations” deniyor, yani İlk Uluslar. Gayr-i resmi olarak da “Indians”.  Arabanın içerisinde üçünün de içtiği sigaradan dolayı kesif bir duman ve yoğun bir alkol kokusu var. Ben pek çekinmedim ama, anladığım kadarıyla Buket durumdan pek hoşnut değil. Yol boyunca, şoförün yanında oturan yerliyle muhabbet ederken, bir yandan da Lando’yla ilgili başımıza gelebilecekleri düşünüyorum.
Whitehorse’a vardığımızda, arabayı çektirebileceğimiz birisinin evinin önüne bıraktılar bizi. Jerry’nin kamyonuyla Buket’i, bundan sonra kalacağımız otele götürdükten sonra, Lando’yu almak üzere yollandık. Gidip dönmemiz 2 saatten kısa sürdü. Jerry yolda cep telefonuyla, bizi kabul edebilecek bir tamirci bulabilmek için tanıdıklarını aramaya başladı. Son olarak, Whitehorse’un girişinde bir tamirciye girdik. Oradan da hayır yok ama, arama faaliyetleri iki koldan yürütülüyor artık. Sonunda hayırsever birini bulduk; telefonda söylediğine göre, daha önce birkaç Land Rover’ı iyileştirmiş. Jerry, yoldayken arayan bir kişinin arabasını da çekmek için sabırsızlanıyor. Tony’nin garajı Lonewolf’un önüne yanaştığımızda kapalı olduğunu gördük ama, kapıda 15 dakika sonra döneceğine dair bir mesaj asılı. Lando’yu kamyonun üzerinden indirirken George çıkageldi; Tony’nin teknisyeni. Böyle bir arabayla dünya seyahatine çıkmış olmamdan dolayı beni “iltifatları”yla onurlandırırken Tony de teşrif etti. Bir Land Rover’in kapak contasını değiştirmek konusunda kuşkuları var. Üstelik, problemin yalnızca kapak contasıyla kalmayabileceğini, daha büyük sorunlarla karşılaşılabileceğini düşünüyor. Neyse ki, yanımda -bu sefer- kapak contası var. Ayrıca, olası bir manifold contası ve termostat problemi için de hazırlıklıyım. Tony’le bir süre konuştuktan sonra, ertesi gün kapak contası değiştirmek için gereken fiyatı çıkartmayı kabul etti ve ardından beni otele bıraktı. Ama, her halükarda, işe Çarşamba başlayabilecek. Buna da şükür, ne yapalım.
Whitehorse’tan bir resim… Tarihi “Klondike” kıçtançarklısı. Yukon Nehri boyunca gezinti için kullanılırmış
 
Salı günü öğleden sonra Tony’yi aradım. Bir Land Rover Defender 300Tdi için kapak contasının değiştirilmesi konusunda işçilik süresi için herhangi bir veriye ulaşamadığını söyledi. Ben de ona, Vancouver’da supap keçelerini değiştirttiğim tamircinin adı ve telefonunu verdim, istediklerini sorabilsin diye. Birkaç saat sonra görüştüğümüzde, 12-15 saat arası işçilik gerekeceğini öğrendiğini, ancak yine de daha farklı problemlerle karşılaşmamız durumunda tablonun da değişebileceğini söyledi. Biliyorum başıma gelecekleri ve hazırlıklıyım. Akşam Otokar’a ve Hüseyin’e (Oto Mekanik’in sahibi) durumu anlatan birer mesaj gönderdim, konuyla ilgili tavsiyelerini sormak için. Ertesi sabah, gelen cevapları da okuduktan sonra, Tony’i aradım. Ya o yapacaktı, ya da kapalı bir yer bulup, bu işi ben halledecektim. Yoksa, en yakın Land Rover tamircisine, yani Vancouver’a uzaklığım 2,750km ve Lando’yu oraya taşıtmak gibi bir niyetim yok. Ya böyle çözeriz, ya da ben bu seyahatin rotası hakkında külahımı koyup yeniden düşünürüm.
Tony’e, bu işin üstesinden birlikte gelebileceğimizi söyledim; kabul etti. Çarşamba sabahı saat 9:30’da Lonewolf’taydım. Öğleden sonra kapağı sökmüştük. Durum beklediğimden de vahim. Kapak contasının yanması dışında, -yine, yani Moğolistan’daki gibi- kapak da bombe yapmıştı. Ancak, bu sefer daha az; Moğolistan’da bombe binde 500 (yani, 0.5mm) iken, şimdi binde 19 (yani, 0.019mm). İyileşme var. Böyle gidersem, üçüncü seferde binde 8 (yani 0.008mm) toleransının içinde kalabilir ve kapak değiştirmekten kurtulabilirim. Bu sefer de kapağı değiştirmem gerekiyor, aslında. Ancak, yine Moğolistan’daki gibi 2 hafta buraya saplanmak gibi bir niyetim yok; hele Buket de yanımdayken. Bu sefer kapağı taşlatacağım. Tony’nin söylediğine göre, Whitehorse’ta bu işi iyi yapabilecek bir yer varmış. Ertesi sabah oraya gidiyoruz.
Kapağın taşlanması Perşembe günü öğleye bitti. Hayret! Demek ki, Kanada’da bazen işler hızlı da görülebiliyormuş. Temizlik, yeni contalar, kapağın takılması ve motorun toplanması ise Cuma günü saat 15:30’u buldu. Supap ayarı, motor yağı ve suyunun konması ve çalıştırma… Durum iyi görünüyor. Kısa bir deneme turuna çıktık. Rampada biraz zorladık. Problem yok gibi… Cezamı ödeyip, Tony’e veda ediyorum. İşin Cuma akşamına yetişmiş olması büyük şans. Aksi halde Pazartesi’ye kalacak ve tüm hafta sonunu burada geçirecektik.
Tony’yle Lonewolf’ta, Lando’nun son dikişlerini atıyoruz
 
Lâzım olabiliceğini düşünerek Tony ile ilgili kontakt bilgilerini veriyorum :
Tony Fok
Lonewolf Autotech
237b Tingit Road
Whitehorse, Yukon Y1A2Z1
Tel : (867) 633-3999
Mobil : 334-3967
Tony titiz çalışan, detaylara dikkat eden, bilgili ve tecrübeli bir usta. Ayrıca, çok zengin (ama, gerçekten çok) bir avadanlık koleksiyonu var. Benim gibi, her işi uygun aleti ile yapmaya meraklı olanlar için bire bir.
Cumartesi sabahı, kalan yerinden devam etmek üzere, Alaska’ya doğru yola koyulduk.
İzlemeye devam…
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş