ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Seyahatin Ardından
Güncelleme Tarihi: 29.8.2017
Gün: 1137
Yapılan Yol: 130720 km.


İLK YAZI
1
SON YAZI

Bir dünya seyahatinin ardından…

‘Ardından’ derken, bayağı ardında kaldık, bu arada. Evime döndüğümden bu yana 2 ay ve 9 gün geçti, tamı tamına. Rehavet halinden yavaş yavaş kurtulmaya başladım ama, sosyal hayata geri dönmek konusunda zorlanıyorum. Hatta, bırakın geri dönmeyi, giderek uzaklaştığımı söyleyebilirim. Kalabalık ortamlardan kaçıyorum, dost meclislerinden bir müddet sonra sıkılıyorum. Halimden de çok memnunum, işin tuhafı. Durumdan en çok şikâyet eden -tabii- Buket. Günlerce evden dışarı çıkmayan, kimseyle görüşmek içinden gelmeyen, asosyal bir adam var, haftalardır evde. Yaptığı tek şey gazete ve kitap okumak (çokça), yazı yazmak (bazen) ve tembellik etmek (sıklıkla). Ben yokkenki günleri özlüyor bile olabilir. Bu arada, kilo alıyorum. Demek ki, tek başına ve uzun süreli seyahatin zararları;
  • asosyal kişilik bozukluğuna (dikkat, ‘antisosyal’ değil, o sosyopat kelimesinin karşılığı oluyor ve -neyse ki- öyle bir eğilimim yok) ve
  • kilo almaya
eğilimmiş.
Defteri kapadığım son yazımda söylemiştim; seyahatin bilançosunu yayımlayacağım. Aslında bu sonuçlara ulaşmak da vakit alan bir şey, tabii. Önce, elde ettiğim ve birazdan sizlerle de paylaşacağım sonuçlar için gereken verileri nasıl topladığımı anlatayım, kısaca.
Seyahat sırasında, aldığım kısa notlar dışında 4 değişik kaynağım vardır. Bunlardan ilki, her günkü parasal hareketlerin kaydedildiği bir hesap defteridir. Bu deftere, yaptığım tüm harcamalar, açıklama ve tutarları ile girilir; kredi kartıyla yapılanlar ayrıca belirtilerek… Ayrıca para bozdurma, ATM’lerden para çekme hareketleri de bu günlüğe kaydedilir; yer ve zamanlarıyla.
Yazılı bir diğer kayıt ise aracın log’udur. Bu log’a, her günkü başlangıç ve bitiş kilometreleri ile, araca yapılan mazot ikmali (litre, birim fiyat ve toplam tutar belirtilerek), bakım, tamir, yükleme v.b. tüm müdahaleler işlenir; yer, tarih-saat ve odometre bilgileri ile…
Üçüncü kaynağım GPS yol izleri ve ‘waypoint’lerdir. GPS’imin saatini, her zaman lokal saate set ederim. Hassas saat ayarını zaten uydular aracılığıyla sürekli yapmakta olan GPS’imin verileri yardımıyla, herhangi bir günün herhangi bir saatinde nerede olduğumu bulmak benim için çocuk oyuncağı olur.
Son veri kaynağım çektiğim fotoğraflardır. Elimdeki tüm fotoğraf makinelerinin saatlerini GPS saatime göre zaman zaman -saniyesiyle- ayarlar, lokal saat değişmelerinde gereken düzeltmeleri yaparım. Bazı yerleri hatırlamakta güçlük çekmemek için fotoğraflarım; yer isimlerine ilişkin tabelaları (tarihi yerler, köyler, milli parklar v.b.), bazı açıklamaları (ören yerlerindeki açıklama tabelaları gibi), sınır geçişleri, şehir girişleri ve merkezleri v.s. Daha sonra bu fotoğrafların nerede çekildiğini bulmak da, ‘exif’ bilgilerindeki çekildiği tarih ve saat verisiyle -yine- çocuk oyuncağıdır.
İşte tüm bu veriler, aradan aylar-yıllar geçse de, benim o seyahatle ilgili anılarımın canlı kalmasını sağlıyor. Onlar olmasa zaten ‘nisyan’ ile malûl hafızamla (ama öyle-böyle değil), yazdığım o yazıları bile çıkaramazdım.
Şimdi, son yazım (Yunanistan) yayımlandığından beridir, yani 25 gündür, ben işte yukarıda anlattığım bu dört kaynağın ilk ikisindeki; yani harcama kayıtları ve Lando’nun ‘log’undaki tüm verilerden, Excel dosyaları hazırlamakla meşguldüm. Tabii, 25 günün her gün ve saatini bununla geçirmedim ama, toplam 600 güne yakın bir süre yapılan tüm hareketleri anlaşılabilir ve kullanılabilir veri dosyaları haline getirmek de epey bir vakit alıyor, kafa karıştırıyor falan. Neyse, gevezeliği bırakayım ve sizi daha fazla sıkmadan, sadede geleyim.

Kaç gün?

Daha önceki yazımda söylemiştim; bu seyahat 3 yıl, 1 ay ve 10 gün sürdü, toplam olarak. 6 Mayıs 2009’du, evin önünde Lando’nun marşına bastığımda. 16 Haziran 2012’de yine aynı noktada marşı kapadım. Bu toplam süre konusunda, seyahatin başındaki öngörüm 2 yıl, yani yaklaşık 730 gündü. Toplam süre, öngördüğümden 1 yıl, 1 ay ve 10 gün daha uzun oldu. Nedenleriyle ilgili özet açıklama, yazının ileri aşamalarında veriliyor.
Bu 1,137 günün tamamını hep yolda geçirmedim, tabii. Seyahate başlarken, Asya’dan Kuzey Amerika’ya ve Güney Amerika’dan Afrika’ya olmak üzere iki kez Lando’nun gemi sırtında okyanusları aşarken -zorunlu olarak- vereceğim aralarda Türkiye’ye dönmeyi plânlamıştım, zaten. Bu zorunlu aralar uzun sürüyor; kimi zaman birkaç hafta, kimi zaman birkaç ay… Gemiler okyanusu o kadar uzun zamanda geçmiyorlar tabii. Ama, örneğin, aracınızı Vladivostok’tan (kısaca ‘Vlad’ deriz, biz kendisine) konteynere yükleyip de gemi nakliye firmasına (ya da, acentesine) “Al kardeşim, bunu Kanada’nın Vancouver’ına götür” dediğinizde, onlar da limanda bekleyen ve ön camında ‘Vancouver’ tabelası bulunan gemiye yüklemiyorlar, tabii. Konteyneriniz önce -mesela- Seul’e giden kargo gemisine yükleniyor. Seul’e gidecek olan gemi arada birkaç başka limana da uğrayıp, oralardan da başka yükler alıyor ya da bırakıyor; her bir limanda birer-ikişer gün bekleyerek, belki. Sonra, Seul limanına gelince sizin konteyner indiriliyor ve -atıyorum- Los Angeles’a (buna da ‘LA’…) gidecek gemi için 10 gün de orada bekliyor. Daha sonra LA’ta yine indirilip, bir hafta sonra Vancouver’e gidecek yükü de almak üzere yanaşacak bir başka gemiyi bekliyor falan. Böylece, sizin konteyner Vlad’dan Vancouver’a 2 ayda varıyor. E, ne yapacaksınız o arada? Sizin zaten konteynerinizi taşıyan gemiyle (gemilerle) seyahat etme şansınız yok. Olsa da, o iş zaten bana göre hiç değil. O iki ayın bir ayını Vlad’da, geri kalanını Vancouver’da geçirmeye kalksanız, deve yükü para… ‘Mecburen’ eve dönüyorsunuz. İşte bu şekilde, Lando’nun iki -zorunlu- okyanus geçişinde ben de eve dönecektim. Belki, arada, Kuzey ve Güney Amerikalar’ın arasında bir kısa ara daha veririm diye düşünüyordum; şöyle 15 günlük falan… Etti üç ara!
Ama, her zaman olduğu gibi, evdeki hesap çarşıya uymadı; benim seyahat boyunca verdiğim ‘ara’ sayısı 5’e çıktı. Bunlardan ilk beklenmedik olanı, Lando’nun Meksika’da üstesinden gelemediğim şekilde ve sıklıkla arızalanması sonucu pes etmem ve Türkiye’ye geri göndermem sonucu yaşandı. 92 gün süren bu ilk ‘hesap dışı’ aradan sonra, Buket’in Güney Amerika’da birlikteyken, Şili’de hastaneye yatacak derecede ciddi rahatsızlanması sonucu, onunla birlikte Türkiye’ye dönme kararı aldım; bu da ikinci planlanmamış aradır. Üçüncü ve son ekstra da Demokratik Kongo’da yaşadığımız travmatik ricat operasyonu ardından CapeTown’a geri dönüp, Afrika rotasının bir bölümünü ‘denizden by-pass’ etme kararım sonucu oluşmuştur. Böyle olunca da, o 1,137 günlük toplam süreyi biraz detaylandırma gereği hâsıl oluyor. Şöyle ki;
  • Bu 1,137 günün ben 585 gününü, yani yarısından biraz fazlasını yurtdışında geçirdim :
         Asya : 150 gün
         Kuzey Amerika : 207 gün
         Güney Amerika : 86 gün
         Afrika : 96 gün
         Avrupa : 46 gün
  • Lando ise, bunun 1,045 günü dışarıdaydı. Arada 92 gün boyunca Türkiye topraklarında, Otokar’ın güvenli ve titiz ellerinde ‘tatilde’ydi; doğduğu yerde, yani.
  • Birlikte olduğumuz 517 günün dökümü ise şöyle :
         Asya : 148 gün
         Kuzey Amerika : 165 gün
         Güney Amerika : 71 gün
         Afrika : 87 gün
         Avrupa : 46 gün

İstanbul’dan İstanbul’a ne kadar yol var?

Önce, şöyle bir dünya haritasına bakalım; nerelerden geçmişiz. Yapılan bu yolu -isterseniz-; sayfanın sol üstündeki mavi zeminli mönüde, üstten dördüncü ‘Rota’ başlığını tıklayınca karşınıza çıkacak olan haritayla da karşılaştırabilirsiniz. Böylece, ‘evdeki hesap’la ‘çarşı’yı aynı anda görme imkânınız da olabilir. Daha da vaktiniz varsa, internetten araştırıp Vasco De Gama, Magellan ve diğer bilumum kâşiflerin haritalarını bulup, onlarla da karşılaştırabilirsiniz. Hatta…

Tıklayın, büyüsün!
Başlığa yazdığım sorunun cevabı her kişiye göre değişir. Kimine göre çok yakın, kimine ise uzak… Bazısı içinse “İstanbul’dan İstanbul’a yol yoktur!”.
Ben ise ölçtüm-biçtim, hesapladım; 131,969km yol var. 6 Mayıs 2009’dan 16Haziran 2012’ye kadar İstanbul’dan İstanbul’a tam 131,969km yol katetmişim. Bunun 126,661km’sini Lando’yla birlikte yapmışız. Geri kalan 5,308km’yi ise Meksika’daki ardı ardına gelen arızalar sırasında 3 kez, Savannah’da (ABD) Lando’yu beklerken 1 kez olmak üzere ceman 4 kez kiraladığım araçlarla gerçekleştirmişim.
Bu kadar yolun kıtalara göre dağılımı ise şöyle :
     Asya : 29,420 km
     Kuzey Amerika : 48,701 km
     Güney Amerika : 23,571 km
     Afrika : 21,044 km
     Avrupa : 9,233 km
Sonuçta, yapılan toplam kilometreyi ve yurtdışında Lando’yla birlikte geçirdiğimiz süreyi göz önüne alarak bir hesaplama yaparsak, günde ortalama 256km yol katetmişim. Kimi günler hiç yol yapmadığımı, bazı günler de ‘çizmeyi aştığımı’ belirtmeme herhalde gerek yoktur. Ancak, size iki rakam vermek istiyorum ki, bu seyahatin ‘gün içerisinde yapılan yol’ olarak en ‘uçlar’ı hakkında çarpıcı örneklerdir.
İlki; Şili’de, Buket’in rahatsızlanması ardından Lando’yu Arica’da bırakıp, uçakla apar-topar Santiago’ya uçmamız ardından yapılan bir yol. Buket’i Santiago’da hastaneden çıkarıp, dinlenmesi için otele yerleştirdikten sonraki gün yeniden Arica’ya uçup, 2,620km’yi 3 günde tamamlamıştım. Son gün yaptığım yol 1,049km’ydi. Bu seyahatin bir gün içerisinde katedilen en uzun mesafesidir. Hayatımın da ikincisi…
Diğeri de, tabii, yukarıdakinin tersine, en kısa günlük mesafe olacak, haliyle. Ama bu çok izafî bir tanım; “En kısa!”. O gün hiç yol yapmazsınız, o ‘en kısa olur’. …ve bu rekorunuzu daha sonra ancak ‘egale’ edebilirsiniz, kıramazsınız. Ya da, “Bu kampingi beğenmedim. Şu 100m ileridekine gideyim!” dersiniz. Araba kullanmışsınızdır; yalnızca 100m! Bunlardan bahsetmiyorum, tabii. Sabahtan akşama kadar direksiyon başında, arabayla haşır-neşir, malûm yerinizden kan damlamış, iflâhınız kesilmiştir. Geriye dönüp bir bakmışsınızdır ki, bir arpa boyu yol… Bahsettiğim böyle meşakkatli bir “En kısa!”. İşte ona en iyi örnek : Tarih 18 Aralık2011; o meşum Kongo günlerimizin üçüncüsü… Mbebe Köyü’nde kamp yaptığımız yerden saat 06:05’te ayrılmamızdan tam 11 saat 40 dakika sonra Lueno’daki sığınağa (‘otel’ demek içimden gelmiyor) vardık. Yaptığımız yol 136km. Saatteki ortalama hızımız 11.7km. Neredeyse, yürüsek daha hızlı giderdik.
Yapılan bu güzergâhta, başta düşünülen bazı hedef noktalara ulaşılmış olduğunu da görebilirsiniz. Bunlar en ‘uç’lardı; en kuzey, en güney, en… her kıtanın en uç noktaları. Tabii, bunların hepsi coğrafî gerçek uçlar değildi; bir kısmı sembolikti. Asya’nın -karadan ulaşılabilen- en kuzey-batısı (Magadan) gibi, Kuzey Amerika’nın en kuzeyi (Arktik Okyanus kıyısındaki Prudhoe Bay) gibi, Güney Amerika’nın en güneyi (Ushuaia) gibi, Afrika’nın en güneyi (Cape Town) gibi, yine Afrika’nın en batısı (Senegal’de Pointe des Almadies) gibi, yine Afrika’nın en kuzey-batısı (Ceuta’nın kuzey-batısındaki burun) gibi, Avrupa anakarasının en güney ucu (İspanya’nın Isla de Tarifa’sı) gibi…

Kaç para?

Gelelim en can alıcı soruya. Bunu cevaplamak pek kolay değil. Yani, hesap meydanda, bir zorluğu yok da, çıkan sonucu yazıya dökmeye gelince iş, yüzü kızarıyor, insanın.
Ben ilk seyahatime (www.turafrika.com) başlarken, günde 50 ABD Doları gibi bir ortalama harcama hedeflemiştim. Bunu hedeflerken, genellikle arabada yatmak gibi, sürekliliğinin pek mümkün olamayacağına Ürdün’ün Wadi Rum’unda kanaat getireceğim bir niyetim vardı. Bu niyet gerçekleşemediği için ve başka bir takım nedenlerden dolayı hesap kabarık geldi; seyahat sonu itibariyle günlük ortalama harcamam 79 ABD Doları’nı bulmuştu. Bu gösterge, dünya seyahatimin günlük ortalama bütçesini yukarıya doğru biraz esnetmem gerektiğini düşündürdü, bana; şöyle 70’li rakamlara doğru… Nitekim, Asya’yı bitirdiğimdeki ilk kontroller sonucu yine 79 ABD Doları rakamını -ucundan- yakaladığım belli oldu. Ancak, sonrasında ipin ucu kaçtı, birazcık.
Burada, bu ‘günlük bütçe’ rakamının neleri içerdiğini, neleri ise dışarıda bıraktığını-bir kez daha- açıklayayım. Şöyle bir giriş yaparsam, daha açıklayıcı olabilir : Karadan arabayla seyahat sırasında yapacağınız -beklenmedik problemler dışındaki- her türlü harcamayı kapsıyor. Yani, sizinle ilgili beslenme, konaklama, eğlence, turistik amaçlı gezi v.s. tüm masraflar, seyahatin gerçekleştirilebilmesi için gereken vize, sigorta, sınır geçişi ve benzeri tüm idarî harcamalar, aracın yürümesi için gereken yakıt, bakım, ufak-tefek tamirat ve bunlarla ilgili çok pahalı olmayan bir takım sarf malzemesi ve yedek parçalar, trafik sigortaları v.s. bu günlük harcama bütçesi rakamını ortaya çıkaran girdilerdir. Aracın kıtalararası deniz nakliyesi ile ilgili harcamalar, sizin eve gidiş-gelişiniz için gereken uçak biletleriniz, beklenmedik -ağır- sağlık problemlerinden kaynaklanan ulaşım, hastane v.s. masraflar, yine beklenmedik büyük arızalar nedeniyle yapılan taşıma, tamirat, yedek parça harcamaları ise, bu günlük harcama rakamının hesaplanmasında ‘hariç’ tutulmuştur.
Bu kurallara göre ve benim yurtdışında bulunduğum toplam süreyi göz önüne alarak hesapladığımda, tüm seyahatin ortalaması günlük 115 ABD Doları çıktı. Kıtalara göre günlük ortalamalar şöyle :
     Asya : US$ 79.40
     Kuzey Amerika : US$ 151.57
     Güney Amerika : US$ 122.00
     Afrika : US$ 129.63
     Avrupa : US$ 106.67
Görüldüğü gibi, Kuzey Amerika kıtalar içerisinde günlük harcama açısından rekor kırmış vaziyette. Bunun sebepleri var, tabii. Bir kere, Kanada ve Alaska’da Buket’le, ABD’nin büyük kısmında da Alican’la birlikte olmamız en önemli faktör. Bu arada dikkat ettiyseniz, Alaska’dan hep sanki farklı bir ülkeymiş gibi bahsediyorum. Ama benim suçum değil, kendileri de (Amerikalılar) öyle görüyor. Faturayı kabartan bir diğer etken de, Lando’nun lastikleri (5 adet) ve servis aküsünün ABD’de değiştirilmiş olması. Son olarak, Meksika’da yaşadığım arızalar sırasında tamir ve taşıma masrafları dışında (onlar bu hesaplamalara dahil edilmedi, daha önce söylediğim gibi) yaptığım ekstra harcamalar; boş geçecek günleri gezerek değerlendirmek amacıyla araç kiralamaları, zorunlu olarak kalınan yüksek fiyatlı birkaç otel konaklaması, birkaç uçakla gidiş-geliş falan…
Şimdi, bu genel ortalama rakam olan 115 ABD Doları üzerinde biraz duralım. Biraz göz korkutucu, tabii. Ancak, hesabın bu kadar kabarması, benim biraz savruk davranmamdan kaynaklanıyor. Tutumlu olmaya kendimi çok zorlamadım, açıkçası. ‘Eğer zorlasaydım ne olurdu’yu görmek için, gelin rakamlarda bir miktar düzeltme yapalım. Bu ‘bir miktar’ için, konaklama harcamalarının yarısını, beslenmeyle ilgili harcamaların da üçte birini çıkaralım. Daha az otel ama daha çok çadır, daha az restoran ama daha çok ‘kendin pişir-kendin ye’, yani. Ortaya çıkan sonuç 92 ABD Doları ve 57 Cent. Yani, öyle ‘dramatik’ bir düşüş yok, gördüğünüz gibi. Bun daha da ‘sıksaydım’ 90’a, hadi bilemediniz 85’e indirebilirdim; o kadar.
Yukarıda verilen günlük harcama rakamlarının 45 Dolar’lık kısmı ulaşımla ilgili; yani, yakıt, bakım, ufak tamirler, otopark, otoyol, trafik sigortası ve benzeri araçla ilgili harcamalardır. Dolayısıyla, bu sürede (elde olmayan sebeplerden kaynaklanan ‘inkıtalar’ yüzünden 3 seneye çıkan, aslında 2 seneye de -planladığı gibi- sığabilecek sürede) bu kadar yol yaparak dünyayı dolaşmanın günlük ulaşım faturası budur. Bu günlük ulaşım harcaması; ya daha az yol yaparak, ya da aynı yolu daha uzun sürede yaparak düşürülebilir. Ancak, daha uzun süre demek, diğer masrafların (konaklama, beslenme v.s.) toplamda o nispette artması demektir ki, sonuç aynı hesaba gelecektir.
‘Ne kadar?’a ilişkin son iki noktayı da söyleyip, bu bahsi kapatacağım :
  • Araçla dünya seyahatini daha düşük bütçelerle yapan birçok insan var ve ben bunların bazılarıyla da tanıştım. Bütçeleri günlük 50-60 ABD Doları civarında dolaşanlardan bahsediyorum… İki farkımız var: Birincisi, günde yaptıkları ortalama kilometre çok daha düşük. Dolayısıyla çok daha uzun süreli bir hedef koymuşla, önlerine; 5-6 sene gibi. İkinci farkımız ise, onlar konaklama ve beslenme konularında benden çok daha tutumlular. Büyük çoğunlukla çadırda kalıyorlar (%90 ve üstü oranda diyebiliriz) ve yemeklerini hemen hep kendileri pişiriyor.
  • Yaptığım seyahati olabildiğince geniş bir kitleyle paylaşmak istememin amaçlarından birisi de insanlara gezmenin zor olmadığını, aslında hiç de öyle cesaret falan gerektirmediğini anlatmak, onları yüreklendirmek. Ama, verdiğim rakamın hiç de öyle yüreklendirici olmadığının farkındayım. Ama, ben gezmekten bahsederken, mutlaka arabayla gezmeyi kastetmiyorum. Hatta, arabayla gezmeyi kastetmiyorum, aslında. Gezmenin birçok yöntemi var, hep söylediğim gibi. Arabayla gezmek bunlardan yalnızca birisi ve en pahalılarından da birisi. Yine de illâ arabayla gezmekse, üstteki sekmede belirttiğim gibi, bu işi günlük 50-60 Dolara ve hatta daha da altına halledenler de var. Neden olmasın?

Birkaç kısa haber!

Seyahatim sırasında ve sonrasında gelen bazı mesajlar ve yaşadığım tesadüfler oldu; kimisi çok sevinirdi, birkaçı üzdü. Burada aklıma gelen bir-iki tanesini sizlerle de paylaşayım :
  • Motosikletli ‘cesur yürek’ kadın gezgin Tiffany, Los Angeles’ta bizi (Alican ve beni) uzun süre ağırlayan Erdem, fırsat bulduğunda motosikletiyle dünyanın çeşitli yerlerini dolaşan Savaş ile aramızdaki değişik zaman ve zeminlerde kurulan tesadüfî dostluk bunlardan birisidir. Hikâyeyi, beni düzenli takip edenler bilir. Bilmeyenler, şu sayfanın 3. paragrafından itibaren okuyabilirler :
    http://www.istanbul2istanbul.com/?pg=5&id=10&s=4
  • Bir başka tesadüf de, Guatemala’nın Antigua’sında karşılaştığım iki Türk kızından birisinin, iş ortağım Barlas’ın katıldığı Bloomberg TV’de gösterilen Kelime Oyunu yarışma programının yapımcısı olması, dolayısıyla Barlas’ı tanıması ve onun bahsetmiş olması nedeniyle beni de gıyaben tanımasıydı. Bu hikâye de http://www.istanbul2istanbul.com/?pg=5&id=12 sayfasının ‘Antigua’ başlığı altında.
  • Seyahatten döndükten sonra bir mesaj aldım, Mustafa’dan (soyadı bende saklı). Antigua’da kaldığı hostelde benim stikerimi gördüğünü, üzerinde yazılı adresten siteme girip incelediğini, daha sonra dalgaya düşüp mesaj göndermeyi unuttuğunu yazıyordu. Yazdığı bir şey daha vardı ki, esas ilginç olan o. Kendi kaleminden -olduğu gibi- okuyalım :
    “…Sonrasinda Pana'da (Panajachel’i kastediyor, AE) rastladigim Tufan Cankaya oraya gelen baska bir Turk'ten bahsedince ayni kisi oldugunuzu anladim. Tufan amcanin size cok selami var. Gonderdiginiz fotograflari almis ve tekrar gelsin beni ziyaret etsin diyor. Iki gun icinde tekrar Pana'da olacagim ve Tufan amcayi ziyaret etmeyi dusunuyorum. Eger bir mesajiniz varsa seve seve iletirim.”
    Mustafa’nın mesajına hemen cevap yazdım, Ali Tufan Çankaya’ya selâm da göndererek. …ve ondan, bir dahaki gidişinde Ali ‘Amca’yla bir fotoğraf çektirip bana göndermesini rica ettim. Henüz ses çıkmadı. Ali Tufan Çankaya’nın hikâyesi yine yukarıda verdiğim Guatemala linkindeki sayfada ama, sayfanın başlarına yakın.


    Ali Tufan Çankaya
  • 6 Nisan’da (2012) Ahmet’ten (onun da soyadı bende saklı) bir mesaj aldım. Lubumbashi’de (Demokratik Kongo), ricatın ve Kongo’nun son gecesi kaldığımız Hotel Grand Karavia ile ilgili… Detayı http://www.istanbul2istanbul.com/?pg=5&id=27&s=2 sayfasında ‘5. gün’ başlığının son paragraflarında vardır. Yazımda, kaldığımız o -belki de hayatımdaki en- pahalı otelde gördüğüm Alarko, Vi-Ko gibi markalardan, inşaatın ya da renovasyonun bir Türk firması tarafından yapılmış olacağını anladığımı söylemiştim. Nitekim Ahmet, o otelin yenilemesini yapan şirketten; yöneticisi, sahibi ya da ortaklarından. Yazıda belirttiğim tahminimin aksine, hiç zorlanmamışlar, aslında. Meğer, otelin sahibi bir Belçikalı’yla ortak olan Başkan Kabila’ymış. “Keşke” dedim Ahmet’e, “biz Kongo’ya girmeden önce tanışmış olsaydık. O zaman Lando’yu helikopterle bile taşıtırdık Kinşasa’ya, senin yardımınla”.
    Aslında, gerçekten Kongo’ya girmeden önce Ahmet’le tanışmış olabilseydik eğer, Kongo yerine Angola’dan yolumuza devam etme fırsatı bulabilirdik, belki. Çünkü, kendisiyle mesajlaştığımız sıralarda Ahmet, Angola’da bir süredir proje geliştirme çabalarındaymış. Yani, o imkânsız Angola vizesi konusunda bize yardımcı olabilirdi, belki. Nitekim bunu, ilerleyen mesaj trafiğinde yüzsüzlüğü ele alıp da kendisine sorduğumda, olumlu yanıt vermişti. Ama öte yandan, biz Kongo’yu yaşamasaydık, Ahmet’le de tanışamayacaktık.
  • Bir acı ve beni üzen mesajım vardır. Yine döndükten sonra aldım, onu da… Azerbaycan’ın Bakû limanının gümrüklü sahasına girip, çadırımı açtığımda tanıştım onunla. 49 gündür kendisini ‘unutan’ firmasının TIR’ını oradaki TIR farelerine yem etmemek için, parasız-pulsuz, gelip geçen TIR şoförlerinden aldığı kıt-kanaat yardımlarla hayatını sürdürmenin utancıyla bekleyen Malatyalı, 11çocuk babası Hacı Narinç. Hikâyesini http://www.istanbul2istanbul.com/?pg=5&id=52&s=2 sayfasının aşağılarına doğru bulacaksınız. İşte, beni üzen haberi, dönüşümden sonra oğlunun bana gönderdiği bir mesajın üzerine onu telefonla aradığımda aldım; Hacı Narinç’in öldüğü haberini… Geçen sene Ağustos ayında cesedi Karakaya Baraj Gölü’nde bulunmuş. O zamanki haberleri inceledim; ölüm sebebinin intihar olduğu düşünülüyormuş. Oğlu ise aynı görüşte değil. Her ne sebep ise, huzur içinde yatsın.


  • Bir başka üzücü mesaj da Anıl’dan (onun da soyadı bende saklı)… Bosna-Hersek’in Mostar’la ilgili bölümünde, özellikle de Hadis’ten bahsettiğim kısmında yazdığım bir cümleden çok rahatsız olmuş. Bosna’yı gezmiş ve oranın acısını hissetmiş birisi olarak, aşağıya kopyaladığım cümlelerim onu çok üzmüş:
    “…Eğer Žika’ya söylerseniz, benim onunla yaptığım ‘savaş turu’nu yaptırması için -belki- Hadis’i ikna edebilir. Savaşı yaşayan, yalnızca yaşamakla kalmayıp bizzat savaşan birisiyle bu turu yapmak ve canlı anılarını dinlemek eminim ilginç olacaktır. Hadis’e, bu işi profesyonelce yapması için çok telkinde bulundum ama, pek istekli görünmedi. Benim adımı verirseniz, -eminim- kabul edecektir.”
    İşte, Hadis’i bir rehber olarak önermiş olmam ve ikinci cümlede kullandığım ‘ilginç’ tanımlaması çok canını sıkmış Anıl’ın. Bir savaş gazisini, anılarını anlatarak turist gezdirmeye ikna etmeye çalışmam ve bu tanımım nedeniyle beni ‘şımarık bir turist’e bile benzetmiş. Sonra birkaç kez mesajlaştık, karşılıklı. Sonunda pes etti; ya ‘laf anlamaz bir mendebur’ olduğumu düşündü, ya da Hadis’le kısa sürede gelişmiş olan samimiyetimin, onun ruh halini anlayabileceğim düzeyde olduğuna ikna oldu. Ben aslında o ‘ilginç’ sözcüğünü çok da benimseyerek kullanmamıştım. Yazının sonuna doğru hafiften çalakalem kısmına denk gelip, üzerinde fazla düşünmeden kullanılmış bir deyimdi; biraz “Başka ne kelime kullanabilirim?” diye düşünüp es geçmiştim, istemeye istemeye.

Sonuçta…

Bir dünya seyahati bitti. Kayıtlar, Türk plakalı bir araçla yapılan ilk dünya seyahati olduğunu söylüyor. Şaşırmam da… Gezmeyi sevmeyen, cesaret edemeyen bir milletiz. Umarım bir kapı açarım, açmışımdır. Hatta açmış olduğuma dair duyumlar da almaya başladım, aslında. Birileri arabaya atlayıp Ortadoğu’ya (Suriye krizinden önce), Asya’ya doğru uzanmaya başladılar. Amacım, gençleri heveslendirmek, yüreklendirmek. Toplum olarak, kabuğumuzdan çıkmamız lâzım, yavaş yavaş. Becerebilirsem, gelecek sene bir kitap müjdesi vermeyi umuyorum sizlere. Belki biraz daha geniş bir kitleye ulaşabilir bu mesajım, o zaman.
Hepinize, beni azimle izlemeye devam ettiğiniz için teşekkür ederim.
Sağlıkla, mutlulukla, keyifle, hoşça kalın.
Ali Eriç
İstanbul / Türkiye
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş