ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Alaska (ABD)
Güncelleme Tarihi: 20.5.2010
Gün: 379
Yapılan Yol: 36293 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 2 SONRAKİ
SON YAZI

 

Cehennemden nasıl kurtulduk?

Dışarıyla ilişkisi yalnızca odalardaki ufak pencereler ve bir de giriş kapısından oluşan otelin içindeki tek sosyalleşme yeri restoran-café bölümü. Vardiyadan dönen yorgun işçiler üzerlerindeki uzay giysisine benzeyen iş kıyafetlerini çıkarıp yemek yemeye geldiklerinde cüsseleri yarı yarıya azalmış olduğundan, gözümüze o kadar garip ve korkutucu görünmüyorlar. Üzerlerinde, onları -50 derecelere kadar koruyan tulumları, kafalarındaki yün şapka ve baretleri, ayaklarındaki iri “şeyleri” (postal, galiba) çıkarıp, şort ve t-shirtlerle salonu doldurduklarında Buket’i ister istemez bir titreme aldı. Kendileri üşümeyecekse, birisinin onların yerine üşümesi lâzım, değil mi?

Yalnız, bu arada, Buket’in de hakkını vermek gerekiyor. Ben, seyahatin bu bölümüne katılması için ısrar ederken, bir yandan da şartlara ayak uyduracağı konusunda şüphelerim vardı, açıkçası. Bunu ona hiç söylemedim tabii ama, ya soğuk havalardan etkilenirse, ya uzun süre çadırda yaşamaya uyum sağlamakta zorlanırsa diye de, bir yandan içim içimi yiyordu. Bu yazıyı yazdığım ana kadar (ki, seyahatin bu bölümünün en zorlu şartlarını geride bıraktık bile) uyum konusunda en ufak bir sorun yaşamadığı gibi, herhangi bir rahatsızlık da geçirmedi ve keyfi de, morali de gayet yerinde. Aman, nazar değmesin!
Dönelim Prudhoe Körfezi’ne. Otelin restoranında gelip giden işçileri seyretmekten başka yapacak bir şey olmadığı için ya çatlayana kadar yemek yemek, ya da kendinize meşgale bulmak zorundasınız. Buket’ten ilginç bir teklif geldi: Dışarı çıkıp, “şehir”de dolaşmak! Şehrin kalbinin attığı, bar ve cafélerin bulunduğu ışıl ışıl ana caddesinde yürümek, bir yerde oturup sıcak çikolatalarımızı yudumlarken, dışarıda son moda kıyafetleriyle salına salına yürüyen Deadhorse’un genç delikanlıları ve zarif kızlarını seyretmek, daha sonra da ana caddenin sonundaki meydanda düzenlenen açık hava konserini izlemek, ardından da kaldırımda kestane yapan yaşlı kadından kestanemizi alıp, yürüye yürüye otelimize dönmek önce bana da çok cazip geldi. Hemen arkasından, daldığım hayalden kurtulup, dışarıdaki fırtına ve tipinin devam ediyor ve hava sıcaklığının ise, geceki tahmini hedefi olan -22 dereceye doğru hızla düşüyor olduğunu, burasının da Paris değil de, çelik konteyner ve prefabrik şantiye binalarından oluşan, sokaklarında kamyonetler ve iş makinelerinden başka hiçbir şeyin dolaşmadığı Deadhorse olduğunu hatırladım. …ve bunu Buket’e de hatırlattım.
Gece küçük penceremizin kalın perdelerini sıkıca kapamamız gerekiyor. Güneşin batışıyla doğuşu arasında geçen 4 saatlik sürede, havanın kararmak konusunda en ufak bir niyeti yok, çünkü. Sabah kalktıktan sonraki ilk işimiz -tabii, kahvaltımızı yaptıktan sonra-, önceki gün bize kıyak yapan resepsiyon görevlisini (sanırım adı Esther’di) bulup, bu günün hava ve yol tahmini ve son durumu öğrenemek. Ama, ondan önce arabayı çalıştırmalıyım. Bu soğuk geceden sonra çalışır mı, bilemiyorum. Aslında, çalışmasına engel olacak bir durum yok. Motor suyundaki antifriz oranı, -50 dereceye kadar koruyacak şekilde. Motor yağını, düşük sıcaklıklarda dahi viskozitesini koruyacak şekilde 5W-50 olarak seçmiştim. Akünün durumu malûm, 6 aydan sonra da sorunsuz çalıştırmıştı arabayı. Ancak, yine de kuşkularım var. Herkes motor ısıtıcılarını fişe takmıştı, akşam baktığımda. Buralarda, yani Amerika’nın kuzeyi, Kanada ve Alaska’da, arabaların motor bloklarını sürekli uygun sıcaklıkta tutacak elektrikli ısıtıcılar kullanıyorlar. Her arabanın önünden, uçlarında fişler olan kablolar sarkıyor. Neredeyse tüm park yerlerinde, bu fişleri takabileceğiniz prizler var; park ettiğinizde arabanızı “fişe takasınız” diye. Böylece, bıraktığınız yerde arabanız donmuyor ve tekrar bindiğinizde rahat çalıştırabiliyorsunuz. İşte Deadhorse’ta da, benimki dışında tüm arabaları fişe takmışlardı.
Lando bu sefer de üzmedi, ilk basışta çalıştı. Yedek anahtarla kapıyı kilitleyip, çalışır halde bıraktım. Kahvaltıdan sonra Esther internetten, telefonla Coldfoot’u ve başka birkaç yeri arayarak hava ve yol durumunu öğrendi. Bir önceki gün gibi ama, rüzgar hızı biraz daha düşük. Ayrıca, Atigun Geçidi’nin de açık olduğunu öğrendik. Kararımız, yola çıkmak, çok zorlanacağımızı anlarsak geri dönüp, havanın daha da düzeleceği Perşembe ya da Cuma gününü beklemek. Esther’e veda ettik. “Siz, çocuklar! Dikkatli olun!” dedi bize; anaç bir ifadeyle. Amerika’nın en pahalı mazotuyla depoyu doldurdum. Her ne kadar bidonlardakiyle birlikte depoda kalan mazot miktarı, bize Coldfoot’tan çok daha uzağa gitmeye yeterdi ama, tedbiri elden bırakmamakta fayda var.
Deadhorse’ta Colleen Gölü kıyısında… Göl nerede mi? Hemen altımızda, görmüyor musunuz?
Bir Deadhorse fotoğrafı daha. İşte bütün gördüğünüz bunlar; petrol kuyuları, şantiye binaları
Deadhorse’un girişinde yol ayrımı
 
Yola çıktıktan sonra fırtınanın gerçekten bir önceki günün cehennemî halinden çok daha iyi olduğunu ve devam etmekte bir sakınca olmadığını gördük; aşağıdaki videodan da anlayacağınız gibi:
 
Atigun Geçidi’ne doğru hava iyice düzeldi. Geçitte durum normaldi. Ondan sonrasında da bir problemimiz olmadı. Yolda, Coldfoot’tan az önce, Wiseman Köyü’ne uğradık. Altına hücumun başlamasından sonra 1910’lara kadar giderek artan ününü daha sonra birden yitiren Wiseman, bu gün halâ o parlak günlerinin izlerini yaşatmaya çalışıyor.
Yolda, bir tilki, düşünceli yürüyor. Bizi görünce kısa bir bakış atmadan geçmedi
Wiseman’dan iki kare… Alttaki, postane binası
Yol inşaatında “lolipop woman”… Bu işaretçilere Avustralya’da “lolipop man” derler de…
 
Akşam saat 22:50’de Fairbanks’te daha önce kaldığımız, hani şu suyu akmayan RV kampına vardığımızda, sabahtan beri yaptığımız toplam yol 857km olmuştu. Gece orada kalacağımızı -nezaketen- bildirmek için kadını tekrar ararken, uyumuş olabileceği endişesini de taşıyordum, doğrusu. Neyse ki yatmamış; “Siz buyurun, yarin halleşiriz” dedi. Çadırı açıp, içine serilirken, yaklaşık 14 saattir araba kullanıyor olmaktan katılaşmıştı tüm kaslarım.
Perşembe sabahı fazla dağılmamak ve kahvaltı işiyle uğraşmamak için çadırımızı toplayıp, Fairbanks’te, üniversitenin yakınında bir kahveye çöreklendik. İnternet de olduğu için misafirliğimiz biraz uzun sürdü; öğleye kadar. Mesajlarımı incelerken, son anda düşen ilginç bir tanesini de aktarayım. Şöyle diyordu mesajda: “Şu anda sizin de bulunduğunuz cafédeyim. Kapıda arabanızı gördüm ve web sayfanızı inceledim. Kahvenizi içerken sizi rahatsız etmek istemedim. Yalnızca bir ‘merhaba’ demek ve iyi şanslar dilemek istiyorum. İmza : Thomas”. Masamıza davet eden mesajı gönderdikten az sonra Thomas çıkageldi ve böylece tanışma şansımız oldu.
Kafede otururken, bir sonraki durağımız olacak Denali Milli Parkı için rezervasyonu da yaptırdım. Denali , milli park sınırları içerisinde yer alan McKinley dağının Athabaskan yerlilerince bilinen adı. Anlamı da “büyük”. McKinley, bu tanımlamayı doğrulayacak azamette; 6,120m yüksekliğe sahip. Kuzey Amerika’nın en yüksek dağı. Ama onun, insanların gözüne bu kadar azametli görünmesinin esas nedeni, bulunduğu bölgenin yalnızca 600m civarında olan rakımından birdenbire yükseliyor olması. Bölge önceleri, Atabaskan yerlilerinin avlanma alanıymış. 1905’te Charles Sheldon adlı bir maceraperest-avcının dikkatini, buraların vahşi yaşamının zenginliği ve bakirliği çekince değişen kaderi, 1 yüzyıldan fazla geçmiş olmasına rağmen özelliğini yitirmeden yaşamasını sağlamış. Günümüzde siyah ve kahverengi (özellikle grizzly adı verilen türü) ayılarla, kurt, tilki, moose (bir geyik türü), dağ keçisi ve daha bir çok hayvanın ürkmeden, çekinmeden yaşayabildiği bir bölge, Denali. Bu yüzden de ziyaretçisi en bol olan milli parklardan. Girişinden itibaren 145km uzunluğunda bir yol ile, parkın derinliklerine ulaşılabiliyor. Bu yol üzerinde bulunan 6 kamp yerine ise rezervasyonla ziyaretçi alınıyor. Yani, kaynaklar öyle diyor. Kalınacak yer kısıtlı, talep de fazla olunca böyle bir sistem koymuşlar. Ben de, bu amaçla internetten rezervasyon yaptırmaya uğraştım. Ancak tüm yerler dolu görünüyor. Aslında, bu mevsimde açık olan tek kamp yeri, girişteki Riley Creek Kamp Sahası. Bundan sonra, 15 mil ilerideki Savage Nehri ve sonraki kamp sahaları henüz sezonu açmamışlar. Bu yüzden de, Denali’yi görmek için çok da uygun bir zaman değil. Üstelik kampın servis otobüsleri de yalnızca, özel araçlarla girilmesine müsaade edilen ilk 15 millik (24km) kısmın sonuna kadar gidip dönüyorlar. Yani, parkın yalnızca altıda birlik kısmını görebileceğiz. Ama yine de, Denali’yi görmeden döndük, dememek için şartları zorluyorum. İnternetle bir sonuca ulaşamayınca, telefonu denedim. Görevli yalnız Riley Creek’te ve 15 Mayıs’tan itibaren rezervasyon yapabiliyor olduklarını söyledi. Peki o zaman, 15 Mayıs’tan başlayarak 2 gecelik rezervasyon yaptıralım bari. Öncesindeki 2 gece de, aralarda bir yerde çadır kurarız.
Fairbanks Pioneer Parkı´ndaki “tarihi” binalar
 
Yola çıkmadan, Dalton Higway’de tümüyle çamura bulanan arabamızı yıkatmamız lâzım. Pencerelerden dışarısını, arka camdan da, gerideki trafiği göremez oldum. Bulunduğumuz kafenin hemen yakınında bir oto yıkama yeri görünüyor, GPS haritasında. Yeri kolay bulduk da, kim yıkayacak, onu bulamıyoruz. Sağına soluna dolanıyoruz, kimse yok. Sonunda, buranın da para yutan makinelerle çalıştığını keşfettik; para atıyorsun su akıyor, para atıyorsun deterjanlı fırçalar çalışıyor. Biz, köyden yeni gelmiş seyyahlar, herkesin $3.00’a araba yıkadığı yerde, şaşkınlıktan ve acemilikten $9.00’a ancak temizleyebildik, Lando’yu. Sonra da yola çıktık.
Denali, “The Big One”
Yol üzerinde bulabildiğimiz en uygun görünen RV kampı, Denali Milli Parkı girişinin yaklaşık 50km gerisindeki Healy adlı bir kasabada, yol kenarında idi. Çam ağaçları arasındaki kampta iki gün geçirdik. Bu arada, arabanın Whitehorse’ta pek düzgün yapamadığımız supap ayarını daha dikkatli bir şekilde yeniden yaptık. Artık, saat gibi çalışıyor motor. Hava dışarıda soğuk olduğundan kampın sıcak, ama 3 masadan oluşan cafési gibi kızartma kokulu olmayan tek yerinde, çamaşırhanesinde vaktimizi geçiriyorduk. Ben yazılarımla, Buket de kitaplarıyla…
Soğukta, Buket önce ateş yakıp, keyif yapmayı denedi. Sonra, çamaşırhaneyi keşfettik
 
15 Mayıs’ta Denali Milli Parkı’na törenle girdik. Kaydımızı yaptırdıktan sonra kendimize uygun bir kamp noktası bulup, kayıt fişini girişine iliştirdik. Denali’de geçirdiğimiz iki günün dürüst bir muhasebesini yapacak olursak, hayal kırıklığına uğradığımızı söyleyebilirim. Bunda, parkın büyük kısmına ulaşamamış olmamızın yanı sıra, dışarıdan bakıldığında her şeyin son derece sistemli ve düzenli olduğu görünen parkta, -örneğin- kamp yerlerindeki duşların ve tuvaletlerin, suların da henüz akmıyor olması yüzünden daha hizmete girmemiş olması da önemli bir rol oynuyordur. Ama, bu iki günü, ulaşabildiğimiz yerlerde yürüyüş için ayrılmış parkurları arşınlamakla geçirdik; güzel doğa yürüyüşleri yaptık, dinlendik. Bu arada, bizim gibi kamp yapmaya gelenlerden birçok meraklının soru bombardımanına uğradık. Meraklılardan birisi de, parkın Ziyaretçi Merkezi’nin yanındaki Morino Grill’in yöneticisi Gary’ydi. Ayrılacağımız sabah, kahvelerimizi yudumlarken yanımıza gelip, şöyle dedi : “Biliyor musun? Dün gece saat 1.5’tu ve ben halâ senin sayfanı okuyordum”.
Denali Milli Parkı’nda Horseshoe Gölü
 
Denali’deki en kayda değer etkinliğimiz, park korucuları tarafından düzenlenen köpekli kızaklarla ilgili gösteriydi. Parkın güvenliğini sağlayan korucular (ranger’lar), kışın devriye görevlerini yerine getirmek için köpekler tarafından çekilen kızakları (dogsled) kullanıyorlar. Mevsimine bağlı olarak taşıdıkları yükün miktarı da değiştiğinden, kızaklara koşulan köpek sayısı da değişiyor ve 12’ye kadar çıkabiliyor. Aslında, buranın yerlileri tarafından kullanılan köpek cinsi, Sibirya Kurdu diye de bildiğimiz Husky’ler. Bizim bildiğimizden daha küçük ve daha beyaz olan gerçek Husky’ler şimdilerde yalnızca yarış amaçlı kızaklara koşuluyor. Denali’deki devriye görevine koşulanlar ise, Avrupa’lı güçlü ırklarla çiftleştirilerek geliştirilen melezleri; daha iri ve kuvvetliler. Parkta kullanılan köpekler, buradaki çiftlikte yetiştiriliyorlar. İşte bu çiftlikte, köpeklerin ve devriye görevi yapan korucuların yaşantılarının da anlatıldığı bir gösteri düzenleniyor. Tabii gösteri, kar olmadığı için, gizli bir tekerleğin takıldığı -ama gerçek- kızaklarla ve toprak zeminde… Bu arada, köpek çiftliğindeki 30’a yakın köpekle tanışmak, oynaşmak serbest; çok ileri gitmemek şartıyla.
Buket’le önce selâmlaşıyor ama…
…fazla yüz vermeye de gelmiyor, tabii
Köpekli kızak gösterisi
Gösteriden sonra bakıcılarından “şefkat” görüyorlar
 
Yeri gelmişken Iditarod’dan da bahsedeyim. Bu bir yarışın adı; köpeklerin çektiği kızaklarla yapılan… Her yıl Mart ayında Anchorage’dan başlayıp, Alaska’nın batısında, Atlantik Okyanusu kıyısındaki Nome’de son bulan yaklaşık 1,700km’lik bu yarışa katılanlar, tek başlarına idare ettikleri kızaklarıyla ve köpekleriyle birlikte bu mesafeyi 10-15 günde katediyorlar. Bu sürede kendilerinin ve köpeklerinin ihtiyacı olan her şeyi; yemeklerini, yedek giysilerini, kamp malzemelerini, ilaçlarını, kızakları için yedek parçaları… yanlarında taşımaları gerekiyor. Gece-gündüz süren zorlu bir yarış. Sonunda mı? Sonunda 1. gelenin ödülü $50,000.00. Iditarod’a benzeyen başka kızak yarışları da var; fairbanks (Alaska)-Whitehorse (Kanada) arasında yapılan 1,600km’lik olanı gibi…
Pazartesi günü milli parktan ayrıldığımızda McKinley’i görememiş, hiçbir ayıya rastlayamamış olmanın acısını yolda çıkardık. Derler ki, McKinley yüzünü haftada iki kez gösterirmiş. Bu tabii ortalama. Bazen haftalarca bulutların arasından çıkmadığı da olurmuş. O gün, milli parkın sınırı boyunca giden Anchorage yolunda, pırıl pırıl güneşin altında kilometrelerce bizi izledi, yukarıdan. Daha sonra da, yolun kenarında “otlayan” ayılar… Demek ki Kanada ve Alaska’nın o meşhur ayıları, iddia edildiği gibi milli parklarda değil, yol kenarlarında görülüyor. O yüzden, siz siz olun, sakın ayı göreceğiz diye onca parayı milli parklara harcamayın. Çıkın yola, elbet otlayan birilerine rastlarsınız. Paranız da cebinize kalır.
McKinley Dağı
…ve Buket de onu gördü
Bunu da gördük
 
Anchorage
Anchorage, benim Kuzey Amerika’daki başlangıç noktamdı, ilk planımda. Asya’yı Magadan’da bitirdikten sonra Lando’yu oradan gemiye yükleyip, Anchorage’a gönderecektim. Ne Magadan’dan direkt (önce Vladivostok’a göndermem gerekti), ne de Anchorage’a gönderebildim.
Anchorage’ı hep, Alaska Eyaleti’nin başkenti diye bilirdim; yanılırmışım. Eyalet başkenti Juneau’ymuş. Kanada’nın Pasifik kıyısının neredeyse yarısını kaplayacak şekilde aşağıya doğru sarkan güney-doğu Alaska bölgesinin ortasında, karayolu ulaşımı olmayan Juneau, yani. Anchorage ise, en büyük şehri olma özelliğine sahip. 285,000 nüfusu olan bu şehri, dünyanın büyük depremleri ile ilgili olarak izlediğim bir belgesel filmden hatırlarım hep. 1964 yılının 27 Mart’ında saat 17:36’da başlıyor Anchorage sallanmaya ve tam 4 dakika boyunca sallanıyor. Kuzey Amerika tarihinde ölçülen en şiddetli, dünyada sismograflar tarafından ölçülen de 2. en şiddetli deprem; Richter ölçeğine göre 9.2 büyüklüğünde. Bölgede 131 kişi yaşamını yitiriyor; çoğu sarsıntı bittikten sonra oluşan tsunaminin verdiği zarar sonucu. Depremin bir tatil günü (Good Friday; İyi Cuma) meydana gelmesi, bu sebeple de okulların ve iş yerlerinin kapalı olması can kaybının düşük olmasında önemli rol oynuyor.
Anchorage’da geçirdiğimiz 2 gün içinde bir laundromat’ta (para yutan makinelerle çalışan çamaşır makinelerinin olduğu çamaşırhaneler) çamaşırlarımızı yıkadık, şehrin Whitehorse’tan biraz daha kalabalık ama yine de boş olan sevimsiz sokaklarını arşınladık, dünyanın en büyük “su-havaalanını” gördük. Burada bir duralım. Lake Spenard (Spenard Gölü), Anchorage Uluslar arası Havaalanı’nın hemen yanında bulunan bir göl. Gölün kuzey-doğu kıyısı da, şehrin en gözde semtlerinden; bahçeli lüks villaların olduğu bir yerleşim bölgesi. Göl ise, ben diyeyim yüzlerce, siz diyin binlerce küçük deniz uçağının inip-kalktığı bir “su-havaalanı”. İddiaya göre, dünyada buradan daha kalabalığı yokmuş. Sahildeki yol üzerinde bulunan bazı villaların hemen önünde “uçakpark”lar var, otopark gibi. Adam akşam işinden dönüyor, uçağını evin önündeki uçakparkına çekip, evrak çantasıyla iniyor. Arka koltuktan ceketini alıp giyiyor, bagajdan da, gelirken marketten aldığı siparişleri yüklenip evin kapısından içeri giriyor. Nasıl ama?
Burası “belediye otoparkı”. Ucuz olanı, yani
 
Buraya kadar gelmişken, yine göl kıyısındaki Havacılık Müzesi’ne de girmeden dönmeyelim dedik. Müzenin olduğu bölgeye doğru yolda şöyle tabelalar var: “Dikkat! Uçak çıkabilir!”, “Yolda uçakların önceliği vardır!” v.b. Nitekim, sağdan doğru ufak bir uçak yola dalıp, önümüzden bir süre devam ettikten sonra, soldaki bir yola sapıp gözden kayboldu. Müze dönüşünde de, ben direksiyonda bir yandan etraftaki uçakları merakla izlerken, karşıdan selektör yaparak üzerimize doğru gelen uçaktan Buket’in uyarısıyla son anda sıyırttık. İşte böyle bir yer, Lake Spenard da… Müze ise, pek nahifti.
Şehirdeki son akşam üstü vaktimin çoğunu, internetten Alaska Marine Highway’de rezervasyon yaptırmak için harcadım. Alaska Marine Highway, Seattle’ın hemen kuzeyinde Bellingham Limanı’ndan başlayıp, kuzeye, Alaska’nın batı ucundan Atlantik Okyanusu’na doğru bir dil gibi uzanan Aleutian Adaları’ndaki Dutch Harbour’da sonlanan ve tümüyle kıyıyı takip ederek giden deniz hattının adı. Niyetimiz, eğer yer bulabilirsek, Anchorage’ın hemen güneyinde yer alan Whittier’dan gemiye binmek, güney-doğu Alaska’nın yüzlerce adayla kaplı igne oyası gibi kıyı şeridinde, Inside Passage (iç geçit) denilen koridordan aşağıya inerken bir gece Juneau’de konaklamak, sonra da daha güneyde, Kanada’nın Prince Rupert Limanı’nda karaya çıkmak. Böylece, hem bu bölgeyi denizden görme zevkini tadacağız, hem de Alaska’yı bitirdikten sonra Kanada’daki ilk hedefimiz olan Calgary’e gitmek için binlerce kilometre yol yapmaktan kurtulacağız.
İnternetten rezervasyon çalışmaları hüsranla sonuçlandı. Seyahatin ilk ayağı olan Whittier-Juneau arasında Lando için yer yok görünüyor. Telefonla danışma hattını ise 5 dakikayla kaçırdım; saat 18:00’de bitiyormuş mesaileri. Ertesi sabahı beklemekten başka çare yok ama, gemi de ertesi akşam kalkacak. Ondan sonraki ilk sefer ise Haziran başında. Yani, gemi şansını kaybedeceğiz. Sabah ilk işim danışma hattını aramak oldu. Şans bu ya, ilk ayakta bir arabalık yer boşalmış. Tüm seyahat için gereken araç ve kamara rezervasyonunu yaptırıp, bilet bedelini de kredi kartımla ödüyorum. Gemiyi yakalayabilmiş olmanın huzuru ve kredi kartımı boşaltmış olmanın hafifliğiyle, kahvaltı salonunun yolunu tuttum.
Akşam saat 20:30’da kalkacak gemi için bizim, 19:30’da Whittier’da olmamız gerekiyor. O zamana kadarki boş vaktimizi, Kenai Yarımadası’nı dolaşarak geçirdik. Yarımadayı dolaşırken gördüğümüz manzara ve güzellikler, Denali Milli Parkı’nda 2 günümüzü boşa geçirdiğimizi gösteriyor. Onun yerine yarımadadaki Kenai Milli Parkı’nda vaktimizi çok daha iyi değerlendirebilirdik. Neyse, olan olmuş.
Kenai Yarımadası’ndan iki fotoğraf
 
Kenai şehrinde bir Rus Ortodoks kilisesi
 
Yukarıdaki son fotoğrafı koyunca, bilmeyenlerin kafasında bir soru işareti oluşmuştur belki diye, şu kısa notu da vermeden, bitirmeyeyim. Alaska’yı ilk keşfeden Avrupalılar, Ruslar’dır. Bunun hikayesi de şöyle: 1741 yılında, Çar Büyük Petro (Peter), Danimarkalı kâşif Vitus Bering’i, Rusya adına Kuzey Amerika’ya bir sefer yapması için kiralar. Vitus bu seferinde Alaska’yı keşfeder ve daha sonra kendi adını vereceği boğazdan geçer; Rusya’nın (ve tabii Asya’nın) en kuzey doğu ucu ile Kuzey Amerika’nın en kuzey-batı ucu arasındaki meşhur boğaz. 43 yıl sonra Grigory Shelikov, Kodiak adasında ilk Rus yerleşimini kurar. 1867’ye kadar Ruslar, Alaska’nın içlerine doğru yayılmaya devam ederler; ta ki 1867’de Amerika Rusya’dan Alaska’yı 7.2 milyon Dolar’a satın alana kadar. Ben hesapladım; dönümü yarım Cent’ten daha ucuz. Nasıl ama? Bayağı ehven fiyata almışlar, değil mi? Büyüklerimizin hayıflandığı gibi de yok değil hani: Zamanında çevirmemişler şuradan birkaç bin kilometrekare. Şimdi altın, elmas, petrol… Geçinip giderdik.
Bir sonraki yazıda da deniz yolculuğunu anlatacağım; geminin makinesinde kapak contası nasıl değiştirilir, supap ayarı nasıl yapılır, falan…
Kalın sağlıcakla.

 

Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş