ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
 
ÜLKELER ...
Alaska (ABD)
Güncelleme Tarihi: 16.5.2010
Gün: 375
Yapılan Yol: 35214 km.


İLK YAZI
1 SONRAKİ
SON YAZI
Bu yazıya başlamadan, bir önceki yazımda yaptığım ve Toronto’da yaşayan arkadaşımız Taner tarafından anında uyarıldığım bir yanlışı düzeltmek istiyorum. Hatam, Kanada’nın politik haritası ile ilgili: Toplam 9 bağımsız bölüm bulunduğunu, bunlardan 7’sinin eyalet, 2’sinin ise bölge olduğunu, Nunavut’un da eyalet olduğunu söylemiştim. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Haritanın üzerinden aceleyle sayarak bilgi aktarınca, bu kadar oluyor. Neyse, düzeltiyorum. Kanada’da toplam 13 (9 değil) bağımsız bölüm var ve bunların 3’ü (2 değil) bölge, 10’u (7 değil) eyalet. Üstelik Nunavut da eyalet değil, bölge; yani, Kuzey Batı Bölgesi ve Yukon Bölgesi gibi… Ama, nedense diğerlerinin adının peşine “Böge” ibaresi eklenirken, aynı ibare Nunavut’un peşine eklenmiyor. Özür diler, düzeltirim.
Yola devam, Alaska’ya geçiyoruz
Bu sefer motor konusunda çok dikkatliyim; neredeyse her 100km’de bir durup bildiğim tüm olası su kaçağı noktalarını kontrol ediyorum, depodaki su seviyesine bakıyorum, motor yağı seviyesini inceliyorum, egzost gazında duman olup olmadığını gözlüyorum… Aynı arıza ile Lando’nun kapak contasını bir daha yakar ve üstüne kapağa bombe yaptırırsam, bu sefer bir uçurumdan aşağıya atmayı düşünüyorum. Belki, içinde ben de olurum. Şimdilik bir şey yok görünüyor.
Bugün hedefimiz Alaska’ya geçmek. Sınırın Kanada tarafındaki kontrol noktasına vardığımızda kimsenin kontrol edeceği yoktu bizi. Buket arabayı yolun kenarına parketti. Pasaportlarla en son Stewart’taki sınır polisinin süresini 15 Mayıs’a kadar uzattığı belgeyi yanıma alıp, binadan içeri girdim. İçerideki toplam 2 görevliden erkek olanı, oturduğu yerden suratıma garip garip bakıp “Evet?” diye sordu.
-          Şey, ülkeden çıkıyorduk da…
-          İyi, güle güle
-          Hayır yani şeytmiştim, hani damga, form doldurma, imzalatma falan…
Adam yüzüme, sanki Jüpiter dilinde konuşuyormuşum gibi boş ve anlamaz bir şekilde baktı. Sonra, Stewart’taki polisin “bunu çıkarken sınırda verirsin” diye tembihlediği kağıdı kaldırıp, “Şunu” dedim, “…vereyim, hiç olmazsa”. Yerinden doğruldu, bankoya yanaşıp, kağıdı aldı. Elinde evirip çevirdi, sanki ilk defa gördüğü bir belgeymiş gibi anlamaya çalıştı. Sonra “Araba burada mı?” diye sordu. “Evet, şu dışarıdaki”. “Peki, iyi yolculuklar!”. “Sağol!” da, hani bir motor numarası, şase numarası, plaka falan kontrol etseydin birader. Ya şimdi ben Kanada’dan araba kaçırıyorsam da, buna sen alet oluyorsan? Kim nasıl hesap sorar, hiç korkmuyor musun? Neyse!
Alaska’da ilk geceyi geçirmek için en uygun yer Tok kasabası. Sınırdan 150km içerideki bu kasabada topu topu 1,350 nüfus yaşıyor. Adı neden Tok, derseniz, onun da iki hikâyesinden biri şöyle: Alcan Higway (Alaska-Kanada Otoyolu) inşaatı sırasında, 1942 yılında bir şantiye olarak kurulmuş ve adı Tokyo Kampı’ymış. Ancak savaşın sonlarına doğru gelişen Anti-Japon hassasiyet nedeniyle, Japonya’yı çağrıştıracak bir isim hoş karşılanmaz diye, kısaltıp ilk hecesi olan “Tok”u kullanmışlar. Bir diğer hikâye de, Tok’un, bu bölgenin eski ve esas yerleşimcileri olan Athabaska yerlilerinin dilinde “huzurlu kavşak” anlamına gelen bir kelimeden türetildiği. Kaynaklar, bir dilde “huzurlu kavşak” diye bir kelimenin niye kullanılıyor olduğunu ise yazmıyor. Ama, buranın Alaska’da önemli bir kavşak noktası olduğu da kesin. Ülkenin dört tarafından gelen yollar burada kesişiyor, gerçekten.
Alcan Highway’in öyküsü ise kısaca şöyle: 2. Dünya Savaşı sırasında, Avrupa’da Nazi işgalini kırmak için Atlas Okyanusu yolunu tehlikeli bulan Amerika, daha uzun ama güvenli olan Asya, yani Sovyetler Birliği üzerinden gitmeyi uygun buluyorlar; üstelik daha savaşa dahil olmadan önce. Fairbanks’te kurulan hava üssüne demonte halde kara yoluyla getirilen uçaklar, burada monte edilip, hava yoluyla Sibirya üzerinden doğu Avrupa’ya kadar uçuruluyor; ama, Sovyetler Birliği topraklarına ilk indiği noktada (ki, burası da benim Asya’daki son durağım Magadan’ın kuzeyindeki bir hava üssüydü), üzerlerindeki beyaz yıldızlı USAF (Amerikan Hava Kuvvetleri) armaları silinip, Kızıl Yıldız boyanarak ve Rus pilotlar tarafından kullanılarak. Yüzlerce ağır, hafif bombardıman uçaklarıyla, avcı uçakları bu yolla Avrupa’da Nazi yayılmasını önlemek için gönderiliyor. Bu noktada size, aynı konuyla ilgili, yani ABD-Sovyetler Birliği arasında II. Dünya savaşı sırasında kurulan ALSIB hava köprüsü ile ilgili benzer açıklamaları, sayfamın Asya bölümünde, Rusya-2 kısmının 2. yazısında da anlatmıştım, hatırlarsanız; hani, Khandiga’daki Ivan Ivanoviç’in müzesinden bahsederken. Böylece, aynı konuyu, Pasifik’in iki yakasında da işleyerek, eşi bulunmaz bir “araştırmacı-gazetecilik” örneği sergiliyorum. Bu nimete sahip olan sizler çok şanslısınız, kıymetini bilin. Neyse! Alcan Highway’in öyküsü de bu işte.
Tok’ta geçirdiğimiz ilk gecenin ertesi sonraki durağımız olan Fairbanks’e doğru yola çıktık. 400km’lik yolu katetmemiz fazla uzun sürmedi de, Fairbanks’te kalabileceğimiz bir RV kampı bulmak uzun zamanımızı aldı. Hele araya, ufak bir alışveriş ve daha önemlisi ABD’de çalışacak bir SIM kartı temin etmek girince, hayli vakit geçirdik. Bu arada, buralarda (Amerika ve Kanada) moto-karavanlara RV deniyor; “Recreation Vehicle”dan (eğlence/dinlenme aracı) kısaltılarak. Lonely Planet’ta yazılı tüm RV kampları kapalı, sezonu henüz açmamışlar. Sezon -genellikle- 15 Mayıs’ta açılıyor. Biz ise daha Mayıs’ın 9’undayız. Sonunda şehrin doğusunda ve oldukça dışında bir RV kampı bulduk. Ofisin kapısında henüz kapalı oldukları, suyun bu yüzden akmıyor olmasından yine de şikayetçi olmayacak müşterilere kapılarının açık olduğunu yazan bir not ve altında da bir telefon numarası var. Telefonuma cevap veren hanım birkaç dakika içerisinde geldi ve bize, kendisininkiyle birlikte 3 karavanın olduğu kamp yerine kadar eşlik edip, yerimizi gösterdi. Burasının en büyük avantajı, ücretsiz ve limitsiz internet erişimi olması. Aslında, Tok’taki kampta da erişim vardı ama, hem limitliydi, hem de verdikleri şifreyle bir türlü internete bağlanamamıştık. O akşam Alican ve Nedim’le, Skype’tan uzun uzun konuştuk, sonra da mutlu ve mesut bir şekilde çadırımıza yatıp uyuduk.
Fairbanks’te, Riverview RV Park’tan… “Şerefinize!”
 
“O soğukta çadırda yatılır mı?” diye soranlara da anlatacağım bir şeyler var, tabii. Lando’ya bir Eberspächer ısıtıcı takmıştı Otokar, bu seyahate çıkmadan önce, biliyorsunuz. Onun, yolcu koltuğunun altında sıcak hava üfleyen bir menfezi var. Kanada’nın kuzeyine doğru çıktıkça hava soğuyor ve çadırda yatmanın nasıl olacağı konusunda beni kara kara düşündürüyordu. Bir ara parlak bir fikir geldi aklıma, bir ampul yandı yani. Aslında bir Zihni Sinir projesiydi benimki, tam manasıyla. Havayı o menfezin ağzından esnek spiral bir hortumla alacak (hani şu, mutfak aspiratörlerinin üzerinde kullanılan alüminyum spiral hava hortumları vardır ya, onlardan ama, daha ince), sağ pencerenin arasından çıkartıp ucunu da çadırın içine verecektim. Yolda, bir yandan araba kullanırken, bir yandan da detaylar üzerine kafa yormuştum; hortumu menfeze nasıl bağlarım, camdan nasıl çıkarırım, dışarıda kalan kısmında havanın soğumasını nasıl engellerim diye. Nihayet, Whitehorse’tan çıkmadan önce nalburiye ve hırdavat satan büyük bir markete girip, kafamda şekillendirdiğim “icadım”a uygun malzemeleri satın aldım. Pencereden çıkartırken de kullanmak üzere yanımda tesadüfen bulunan bir kontralit parçadan yararlandım. Böylece arabanın içine yağmur, toz, börtü-böcek de girmeyecekti. İlk denemeyi Tok’taki kampta yaptık. Sonuç çok başarılıydı. Dışarıda -sanırım- sıfırın altında gezinen sıcaklıkta (ya da soğuklukta), biz sıcacık çadırımızda uyuyabiliyoruz artık.
Büyük icadım, “Çadır Sobası”
 
Kuzey’e, daha Kuzey’e
Fairbanks’ten daha kuzeyi de var; hem de, Arktik Okyanusa kadar uzanan. Benim niyetim Kuzey Kutup Dairesi’ni bulmak, en azından. Ondan sonrasını, oraya varınca düşüneceğim. Yol derseniz, o da var; meşhur Dalton Highway. Bu yol, Fairbanks’in kuzeyinden başlar, Arktik Okyanus kıyısında, 71’inci enlemde bulunan Purdhoe Körfezine kadar çıkar. Kavşaktan sonra 416 mil, yani 670km sürekli kuzeye gider. Niye mi yapılmış? Böyle bir yolun yapılmasının tek amacı olabilir; para. Paranın adı da petrol.
Kuzeydeki Arktik Okyanus kıyısında petrol bulunduktan sonra buradan çıkarılacak petrolü taşımanın yollarını arayan petrol şirketi (onun da adı BP) Amerikan hükümetinden 1973 yılında nihayet petrol yataklarının olduğu Prudhoe Körfezi’nden, Anchorage’ın doğusundaki Valdez limanına kadar bir boru hattı döşenmesi iznini koparır. 1974 yılında, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük (parasal olarak) özel girişim projesi başlamış olur, böylece. Ancak, toplam 800 mil (1,350km) uzunluğundaki bu boru hattının inşası için buraya bir de yol yapılması lâzımdır. Yolun 54 millik kısmı, mevcut Livengood Yolu olacak, ancak sonraki, yani kuzeye uzanacak olan 358 millik (576km) kısmı ise yeni yapılacaktır. …ve bu kısmın yapılması için ancak 1 yaz vardır. 29 Nisan 1974’te her iki uçtan inşaat başlar. Günde 24 saat aralıksız ve iki vardiya olarak çalışılarak 154 gün sonra, yani 29 Eylül 1974’te tamamlanır. Yol başta basitçe “Taşıma Yolu” olarak adlandırılır. Ancak, 1978 yılında firma tarafından Alaska Eyaleti’ne devredilmesinden sonra adı Dalton Highway )(Otoyolu) olarak değiştirilir; 19. yüzyılda maden aramak için gelen öncülerden birinin oğlu ve Maden Mühendisi olan James Dalton’un adına ithafen.
İşte, bizim amacımız, bu Dalton Otoyolu’ndan giderek, 66.5° enleminden geçen Kuzey Kutup Dairesi’ne ulaşmak. Ondan sonrası da, kısmet. Sabah saat 9:50’de Fairbanks’teki kamp yerimizden ayrıldık. Yolda yeni güzelliklerin arasından geçtik yine.
Alcan Highway’den birkaç resim
 
Fairbanks’ten, Dalton Highway’e giderken, yoldan kısa bir video-klip.
(Not : Video paylaşım sitesi Metacafe’ye yüklediğim klipler başlamadan önce reklam videosu gösterilmekte. Onu -isterseniz- alttaki “Continue to video>>” sekmesini tik’layarak atlayabilirsiniz)
 
Öğle saatlerinde Dalton Otoyolu’nun girişindeydik. Yolun başladığını gösteren tabelaya herkes bir işaret bırakmıştı. Biz de eksik kalmayalım istedik ve notumuzu düştük: “Buket & Ali were here (Buket ve Ali buradaydı)-www.istanbul2istanbul.com”.
 
Öğleyi geçe Kutup Dairesi’ni bulduk ve hepimiz birer anı fotoğrafı çektirdik; başta Lando olmak üzere.
 
Biraz daha kuzeyde Coldfoot var. Burası aslında bir yerleşim değil. 1981’de Dick Mackey adlı bir “girişimci”, bir okul otobüsüyle buraya gelip, yoldan geçen kamyon şoförlerine hamburger satmaya başlamış. Sonraları kamyoncuların uğrak ve dinlenme yeri oluvermiş. Şimdi Coldfoot’ta bir benzin istasyonu ve buraya ait salaş bir bar-restoran var; kuzeye doğru içki bulabileceğiniz son bar. Bir başka deyişle, “kutuptan önceki son bar”. Geceyi burada geçirmek, donan uzuvlarımızın buzunu çözmek ve sıcak bir kap yemekle birlikte, bir şeyler içmek niyetindeyiz. Mazot ikmalini yaptıktan sonra bara giriyoruz. Dışarıdaki termometre 5 dereceyi gösterirken, içeride servis yapan pala bıyıklı barmen-garson, üzerinde bir t-shirt ve ayağında şortla, soğuğa meydan okuyor. Ama, doğruyu söylemek gerekirse, içerisi sıcacık. Kamyon şoförleri ve inşaat işçilerinin gürültülü muhabbetiyle birlikte yemeğimizi yiyip, iliklerimizi ısıttıktan sonra, meydanın boş bir köşesine arabayı çekip, çadırı açtık. Buranın soğuğunda bile icadım, son derece iyi bir performans gösteriyor. Saat 11:00’e doğru, yağmur altında ama aydınlıkta çadırımıza girip uyuyoruz.
11 Mayıs Salı sabahı uyandığımızda ortalığı buz kesiyordu. Dünkü barda sıcak kahveyle birlikte kahvaltımızı yaparken, önceki gece konuştuğum kamyon şoföründen aldığım yol bilgisine güvenerek, Prudhoe Körfezi’ne doğru yola çıkmaya karar verdik. Bu seyahatte dünyadaki “en uç noktalar”ı görmekse amaç, Kuzey Amerika kıtasının karadan ulaşılabilen en kuzey noktası olan Prudhoe Körfezi’ne giderek, seyahatin bu bölümünü taçlandırmak lâzım. Öyle de yapıyoruz; saat 8:25’te, ana yola çıkıp, sağa, kuzeye döndük.
Coldfoot’taki eski kamp binası
 
Benim en büyük korkum, yolun 390’ıncı kilometresindeki Atigun Geçidi. Burası, -aslında- çok değil, yalnızca 1,420m rakımlı bir geçit olmasına rağmen, hem bu yolun en yüksek geçidi ve hem de -tabii- bu kadar kuzeyde olması nedeniyle, kar yüzünden kapalı olma riski yüksek. Her ne kadar, sürekli olarak açık tutulmaya çalışılıyorsa da, özellikle, birkaç gün öncesinde kuzey-batı Kanada ve Alaska’da görülen kar fırtınaları da hesaba katılınca, korkum daha da artıyor. Dünkü kamyon şoförünün söylediği, birkaç gün önce yoğun bir kar fırtınası yaşanan geçitte, önceki gün hava düzelmiş ve yol, geçilebilecek hale getirilmiş.
Yolun bundan sonrası daha zorlaşmaya, trafik seyrekleşmeye ve çevre görüntüsü de ormandan, yavaş yavaş seyrek ağaçlara dönüşmeye başladı. Atigun Geçidi’ni karlı ama, nispeten sorunsuz geçtik. Artık çevrede tümüyle tundra bitki örtüsü hâkim. Birazdan o bitki örtüsünü de göremez olduk; artık her yer, bembeyaz karla örtülmüştü.
Deadhorse yolunda
Alyeska Petrol Boru Hattı
Deadhorse yolunda karibular
 
Deadhorse’a (Prudhoe Körfezi’nin “yerleşim” yerine verilen ad) 135km kala başlayan şiddetli fırtına, çevreden sürüklediği karı, toz halinde uçuruyor ve göz gözü görmüyordu. Gittikçe görüş mesafesi düştü ve yer yer 10m’nin altına kadar indi. Silecekler ve camlar donduğu için, ön camı temizleyemez olmuştum. Fırtına Buket’in tarafından estiği için, onun kapısından içeriye hafiften “kar yağmaya” başladı. Yeni termometremiz, dış sıcaklığı -9 derece gösteriyor. Karşıdan gelen ve yaklaşık yarım saatte bir kamyon şeklinde olan trafik de kesilmişlti. Şartlar iyiden iyiye kötüleştikçe, bizim hızımız da 20-30km/s’e kadar düşmüştü. Nihayet, öğleden sonra saat üç buçuk sıralarında Deadhorse’a girdik. Ben, Türkiye’nin doğu ve güney-doğusunda, kışın en çetin geçtiği zamanlarda, binlerce kilometre araba kullandım. Ancak, hayatımda bu kadar uzun süre zorlandığımı hiç hatırlamıyorum, itiraf ediyorum. Neyse ki, Lando’yla ilgili motor problemini burada yaşamadık. Buraya kadarki yolun gidişatını görmek için, aşağıdaki linki tıklayarak, vido-klipi seyredebilirsiniz.
(Not : Video paylaşım sitesi Metacafe’ye yüklediğim klipler başlamadan önce reklam videosu gösterilmekte. Onu -isterseniz- alttaki “Continue to video>>” sekmesini tik’layarak atlayabilirsiniz)
 
Deadhorse’a vardığımızda, dışarıda muazzam bir kar fırtınası vardı. Burada çadırda kalamayacağız, bu kesin. Böyle bir şeye kalkışırsak, ikimizin de buzdan heykellerini bulurlar, ertesi sabah. Tek çare, “şehir”deki iki otelden birine sığınmak. Şehir kelimesini özellikle tırnak içerisinde yazıyorum çünkü, buraya şehir demek pek mümkün değil. Burası tam bir petrol sahası şantiyesi; hep prefabrik binalar, şantiyeler ve petrol kuyuları. Onları da görmemiz mümkün değil, kar fırtınasından. İlk durak Prudhoe Bay Hotel.
Burası bir otel mi, sizce? Evet, Prudhoe Bay Hotel
 
İçeriye girdiğimizde ilk karşılaştığımız, kapıdaki “Lütfen galoş takınız!” uyarısıydı. Beyaz galoşları ayağımıza geçirdikten sonra sağlı-sollu koridorlara açılan onlarca odanın olduğu prefabrik binaya daldık. Ortalıkta bir sürü garip giysili adamın dolaştığı bina, daha çok hastaneyle uzay üssü karışımı bir yere benziyor. Gözümüz “Resepsiyon” yazılı bir yer arıyor ama, ne gezer. Arktik ortama uygun iş kıyafetleriyle dolaşan onlarca adam, kafeterya gibi bir yer, bir oturma salonunda televizyonun karşısında yayılmış aynı kıyafetli birileri… Resepsiyon namına bir şey yok. Resepsiyondan çok, vergi dairesi veznesine benzeyen bir bankoya yanaşıp, ilerideki kıza “Burası bir otel mi?” diye soruyorum. Buket ise, bu arada bir tuvalet bulmakla meşgul. Ana koridora açılan yüzlerce yan koridorla girip girip çıkıyor ama, nafile. Bir yandan sesimi, ulaşabildiğim tek “görevli” olan kıza duyurmak, bir yandan da Buket’in derdine çare bulmakla uğraşırken, halime acıyan kız benimle ilgilendi. Evet! Burası bir otelmiş.
-          Kaç para?
 
-          Kişi başı US$220.00
 
-          Peki sauna, kapalı yüzme havuzu, detoks programı, özel masaj, tenis, dalma ve golf dersleri, özel sekreterlik hizmeti falan da dahil mi bu fiyata?
-          ?
 
Değilmiş. Arkada bir yerlerde oturan “orta yaşlı” (yardımseverliğinden dolayı “orta”yı ilâve ettim) hanım yerinden doğrulup, yanımıza geldi. “Ama” dedi, “…üç öğün yeme dahil”. E, Allah razı olsun! Bedava sayılır, o zaman.
“Peki” dedim, “…bir başka otel daha varmış burada. Onun fiyatını biliyor musunuz?”. “Bilmiyorum” dedi, hayırsever “orta yaşlı” hanım. “Ama, onların fiyatına yemek dahil değildir ha”.ç “Biz bir de oraya bakalım, o zaman”. Hava durumuna ilişkin bilgiyi sorduğumda, bana bir de bilgisayar çıktısı verdi; bugün ve sonraki 4 günlük hava tahmini gösteren. Sağ olasın “orta yaşlı” hanım!
Diğer oteli bulmak üzere arabamıza bindik, göz gözü görmez tipide, el yordamıyla ilerlemeye başladık. 10m’lik görüş mesafesinde, diğer otelin tabelasını da gördük, neyse ki. Zaten avuç içi gibi yer ama, bir şey görünmüyor ki.
Burası da, Arctic Caribou Inn. Diğerinden farkı, daha küçük ve da bir “şantiye binası” havasında olması. O zaman, daha da ucuzdur, herhalde. Bunun kapısında galoş uyarısı yok; iyi bir başlangıç. Resepsiyon olabileceğini düşündüğüm yerin penceresi kapalı. Pencerenin üzerinde “Kapalıysa -şu- numarayı arayın” yazıyor; yanında da bir telefon. Aradım, çıkan bayan “Hemen geliyorum” dedi. Güleç yüzlü bir hanım. Turist olduğumuzu öğrenince, “erken gelen turistler”e özel bir indirim yaptı, tam anlamıyla bir “kıyak”. İki kişilik oda ve üç öğün yemek için toplam US$130.00. “İki kişi için toplam, değil mi?” diye sormaktan kendimi alamadım. Bir önceki US$440.00 fiyattan sonra bu, gerçekten bedava sayılır. Buket’le, küçük ama sıcacık odamıza girdiğimizde, cehennemden kurtulmuş gibiydik. Yemek saatleri biraz tuhaf ama: Akşam yemeği 17:30-19:30 arası, sabah kahvaltısı ise 04:30-07:00 arası.
Burası da Arctic Caribou Inn
…ve sakallarına kadar donmuş Lando
 
Deadhorse, yukarıda da dediğim gibi, aslında bir “şantiye-kent”. Kutba bu kadar yakın olmasından dolayı bir mahrumiyet bölgesi. Burada yaşayanların hepsi, ya petrol sahalarında çalışanlar ya da onlara hizmet verenler. Bu iki otel ise aslında, petrol şirketinin taşeronları olan firmaların çalışanlarının kaldığı base’ler. Herşey ateş pahası; benzin (ve tabii, mazot da) Amerika’nın en pahalısı. Otel fiyatlarını tekrarlamam gerek yok. Burada çalışanlar 3 haftalarını burada geçirdikten sonra, 3 haftalığına da evlerine dönüyorlar. Kışın -55 derecelere kadar iniyormuş, sıcaklık. Telefon bile pahalı; normal Amerika fiyatının 10 katı. Unutmadan; burada içki satışı ve tüketimi yasak. Yaşayanlar, sürekli “mesai”de sayılıyorlar ve mesai dahilinde içki içmek de yasaktır, bildiğiniz gibi. İşte böyle bir yer, Deadhorse.
Yazıyı burada kesmek zorundayım. Bazılarınız, daha kısa ve daha sık yazmamı salık veriyorlar. Ancak, bu kadar yol gailesiyle, yazıları sık sık yazıp göndermem biraz zor oluyor. Ancak, fırsat bulduğumda, birikenleri toparlayıp, fotoğrafları ekleyip, gönderebiliyorum. Böyle idare edeceksiniz artık.
Bundan sonraki yazıda “Cehennemden nasıl kurtulduk?” var. Bizi izlemeye devam edin.
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş