ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Moğolistan
Güncelleme Tarihi: 18.9.2009
Gün: 135
Yapılan Yol: 29385 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 4
SON YAZI

İnternete erişimle ilgili problemin yalnızca Sibirya değil, Rusya’nın tüm doğusunda etkili olduğunu, seyahatin mutat güzergâhı ilerledikçe daha iyi anlamaya başladım. Üstelik problem, doğuya gittikçe daha da belirgin bir hal almaya başladı. Aslında, bu yazının yazıldığı yer, benim dünya seyahatimin ilk etabının, yani Asya etabının son durağı olan Magadan. Yani, ben aslında seyahatimi bitirmiş bulunuyorum. Tabii, hesapta olmayan birtakım nedenlerle seyahat daha uzuyor ama, arabayla değil, arabasız olarak. Neyse, bunlarla ilgili detayları zaten yeri geldiğinde, yani, siz de seyahatin sonuna geldiğinizde öğreneceksiniz. Filmin sonunu şimdiden söyleyip, konunun heyecanına limon sıkmayalım.

Bu erişim problemi, benim -fotoğraf gibi- yüklü dosyaları sayfaya yüklemekte sorunla karşılaşıyor olmam yanında, sayfaya bağlı iki e-posta adresime gelen mesajları okumamda da büyük sıkıntıya neden oluyor. Yalnızca bazılarınız tarafından yaşanan (örneğin, ben yaşamıyordum) güvenlik problemi nedeniyle sayfaya girememe sorununa çözüm olması amacıyla “hosting” (her ne demek oluyor ve ne işe yarıyorsa, benim pek aklım ermez) hizmetinin kaynağını değiştireli beri, ben bu seyahate ilişkin mesajları Microsoft Outlook vasıtasıyla alamaz oldum. O yüzden, “hosting” kaynağımın “mail server”ı (bu da bir başka aklımın ermediği “şey”) üzerinden mesajlarımı okuma işkencesini yaşıyorum. Hadi, o işkence neyse de (her seferinde “sadecehosting” gibi komik bir ismi doğru yazmaya çalışmak, bazı internet cafélerin bu ismi -nedense- beğenmemesinden dolayı girememek v.s. işkenceler), gelen mesajlarda -çoklukla- var olan Türkçe karakterlerin, o “Sadecehosting Bey” (ya da Hanım) tarafından yutulup ve hatta çevresindeki sayısı belirsiz harflerin de yutulup, mesajın tümüyle anlaşılmaz hale gelmesi beni iyice çileden çıkarıyor. Velhasılı, sizlerin Türkçe karakterlerle yazmış olduğunuz mesajlardan -üzülerek söylüyorum- neredeyse hiçbir şey anlamıyorum. Artık, Türkiye’ye dönüp, mesajları aklı başında bir şekilde Outlook yardımıyla indirdiğimde (umarım, indirebilirim), hepsini tek tek okuyup (nasıl olsa vaktim de olacak) cevap veririm artık. Bu nedenle, cevap vermek durumunda olduğum mesajlarınızla ilgili, bu görevimi yerine getiremediğim için kusuruma bakmayın. Mazeretim büyük. Size, buradaki (Magadan) internet erişimi ile ilgili sorunu doğru anlatmak açısından bir örnek vereyim. Dün gece yarısı gelir gelmez otel resepsiyonundan, günlerdir bakamadığım mesajlarıma bakmak ve özellikle beklediğim ve merak ettiğim birkaç tanesini okuyup cevaplandırmak için 1 saatlik wi-fi erişim kartı aldım. Bu bir saat içerisinde, Outlook’a, bu sayfaya ait olmayan (onları, önceden söylediğim gibi, Outlook’la indiremiyorum) tek bir hesabıma gelen -çoğu “spam”- 50 kadar mesajı almayı bitiremedim. Gerisini, varın siz düşünün artık.
 
Hövsgöl’e devam
Önceki yazıda söylemeyi unuttuğum bir şeyi sonradan hatırladım; ekleyeyim. Hövsgöl’e hareket etmeden önce Tsetserleg’deki kamp yerimde kahvaltı ederken, senelerdir içi oyula oyula boşalan, 2 kere doldurulmasına rağmen, oyuğun büyüklüğünden artık dolgu da tutmayan sol alt büyük azı dişim tam ortadan, diklemesine kırıldı. Kırılan parçalardan birinin kökü sağlam, yerinde duruyor. Ancak diğeri, tek köke kalmış olanı, yerinde sallanıyor. Fazla dokunmadım ama, gün ilerledikçe, onun da yarattığı ağrı şiddetlenmeye, ağrısı tüm alt çeneme vurmaya başladı. Yorgunluk, uykusuzluk ve açlığın yanında bir de bu ağrı olunca, iyice can sıkıcı bir hal aldı. Akşam yemek yerken üzerine bastırdıkça dayanılmaz bir hale gelen ağrıyı dindirmenin tek yolu, parçayı yerinden sökmek. Yemeğin ardından, masa başı sohbeti devam ederken, benim de sağ elim, neredeyse bileğime kadar girmiş, diş parçasını yerinden sökmeye çalışıyorum. Masadan, arada bir gözü takılanlar merak içinde. Yaptığım medeni bir hareket değil, biliyorum ama, umurumda değil. Ağrıyı dindirmeliyim. Bu arada sohbetin konusu dönüp dolaşıp, Moğolistan’ın meşhur peyniri byaslag’a geldi. Byaslag koyun ya da yak sütünden yapılan bir peynir. Aslında tazeyken her peynir gibi yumuşak ve nispeten yenilebilir tat ve kıvamda oluyor. Aslında peynir beklediği zaman güzelleşir, lezzeti artar. Ama bu Moğol peynirinde bence bu süreç tersine işliyor. Yani, bu peynir eskidikçe, daha zor katlanılabilir bir hal alıyor. Moğollar aynı kanıda değiller, tabii. Byaslag kurutuluyor, kurutulurken ya küçük dilimlere ayrılıyor, ya da minik parçalar halinde ufalanıyor ki, daha iyi kurusun. İşte o iyice kurumuş peyniri yemek pek herkesin harcı değil; iki nedenden: Birincisi, tadının çok ekşi ve ağır olması. Birinci Moğolistan yazımda bahsettiğim, Kazaklar’ın bağursağının beklemişindeki ağır iç yağı kokusu bu peynirde de var; hem de, daha ağırı. Üstelik çok ekşi; ama, o bizim bildiğimiz peynir ekşiliği değil. Daha farklı ve şimdi benzetme yapıp midenizi kaldırmak istemediğim tarzda bir ekşilik (neye benzeteceğimi düşünüp, taşınıp bulan bazılarınızın midesi kalktı bile, farkındayım). İkinci neden de, çok ufak parçalar halinde kurutulması nedeniyle, çok sert olması. O kadar ki, yerken dişinizi kırabilirsiniz dahi. İşte o akşam masadaki muhabbet byaslagın sertliği konusuna gelmişti. Moğol asıllı Amerikalı, peyniri süte yatırınca yumuşadığını söyledi. Aslında Moğollar byaslagı genellikle iki şekilde tüketiyor. Ya çorbaya katıyorlar (ki, son derece makul bir tüketim bence), ya da çaya. Evet, çay! “Hoppalaa!” demeyin; Moğollar’ın çayı nasıl içtiklerini anlatınca, siz de anlayacaksınız, çaya peynir katmanın “son derece normal” olduğunu. Moğol çayının muhteviyatı şöyle: Bol süt, -bazen- biraz da su, eser miktarda çay ve ağız tadına göre “tuz”. E, şimdi ortaya çıkan bu karışıma bir de peynir katmanın hiçbir mahzuru yok tabii. Neyse! Ben bu arada dişimin kırılan parçasını söktüm ve masadakilere gösterdim. Herkes, “Byaslag mı?” diye sordu. “Hayır,” dedim, “dişimin kırılan parçası”. “Byaslag yerken mi?” diye sordular. “Yok,” dedim, “kahvaltıda sandviç yerken. Bir de byaslag yeseydim, herhalde tüm dişlerim avucumdaydı şimdi”. Gülüştük. Çenemin ağrısının hafiflemesinden dolayı mutlu, ama yorgun ve pis olarak, müsaade isteyip gerime, uyumaya gittim.
Ertesi gün Hövsgöl’ün batı kıyısında dolaşmak üzere yola çıktım. İlk olarak, kaldığım Jankhai Köyü’ne yukarıdan bakan tepeye çıkıp, hem oradaki heybetli ovoo’yu ziyaret ettim, hem de Hövsgöl’ün güney ucunun panoramik fotoğrafını çektim.Ovoonun resmini, daha önce ovooyu anlatırken vermiştim. Merak edenler, birinci Moğolistan yazıma dönebilirler.
Hövsgöl’ün güney ucu
 
Daha sonra, ormanın içerisinden, tepeleri inip çıkan yoldan tekrar gölün kıyısına indim.
 
Hövsgöl’ün dağ yolları
 
Kuzeye doğru göl kıyısından kıvrıla kıvrıla giden yolu bir süre takip ettikten sonra, gölün kenarına inip bir “piknik” yapmaya, sonra da geri dönmeye karar verdim.
Hövsgöl kıyısı
Piknik, sivrisinekler arasında hızlı geçti. Ancak, yola geri dönerken kendini belli etmeyen bir çamur batağına saplandım. Fazla didinmeye gerek yok; etraf ağaç dolu. Yarı beline kadar çamura gömülen arka aksımı çekip çıkarmak için en yakındaki ağaca vincimi bağlayıp, kendimi çekip çıkarmam zor olmadı, bu yüzden.
Arkamdan böyle bir iz bıraktım, Hövsgöl kıyılarına…
 
“Kim bu yabancı?” 
Döndüğümde vakit daha erkendi, ama hava da hafiften soğumaya başlamıştı. Kamptaki tek priz önceki gece yemek yediğimiz salonda ve ekranım için de priz gerekiyor olduğundan, mesajlarımı kontrol etmek için mecburen tezgâhı buraya açtım. Köydeki tek internet kafenin kesintili ve çok yavaş bağlantısından sonra, benim CDMA’le sürekli bağlantımı görenler, mesajlarına bakmak için sıraya girmeye başladılar. O gün ve ertesi gün dinlenerek, göl kıyısında yürüyüş yaparak ve yazı yazarak geçti.
 
Seyahat etmenin faideleri
Burada bir saplama girmek, geçen yazıda belirttiğim bu konu ile ilgili birkaç çift söz söylemek istiyorum.
Bu ve bundan önceki Afrika seyahatim sırasında, çoğunluğu genç birçok gezginle tanıştım. Bunlardan bir kısmı ile iyi dostluklarımız oldu ve halâ da sürmekte. Bir kısmı benim gibi arabayla gezerken, bazıları motosiklet, kimisi bisiklet, kimisi de sırt çantasıyla ve toplu taşım araçlarıyla gezmekteler. Dünyanın birçok ülkesinden insanlar bunlar; yaşları 16-17 ilâ, 75-80 arasında değişiyor. Dediğim gibi, birçok ülkeden insan vardı da, bir bizden birisiyle karşılaşamadım. Bu demek değildir ki, Türkiye’den hiç gezgin çıkmıyor; çıkıyor tabii. Bunlardan en önemlisi de, bana ilham kaynağı olan ve birkaç sene önce Çeşme / Dalyan’da tanışıp, emektar Kısmet teknesinde kısa bir süre sohbet etme imkânı da bulduğum Sadun Boro’dur. Ancak, dünyayı gezerken hiçbir hemşehriye rastlamadım.
Bizler, -sanırım- Orta Asya’dan Anadolu’ya gelirken o kadar yorulmuş ve seyahatten bıkmışız ki, olduğumuz yere çakılıp kalmışız; “Bu kadarı bize yeter, artık başkaları gezsin” demişiz. Halbuki, karşılaştığım, tanıştığım -özellikle- gençlere gıpta ediyorum, “Neden ben de bu yaşlarda yapamadım?” diye. Beni izleyen, yazılarımı okuyan ve gezgin ruhu olan birçok genç arkadaş gezmek konusundaki arzularını belirtip, özellikle parasal imkânsızlık ve zaman yokluğundan şikayet edip, hayalini kurdukları seyahatleri ne zaman yapabileceklerini bilemediklerinden bahsediyorlar. Onlara da hep söylüyorum; aslında gezmek için çok fazla bir bütçe ayırmaları gerekmiyor. Ancak, toplumsal şartlanmışlığımız, bizleri, gezmek için büyük paralar gerektiği konusunda saplantılı hale getirmiş. Ya da, gezmeyi, tur şirketleri tarafından çerçevesi çizilmiş, standart reçeteler haline getirilmiş programlardan oluşan, yüzlerce, binlerce Dolar ödenip, beş yıldızlı otellerde, gidilen ülkenin toplumundan izole, fanus içerisinde, oradan oraya sürüklenilen, boş zamanlarda da o dükkân senin, bu alış-veriş merkezi benim, deli gibi koşuşturularak, evdeki “kısa süre sonra atılacaklar” kervanına katmak üzere yüzlerce hediyeliklerin satın alındığı “etkinlikler” olarak düşünür hale gelmişiz. Benim karşılaştığım birçok gezgin genç, bu seyahatlerini günlük on-onbeş Dolarlık bütçelerle yapıyorlar. Tabii, şartlar da, bu bütçe ölçüsünde kısıtlı oluyor. Ama, yeni ülkeler, yeni insanlar, yeni kültürler tanıma açlığı, şartların zorluğunun üstesinden geliyor. Bu, tabii her yaşta yapılamaz. Bence, insanın böyle bir seyahati yapmak için hayatındaki en uygun zaman, okulunu bitirdiği ama, profesyonel yaşama atılmadan, yani hayatın törpüleyici sürecine başlamadan önceki dönemdir. O yaşlarda insan, zor şartlara daha kolay uyum gösterebiliyor, üstesinden gelebiliyor. Tren, otobüs, otostop kullanarak ulaşımı sağlamak, çadırda, hostellerde, pansiyonlarda kalıp, ucuz beslenme kaynakları keşfedip, yukarıda bahsettiğim bütçeleri yakalamak çok da zor değil.
Peki, gezmenin faydası nedir? Dedim ya; yeni ülkeler, insanlar ve kültürlerle tanışmak. Bu, öncelikle kişinin hayata bakış açısını değiştiriyor, ufkunu genişletiyor. Farklı düşünebilmeyi, toplumun öğretisi kalıpların ve kuralların dışına taşabilmeyi öğretiyor. Farklı düşüncelere karşı toleransı, hoşgörüyü arttırıyor. İnsanları, kapalı toplumların yarattığı kısır komplekslerden arındırıyor. Başkalarının farklı görüşlerini dinleme, anlama ve onlara saygı gösterme yetisini geliştiriyor.
Bütün bunları neden buraya sıkıştırdım, peki? Aslında, bunun için ayrı bir yazıyı tek başına ve daha uzun yazmaktı, niyetim. Sonra, araya ne fotoğrafı koyacağımı düşündüm; birkaç güzel kız, manzara, bir-iki araba fotoğrafı koyarak ilginç hale getirebilir miydim? Getiremezsem, zaten sayıları iyice azalan izleyenleri de bıktırıp, boş koltuklara konuşan politikacılar gibi olurum diye, vazgeçtim; böyle kısa bir saplama halinde araya sıkıştırdım. Nereden icap etti derseniz; Hövsgöl’de gördüğüm, çoğu oğlum yaşında, birbirlerini daha önce hiç tanımayıp da, Ulaanbaatar’da karşılaştıktan sonra birlikte, at sırtında bir maceraya atılan gençleri görünce yazayım dedim. İlişkileri, dostlukları o kadar hoşuma gitti ki… Ne zamandır zaten kafamda biriken bu düşünceleri de böylece ve -dua edin ki- kısaca aktarmış oldum.
Söyleyeceklerim bundan ibarettir.
 
Erdenet’e doğru…
2 Ağustos Pazar sabahı kahvaltıdan sonra ger kampındakilerle vedalaşıp yola çıktım. Bir sonraki hedefim olan Erdenet’e yaklaşık 600km yolum var. Bir günde tamamlamam mümkün değil. O nedenle, aralarda bir yerde kamp yapmayı plânlıyorum. Yine sarsıntılı bir yol; eklemlerimi yerine yerleştiren cinsten. Acelem olmadığı için arabayı fazla zorlamadan ilerliyorum. Yağ müşirim uzun süredir arızalı olduğundan, her sabah yağ seviyesini kontrol edip yola çıkıyorum. Gözüm de sürekli hararet göstergesinde. İyi ki de öyleymiş, yolda bir an hararetin, her zaman sabit olarak durduğu noktayı aştığını fark ettim. Hemen kenara çektim ve motoru rölanti devrinde çalıştırmaya devam ettim. Hararet hızla yükseldi ve kırmızı bölge çizgisine dayandı. Kaputu açıp, genleşme tankının kapağını hafifçe gevşettim; muazzam basınç var. Motoru stop edip soğumasını bekledim. Yaklaşık 1 saat bekledikten sonra genleşme tankının kapağını tekrar gevşetip, basıncın boşalmasını bekledikten sonra kapağı tamamıyla açtım. Su seviyesi tepeye kadar tırmanmış. Belli ki, soğutma devresinde hava var. Bu da bir kaçağın göstergesi. Ancak, görünürde bir şey yok. İşte bu çok kötü bir haber. Beni en çok rahatsız eden, sebebi belli olmayan arızalardır. Arızayı giderdiğinizi sanırsınız ama, ana sebebi bilmediğiniz/bulamadığınız için doğru teşhis koyamamışsınızdır ve o sebep bir süre sonra aynı arızaya yeniden sebep olur. Neyse, motoru tekrar çalıştırdım, nitekim hava boşaldı. Yaklaşık 1 litre kadar su eksiltmiş (en azından, bir kısmını genleşme tankının kapağından atmış, belli. Su ilave ettim ve yeniden yola koyuldum. Artık ısı göstergesini daha sık kontrol ediyorum. O gün bir daha problem yaşamadım. Akşam havanın kararmasına yakın, Hutag Öndör Nehri kıyısında güzel bir kamp alanı gözüme kestirip çadırımı açtım. Tek istediğim, nehre girmek. Mayomu giyip, buz gibi suyun içine oturdum. Maalesef, nehrin derinliği daha fazlasını yapmaya müsait değil. O bile yetti; sıcak ve tozlu günün ardından. Gece nehrin biriktirdiği odulnarı toplayıp ateş yaktım. Nehrin karşı kıyısına da sürülerini otlatmaya gelen çobanlar ateş yaktı. Bir yandan dolunay, bir yandan ateş ve havaya saçılan kıvılcımlar, bir yandan nehrin tatlı şıkırtısı, bir yandan karşı kıyıdaki sürünün çıngırakları… Yemeğimi yedikten sonra, bir süre de kitap okuyup, ateşin geçmesine doğru çadırıma girip yattım. Mis gibi bir uyku çekmişim, deliksiz.
Gece böyleydi
Sabah da böyle…
 
Bugün yol tam bir işkenceye dönüştü. Yaklaşık 210km’lik yolu 9 saatte alabildim. Hararet problemi başa çıkılmaz bir hal aldı. 15-20 dakikada bir durup motoru soğutmak, eksilenin yerine su ilâve etmek ve yola devam etmek… Sonunda Erdenet’e vardığımda, otelin kapalı garajına arabayı çekip ilk işim termostatı değiştirmek oldu. İkinci arıza kaynağı olabilecek devirdaim pompası için de, üstündeki tapayı söküp baktım, pompa çalışıyor. Arkasından deneme sürüşüne çıktığımda, başta her şey yolundayken, sona doğru hararet yeniden yükselmeye başladı. Tek -ve en kötü- arıza, silindir kapak contasının yanmış olma olasılığı kalıyor. Yanımda yedek bir kapak contası var (diye biliyorum). Erdenet’te, benim gözetimimde contayı değiştirebilecek nitelikte doğru dürüst bir tamirci bulabilir miyim, bilemiyorum ama, saat akşamın dokuz buçuğu. En iyisi yemek yedikten sonra biraz dinlenip yatmak. Sabah ola, hayır ola!
Sabah resepsiyondaki genç çocuğa anlatabildiğim kadarıyla, arabayı yıkatmak ve tamir ettirmek için iyi bir servis aradığımı söyledim. Bir başkasına danışıp, bana bir tarif verdi. Ne o İngilizce (ya da Türkçe) biliyor, ne ben Moğolca ya da Rusça biliyorum. Ama, öyle iyi tarif etti ki servisin yerini, hiç zorlanmadan buldum. Gerçekten, küçük ama Moğolistan standartlarında alışılmadık düzen ve temizlikte bir servis. Önce arabanın her yerini yıkattım; alt-üst, iç-dış, motor. Daha sonra motor yağı ve tüm filtreler değişti. Alt yağlar kontrol edildi; arka diferansiyel yağında su var. Aks havalandırma hortumlarında bir problem görünmüyor. Büyük olasılıkla aks keçelerinden su almış, nehir geçişlerinde. Arka diferansiyel yağı değişti. Diğer diferansiyel, şanzıman ve transfer kutusu iyi görünüyor. Arka amortisörlerim artık laçka olmuş, vazife görmez hale gelmişti; onları da değiştirdik, yanımdaki yedekleriyle. Ön fren balataları iyi durumda, arkadakiler ise şimdilik idare eder; dokunmadık. Sıra geldi kapak contasına. Yedek parça sandığım, kapak contasını çıkarmak için daldığımda, yanıma almamış olduğumu fark ettim. Önceki Afrika seyahatimde yanımda gezdirdiğim birçok yedek parçayı, bu seyahatte gerekmeyeceği “cin” düşüncesiyle İstanbul’da bırakmıştım. Kapak contası da onların arasındaymış, demek ki. Battseren (servisin sahibi) bu şekilde Ulaanbaatar’a gidebileceğimi, ancak yolda sürekli harareti ve motor suyu seviyesini kontrol etmem gerektiğini söyledi. Zaten öyle gelmedim mi buraya? Ulaanbaatar’da iyi bir Land Rover servisi olduğunu da belirtti. Diğer bir alternatif de, arabayı bir kamyona yükleyip Ulaanbaatar’a götürmek. Nedense, bunu yapmak gelmedi içimden.
Akşam işimi bitirmiş, otele dönerken telefonum çaldı. “Ali Abi, beni hatırladın mı? Ben Ziya, hani …….’da tanışmıştık”. Toparlayamadım bir an, söylediği yerin ismini de anlayamadığımdan olsa gerek. Yine de bozuntuya vermeyip, “Haa, merhaba nasılsın?” gibisinden birşeyler geveledim. Gevelediğimi fark etmiş olacak ki, biraz daha detaya girdi, o zaman hatırladım. Ben Khovd diye hatırlıyorum ama, o sonrasında da adını hatırlamadığım bir yer olduğunu iddia etti hep. Hans’la birlikte market ararken yanımda bir araba durmuştu. Şoför mahallindeki genç (direksiyon yine sağda, Japon’dan 2. el vaziyeti) “İstanbul’dan mı geliyorsunuz?” diye sordu. O da İstanbul’da Kur’an kursuna gitmiş, şimdi de üniversiteye girmeye çalışıyormuş falan. İsmi aslen Zaya ama, Türkler onu hep Ziya diye çağırdıklarından, bana da kolaylık olsun diye Ziya demiş. Neyse, hatırladım tabii. Tanıştığımızda bana Erdenetli olduğunu, arkadaşıyla tatil yaptığını söylemişti. Benim hem Moğolistan, hem de Türkiye GSM numaralarını telefonuna kaydetmiş, hatta benimle bir de hatıra fotoğrafı çektirtmişti, arkadaşına. O gün de Erdenet’te arabayı görünce hemen telefonuna sarılmış ve beni arıyor. “Nerdesin abi, hemen geleyim?” Söyledim otelimi, 15 dakika sonra geldi. Oturduk, birer çay içtik, konuştuk. Arabanın durumundan, ertesi gün meşhur bakır madenini -gezebilirsem- gezip Ulaanbaatar’a devam edeceğimden bahsettim. Aslında, bakır madenini gezmek için izin almak gerekiyor. Ama nasıl alınacağını bilmediğimden, kapısına gidip soruşturmak niyetindeydim. Tesadüf o ki, Zaya’nın annesi de bakır madenini işleten şirkette çalışıyor. İzin işini ayarlayabileceğini söyledi. Akşam birlikte yemek yedik. Daha sonra, Erdenet’in “medar-ı iftiharı” şehir meydanındaki dans eden fıskiyelere gittik; Moğolistan’da tekmiş. Orada arkadaşlarıyla tanıştırdı, hoş vakit geçirdik.
Çarşamba sabahı Zaya’yla buluşup, annesinin ofisine gittik. Madene arabayla girebilmem için gerekli iznin çıkması bir süre alıyor. O süre içerisinde Zaya beni bir köye götürmek istediğini söyledi, Erdenet’e yakın. Neden olmasın? Köye giderken evden bir akrabasını da almamız gerekiyormuş. İki kızıyla annelerini alıp, yola çıktık. Alınacaklar bir türlü bitmiyor. Erdenet’in dış mahallerinden birinde bir eve uğrayıp Zaya’nın arabasının bagajını silme dolduracak kadar bidon aldık. Neye yarayacak bunlar, diye düşündüğüm bidonların amacı birazdan anlaşıldı: bir su istasyonunda durup, bidonlara su doldurduk. Başka bir yere uğrayacak mıyız Zaya?
Su ikmali
 
Neyse, su faslı da bittikten sonra artık köye ilerliyoruz. “Ana” yoldan ayrılıp, arabanın altını vura vura boş arazide bir süre gittikten sonra, birbirlerinden birkaç yüz metre uzaklıkta kurulmuş gerlerden oluşan “köy”e vasıl olduk. Önünde durduğumuz gerden sıcak bir karşılama. Hemen içeri buyur ediyorlar. Bizle birlikte gelen kızlar ortadaki soba/kuzineyi ateşliyorlar, ayraglar, çaylar doldurulup servis ediliyor, yemek hazırlanıyor… Bir faaliyet, bir koşuşturmadır gidiyor gerin içerisinde. Kenardaki yatakta yaşlı bir amca yatıyor; belli ki, yataktan kalkamayacak durumda. Aşağıda neşeli aile misafirliğinden birkaç kare:
Yemek hazırlanıyor
…soba ateşleniyor
…sular geliyor
Gerin içinden…
Konuk olduğumuz aile; anne-baba ve iki kızları
Kızımız televizyon seyrediyor. Çok yakın değil misin kızım?
Zaya topu gediğine oturtmaya çalışırken
Zaya evdeki yaşlı amcayla
Zaya’nın akrabaları; anne ve iki kızı
 
Çay ve ayraglarımızı içip, yemeğimizi yedikten sonra müsaade istedik. “Daha devam ederse, ben geceyi burada geçirmek zorunda kalacağım” dedim, kızlar çığlık atı sevinçten.
Çok zorladılar ama, binmedim
Vedadan önce
 
Zaya’ya, gitmemiz gerektiğini söyledim; kalktık. Anne ve kızları da bizimle geliyor. Bir köye daha uğrayacakmışız. Reddetmek olmaz. Doluştuk arabanın içine. Bir misafir daha var; keçi. Onu da ayaklarından tutup, bagaja tıktılar. Yahu, yazıktır hayvana. Öbür köyde keseceklermiş, şerefime. “Yok, o kadar da değil. Benden sonra yaparsınız o işi” dedim. Yine yola koyulduk. Arabanın altını vura vura “öbür köye” gittik. Başka bir ailenin geri. İçeri girdik; baba kapının tam karşısında, baş “köşe”de oturuyor (yuvarlak gerin “baş köşesi” de, kapının tam karşısı oluyor), bağdaş kurmuş. Ben sağına davet edildim; iltimas. Diğerleri de sıralandılar. Kızlar ayrag servisi yapmaya başladı, önce babadan başlayarak. Sonra sıra bende ama, daha fazla ayrag içecek halim yok. Yarısını içip kabı Zaya’ya uzattım. Baba fena halde kızdı. Misafir, verilen ayrağı içip bitirmeli, tümüyle; adet böyle. İçemeyeceğimi söyledim, özür dileyerek. Yine de gönlünü almam mümkün olamadı, babanın. Yapabileceğim bir şey yok; tamamını içmeye kalkarsam, sonunda rezil olmak da var. “Beni affetsinler” dedim Zaya’ya. Elektrikli havayı, vedalaşarak geride bıraktık.
Arabamı şehirden alıp, madene gittiğimizde, izin kağıdımız hazırlanmıştı. Kapıdan girip, idari binaya yöneldik. Bize, madeni tanıtacak bir görevli eşlik edecek. Onun arabası önde, biz arkada, maden çukurunun başına gittik. Biraz bozuk olsa da, İngilizce uzun uzun bilgi verdi görevli. Erdenet’teki, dünyanın 14. en büyük açık çukur (open pit) bakır madeniymiş. %51’i Moğolistan devletine ait olan ortaklığın kalanı da Ruslar’a ait. Madenden çıkarılan hammadde burada zenginleştirildikten sonra, yine ham olarak sevkediliyor. İçerisinde bakır dışında, molibden, altın ve gümüşün yanı sıra, daha birçok değerli elementi barındırıyor, zenginleştirilmiş hammadde. Çoğunluğu ihraç ediliyor, bir kısmı da ülkede işleniyor. 22,000 kişiye istihdam olanağı sağlayan Erdenet bakır madeni, ülke ekonomisinde önemli itici güç olma özelliğinde.
Erdenet bakır madeni
 
Madenden ayrıldıktan sonra Zaya’yla vedalaşıp, yola çıktım. Akşama Ulaanbaatar’a varmayı planlıyorum.
 
Evdeki hesap çarşıya uymadı
Erdenet’ten çıkarken marketten 10 şişe 1.5 litrelik su alıp, arabanın arkasına yerleştirdim. Yolda hararet yükseldikçe kenara çekip motoru soğutuyor, soğutma devresinin havasını alıyor ve eksilen suyu tamamlıyorum. Rampaları, arabayı olabildiğince zorlamadan ve dinlenerek çıkıyorum. Düz yolda, mümkün olduğu kadar yüksek vites ve düşük devirde, olabildiğince hızlı gitmeye çalışıyorum. Bu minval üzerine ve yaklaşık yarım saatte bir mola vererek ilerledim. Bir süre sonra su stoğu tükenmeye başladı. Arada bir kasabaya girip yeniden 10 şişe daha su aldım. Bu arada güneş iyice alçalmış, hava sıcaklığı da makul seviyelere inmişti. Yol bir süre sonra asfalta dönüştü, düzleşti, viraşlar bitti ve hararet göstergesi de sabit, her zaman olduğu noktaya oturdu. “İyi” dedim, kendi kendime, “şimdilik problemi atlattık”. Akşam serinliğinde de Hötöl’den Ulaanbaatar’a kadar olan virajlı dağ yollarını geçebilirsek, paçayı sıyırdık demektir. Yaklaşık35-40km kadar böyle “sorunsuz” ilerledikten sonra, Hötöl’de mazot ikmali yapmak ve motoru kontrol etmek üzere benzin istasyonuna doğru yavaşladım. Vitesi boşa atmamla birlikte motor stop etti. “Buraya kadar Ali Bey” dedim, kendi kendime. İstasyona girmeden, kavşakta kenara çektim. Marşı denedim, motor sıkışmış, dönmüyor. Arabadan inip, kaputu açtım ve beklemeye koyuldum soğumasını. Ancak, motordan doğru gelen hararet, durumun hiç de iç açıcı olmadığının habercisi gibi. Genleşme tankının kapağına dokunmak çok tehlikeli, bekleyeceğiz.
Bu arada, kavşakta parketmiş iki tane arabadan inen 4 kişi “yardım etmek” üzere yanıma geldiler. Daha yanıma gelmeden, nefeslerindeki alkol buharı bana ulaşmıştı bile. Böyle durumlarda, olaya müdahale etmeyi en önemli vazifeleri addeden kişilerden hiç haz etmem. Bunlar üstelik fitil gibi sarhoş olan cinsinden. İşimiz zor, anlayacağınız.
-          Abijim, marşa bas.
-          Dur birader motor sıkıştı çalışmıyor.
-          Yağ çubuğunu çek.
-          Yahu dur.
-          Abi, Hötöl’de tanıdığım çok iyi tamirji var abi. Arabayı oraya çekelim, ilik gibi yapar, anadın nı.
-          Yok, gerekmez. Ben hallederim.
-          Radyatörü aç da, su koyalım.
-          Motor sıcak, koyamayız.
-          Bijey olmaz abijim, ben yavaş yavaş koyarım.
Tabii, söylediklerinden bir şey anlamıyorum ama, mimikler, böyle bir şeyler söylediklerini anlatıyor bana. Birazdan konuşma ve mimikler, fiili müdahaleler şekline dönüşmeye başladı. Birini tutup uzaklaştırıyorum, öbürü kontağa yapışıyor. Onu iteklerken, beriki radyatörün tapasına yapışıyor (eli yanıyor, tabii) falan. Birazdan sabrım taştı. Kafamda hep Moğolların içtiklerinde tehlikeli oldukları uyarıları var ama, böyle giderse de başa çıkamayacağım. En yüksek perdeden bir şekilde “S…. gidin laaaaayn!” diye bağırdım. Önce kalakaldılar, sonra gülmeye başladılar, yere tükürüp, uzaklaştılar. Bir tanesi ama, bırakmıyor bir türlü. “Abijim, biz ‘friends’ abijim, ben sana ‘help’ abijim, abijim” muhabbeti devam ediyor. “Tamam usta. Sagol!” deyip, elini sıktım, bir de sarılıp öptüm. Çok hoşona gitti. Sonra da, kolundan tutup istikametini arkadaşlarına doğru döndürüp, sırtını sıvazladım: “Hadi, canım! Anca gidersin”. Bu etkili oldu. Arabalarına girip oturdular. Bir yandan bana bakıp, aralarında bir şeyler konuşuyor, bir yandan da kahkahalarla gülüyorlar. Neyse, yarım saat kadar sonra çekip gittiler. Motorun yeterince soğuduğuna kanaat getirince kapağı açtım, yavaş yavaş su koymaya başladım. Koyduğum su gidiyor, sanki motorun dibi delinmiş. Nihayetinde anladım ki, motorda su kalmamış. Sıcaklık müşirinin olduğu yere sıkışan su da, motorla temas etmediğinden ancak “o kadar” ısınıp kalmış. Tank dolana kadar su koyduktan sonra marşa bastım, motor dönüyor. Bir süre marşla döndürdükten sonra çalıştı ama, çok sağlıksız. Hemen stop ettim. Neyse ki, benzinciye kadar meyil var, iterek benzinciye soktum. İçerideki kadına, arabanın bozulduğunu, geceyi orada geçirmek zorunda olduğumu söyledim. İtiraz etmedi. Çadırı açtım, akşam için hazırlıklarımı yapmaya başladım ki, istasyonun “Hanım Ağa”sı geldi. Arabanın altına akan suları gördü ve başladı bağırmaya. Anladığım kadarıyla, benzin istasyonunda tehlike yarattığımı söylüyor. “Vallahi mazot değil. Su bu su. Vada (Rusça ‘su’ demek)” falan, para etmiyor. Mecburen kavşağın öbür tarafındaki kapalı olan kafenin bahçesine çekeceğim ama, oraya kadar arabayı itmem mümkün değil. 1. arazi vitesinde (1st low gear) marşla arabayı yürütüp, bahçeye park ettim. Gece mehtaba karşı yemeğimi yerken, kafenin sahipleri -olduğunu sandığım- iki aile geldi; çoluk çocuk. Bu davetsiz misafiri görünce, biraz şaşırdılar. Özür dileyip, arabanın “kaput” olduğunu söyledim. Anladılar. İçeriye yemeğe çağırdılar, teşekkür edip reddettim. Yatmak için yerleri olduğunu söylediler; çadırımı gösterdim.
Sabah erkenden kalkıp, kahvaltımı yaptıktan sonra, yoldan gelip geçen kamyonları kollamaya başladım. Gözüme kestirdiğim bir tanesini el-kol işaretleriyle durdurdum. Durumu anlattım (hani, akıcı Moğolcam’la). Arabanın üzerindekileri indirip 2 saat sonra geleceklerini söylediler. Bu arada, kafedekiler de uyanmış, kahvaltıya başlamışlardı. Bu sefer davetlerini geri çevirmek olmazdı; bir “tuzlu çay”larını içip, kurabiyelerini yedim. Evin küçük oğlu (saçlarına bakmayın) Lando’yu çok sevdi; hele direksiyonun başına oturtunca mest oldu.
Yeni şöförüm
 
Saat 11:00. 3.5 saat oldu, gelen giden yok. Bu arada, bana uygun bir kamyon da geçmedi hiç. Sabah Zaya aramıştı, Ulaanbaatar’a varıp varmadığımı öğrenmek için. Durumu anlatınca “Hemen geleyim abi” dedi. “Yok,” dedim “Zaya. Ben buradan bir şey ayarlayamazsam gelirsin”. Neyse. Saat birde halâ bir şey bulamayınca, Zaya’yı aradım. 1.5 saat sonra geldi, sağolsun. Bu arada, ben Hötöl’e yürüyerek gidip kamyon baktım, polislerden yardım istedim, yoldan geçen birkaç kamyonu durdurup derdimi anlatmaya çalıştım falan ama, nafile. Neyse, fazla uzatmadan, Zaya’yla yaklaşık 50km ilerideki Darhan’a gittik. Orası, büyük bir demir-çelik fabrikası olması nedeniyle sanayi kenti ve çok daha hareketli. Moğolistan’ın da ikinci büyük şehri. Nitekim, tam istediğim gibi bir kamyon buldum. Pazarlık ettik. Ama, bir akrabalarına yemeğe davetlilermiş. Yemekten sonra yola çıkabilirlermiş ancak. Zaya’ya “Yemeğe gitmesinler, pazarlıktan önce istedikleri parayı vereyim. Yolda da yemek benden” dedim. Güle oynaya arabalara doluşup, yola çıktık. Yine de Hötöl’e gidip, arabayı yükleyip yola koyulmamız akşam 6 buçuğu buldu.
Kaderde bu da varmış
 
Ben kamyonun üzerindeki arabamın içerisinde, Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi”ni dinlerken (iPod’uma yüklediğim “sesli kitaplar”dan), gece saat 1 buçuk’ta Ulaanbaatar’a vardık. Neyse ki, gece, hava karanlık. Gündüz girseydik, benim için daha moral bozucu olacaktı. Land Rover servisi Wagner Asia LLC’ye arabayı indirdikten sonra, yakında bir otel bulup yerleştim. Sabah ola hayrola!
 
Ulaanbaatar
Cuma sabahı erkenden Wagner’e gittim. Wagner aslında bir Amerikan şirketi. Moğolistan’daki madenlere iş makinesi satmak ve satış sonrası servis vermek üzere Moğolistan’da çalışmaya başlamışlar. Caterpillar’la başlayanişler daha sonra Ford, Michelin, derken Land Rover’in distribitörlüğünü almaya kadar gelmiş. Benim arabayı götürdüğüm yer Ford ve Land Rover araçlarının satış ve servis noktası. Gayet güzel binalar, profesyonel servis ve göz olıcı bir showroom’ları var. Showroom’da bir Ford Mustang Shelby GT bile vardı; hani o paraya “para” demeyenler için bekliyor. Zaten, Range Rover, Land Rover Discovery, Defender gibi arabaların her gün üçü, beşi geliyor, hazırlanıyor, plakaları takılıyor ve gidiyor. Bu kadar araba 2.5 milyonluk bu ülkede kimlere satılıyor bu kadar bol, anlaşılır gibi değil.
Servisin müdiresi Ms Bayarmaa, son derece düzgün İngilizcesi’le (Amerkan şivesi) çok yardımcı oldu. Teknik sorumlu olan kişinin de idare edecek seviyede İngilizcesi var. Bu iyi bir gösterge tabii. Ancak, o gün çok dolu olduklarından, arabama ancak Pazartesi bakabileceklerini söylediler. İşte bu kötü. Neyse, bekleyeceğiz.
Lando Wagner’de misafir
 
O hafta sonunu gezerek, yazarak, dinlenerek geçirdim. Beklemek çok can sıkıcı. Zaman geçmiyor, bir türlü.
Naran Tuul Market (yabancılar arasında “Black Market” olarak da biliniyor)
Gandan Khiid’den fotoğraflar (Gandan Manastırı)
Parlamento Binası’nın girişinde Chingiz Han heykeli
Ulaanbaatar’da evlenenler de, Chingiz Han heykelini ziyaret ediyor
Pazartesi sabah servise gittim. Motoru açmaları öğleni buldu. Durum kötü. Kapak contası ve egzost manifolt contası dışında çok daha berbat bir haber var: silindir kapağı bombe yapmış. İki seçenek var; ya taşlanacak (bombe miktarı tam taşlanabilecek kalınlık sınırında neyse ki), ya da yeni silindir kapağı ile değiştirilecek. Ulaanbaatar’da kapak taşlatacak bir yer yok. Wagner’in elinde bu motora (300Tdi) ait silindir kapağı ve tabii buna ait kapak ve manifolt contası yok. Türkiye’den getirtmem gerekiyor. O gün hemen Türkiye’yi arayıp gerekli siparişi verdim. Bizim şirketteki arkadaşlar da, parçaların bir an önce sevk edilmesi için çabaladılar ve parçalar aynı gün Fedex’le İstanbul’dan yola çıktı. gelmesi en iyi ihtimalle Cuma’yı bulur. Dolayısıyla, gelecek hafta başı da buradayım. Kaldığım otel servise yakın ama, her seferinde yürüyerek şehir merkezine git-gel (merkez taksi için çok yakın ama, yürüyerek gidip gelmek de keyif vermiyor), zor oluyor. Ayrıca, fiyatı da yüksek ve yalnızlıktan da bunalmaya başladım. O yüzden, şehir merkezinde kalacak bir guest house buldum kendime. Tek başıma kalacağım oda için günde 18 Dolar ödeyeceğim. Üstelik kalabalık da; her milletten insan var yine.
Guesthouse’daki odam; nasıl yerlerde kaldığımı merak edenlere…
Oturma odası
Guesthose bu binanın giriş katında (yeşille boyalı bölüm), iki daireye yayılmış durumda
 
Şehir merkezine taşınmamın bir avantajı da, tanıdık birileriyle karşılaşma şansını bulmam oldu. Bir akşam üstü guest house’a dönerken yolda, Ölgii’de tanıştığım Marinette ve Didier’le karşılaştım; hani, kamyonla Asya’yı gezen İsviçreli çift. O akşam birlikte yemeğe çıktık. Kendimize güzel bir Akdeniz yemeği ziyafeti çektik. Ertesi gün de, bir Fransız ailenin de katılmasıyla birlikte 7 kişi, Ulusal Opera ve Konser Salonu’nda Moğolistan folklor gecesine gittik. Bol renkli, bol müzikli, bol danslı gösteri, Moğolistan’ın hemen her yöresinden örnekler içeriyordu.
Folklor ve müzik gösterisinden…
 
Yemek sonrası Marco Polo Restoran’da pizza yedik. Gerçekten Moğolistan’ın en iyi pizzası. Hatta, bu seyahatte yediğim eni iyi pizzaydı. Haklıymışsın Nedim!
Kargo Cumartesi Ulaanbaatar’a ulaştı, internetten takip ettiğim kadarıyla. Ama o gün (daha doğrusu,tüm hafta sonu) Fedex kapalı olduğundan, ancak Pazartesi çekebildim gümrükten. O işler de bir yarım günümü aldı tabii. Yeni parçalarla motorun toplanması Salı öğle vaktini buldu. Öğleden sonra ilk marşa bastık, motor saat gibi çalışıyor. Uzunca bir deneme sürüşünde bir problemle karşılaşmadık. Arabayı teslim aldım ve o gece kalması için Didierler’in kamyonlarının olduğu parka çektim. Arıza giderilmişti ama, motorda hararete sebep olan esas nedeni bulamamıştık ve bu da beynimi kemirip duruyordu. Eğer bir kaçak varsa, bu ileride tekrar sorun çıkaracaktı.
Sabah parka geldiğimde arabanın altında damlayan soğutma suyunu hemen fark ettim. Kaput açıp, radyatöre bakınca, kaçağın kaynağını buldum: motor yağı soğutma devresinin radyatöre giriş rakoru dibinden sızdırma vardı. Hemen Wagner’e gittim. Radyatör söküldü, rakorun dışındaki somunun -tabii, yine sarsıntı ve titreşimden- gevşediğini gördük. İşte sorunun kaynağı! Bunu bulmamız beni çok rahatlattı. En azından bu noktadan dolayı bir sorun yaşamayacağım bir daha. Somun sıkıldı, radyatöre basınç testi yapıldı; her şey normal. Araba yeniden toplandı ve servisten ayrıldım. Artık özgürüm. Yaklaşık 13 günlük Ulaanbaatar esaretim sona erdi. Ertesi gün Przewalski atlarını (ya da Moğolca’daki adlarıyla “takhi”) görmek için Khustain Nuruu Ulusal Parkı’na gideceğim.
Bugün son olarak 1893’te inşaatına başlanıp, 10 yılda tamamlanan Bogd Han’ın Kışlık Sarayı’na gideceğim. Bogd Han olarak da bilinen, Moğolistan’ın son kralı VIII. Jebtzun Damba Hutagt bu sarayda 20 yılını geçirmiş. Tuul Gol kıyısındaki Yazlık Saray’ın Sovyetler Birliği zamanında tamamıyla yıkılmış olmasına karşın Kışlık Saray, anlaşılmayan bir nedenle korunmuş ve müze haline getirilmiş. Bahçesinde altı tapınak barındıran sarayda bulunan binaların, özellikle ahşap saçaklarındaki incecik motiflere hayran kaldım. Kralın kullanımı için, 150 zavallı kar leoparının postundan yapılmış ger de, kar leoparlarının neslinin neden tükendiğinin bir işareti olarak sarayda sergileniyor.
Bogd Han’ın Kışlık Sarayı’ndan…
Dantel oyası gibi…
150 kar leoparının hayatına mal olmuş bir gerde insan nasıl yaşar ki?
 
Khustai Ulusal Parkı ve Moğolistan’dan çıkış
Size daha önce Przewalski atlarıyla ilgili bilgi vermiştim. Ancak onlarla ilgili önemli bir noktayı söylemeyi unutmuşum; şimdi fark ettim. Bu atlara, dünyada bu kadar ilgi gösteriliyor olmasının nedenlerinden en önemlisi, diğer tüm at ırklarından farklı olarak, DNA yapılarında 2 ekstra kromozomlarının bulunması
Khustai, Ulaanbaatar’ın 95km batısında. Anayoldan, yine hiçbir tabela olmaksızın, tümüyle sezilerinize güvenerek sola sapıyor, dağları, ovaları aşıp 12km gittikten sonra parkın girişine ulaşıyorsunuz. Park, HKhustai Ulusal Park Vakfı adlı bir sivil toplum kuruluşu tarafından yönetiliyor. Parkın girişinde, ger çadırlarından oluşan bir kampın yanı sıra, parkın idare ve hizmet ofisleri ile, restoran, duş ve tuvaletleri barındıran bir de bina var. Parkın müdiresi girişteki ger kampında hiç yerleri kalmadığını (turist grupları tarafından doldurulmuş durumda), istersem kampın girişindeki basketbol sahasında çadırımı açıp, tuvalet ve duş olanaklarından yararlanabileceğimi söyledi. Ayrıca restoranda da -tabii, ücreti mukabili- akşam yemeği ve sabah kahvaltısı yiyebilirmişim. Akşam yemeğini kendim halledebilirim ama, sabah çok erken saatte at fotoğrafı çekmeye gideceğim için, geri dönüp kahvaltı hazırlamak zor gelir. Kahvaltıyı restoranda yapacağımı söyledim. Zaten cüz’i bir ücreti var; 3 Dolar. İlgisi için teşekkür edip, park ve kahvaltı paralarını ödedikten sonra parka girdim. Verdikleri haritaya göre gideceğim yerleri GPS’imde yaklaşık olarak işaretledim. İlk hedefim Geyik Taşı (Deer Stele). Moğolistan’daki ikinci Geyik Taşım olacak bu.
Moğolistan’daki ikinci Geyik Taşım
 
Daha sonra ise sırada bir Ungut var. Ungut, Göktürkler zamanında kalma; ya cesaretleri ve savaşlarda gösterdikleri başarılardan, ya da iyilik ve yardımseverliklerinden dolayı toplumca saygı duyulan kişilere ait mezarlar. Mezar taşları, insan figürleri şeklinde oyulmuşlar. Çevrelerinde de yine taştan oyulmuş hayvan figürleri bulunuyor. Ungutların yerleri, birçok taşın uzun bir hat üzerinde dizilmesiyle belirginleştiriliyor. Biraz tezat ama, bu taşların sayısı, ya onları seven insanların ya da öldürdükleri insanların sayısıyla eşdeğer. İşaretleme amaçlı dizilen bu taş dizisine de balbal deniliyor. Balbalların diziliş yönlerinin bir anlam ifade edip etmediğini ise öğrenemedim. Khustai’deki bu ungutun 2km’lik bir hat üzerine dizilmiş 550 taşlık bir balballa belirlenmiş olduğu söyleniyor. Artık bu ungutun sahibinin 550 kişiyi öldürdüğünü mü, onu seven 550 insanın olduğunu mu gösteriyor, meçhul.
Bu da, Moğolistan’daki ilk ungutum
 
Ulusal parkta çalışanlara, aileleriyle parkta yerleşme izni veriliyor. Ben de gezerken, bu ailelerden birisine kısa süreli misafir oldum; çay ve ayrag içmek üzere. Gerin sahibi, Jargalsakhın, kampta görevli koruculardan biri.
Korucu Jargalsakhın Yatıma
Gerden birkaç fotoğraf daha
 
O akşamı çadırımda geçirdikten sonra, sabah beş buçukta kalkıp toparlandım ve takhilerin fotoğraflarını çekmek üzere su kaynaklarının bulunduğu bölgeye hareket ettim. Bu saatte gidiyor olmamın nedeni, takhilerin su içmek üzere akşam geç saatlerde, ya da sabah gün doğumunda su içmeye geliyor olmaları. Geri kalan zamanlarda ise, dağlarda, orman içlerinde yayılıyorlar ve ulaşması çok zor oluyor.
Takhiler, daha önceki yazılarımda da anlattığım gibi, çok ürkek oluyorlar. Atlara, arabayla 100m’den daha fazla yaklaşmak yasak. Zaten yaklaşmanız da mümkün değil; hemen kaçıyorlar. Yaya olarak bile çok yavaş ve sessiz davranmanız lazım, onları ürkütmemek için. Su kaynağına vardığımda çevrede hiç at yoktu. Ya benden önce susuzluklarını giderip dağılmışlar, ya da henüz susamamışlar. Vadinin içinden tepelere doğru çıkmaya başladım ki, uzakta bir tanesini gördüm. Arabadan 200-400mm zoom’umla fotoğraf makinemi alıp, yürüyerek yalnız dolaşan takhiye yaklaşmaya çalıştım ama, ben yaklaştıkça o uzaklaşıyor. Benim onun kadar kondisyonum ve uzun bacaklarım yok tabii. O önde, ben arkada bir süre kovalamaca oynadık. Dilim yere değmek üzereyken, halime acımış olacak ki, durup, biraz daha yaklaşmama müsaade etti.
 
Objektifle baktığımda sağ böğründe bir yarası olduğunu fark ettim. Daha sonra müdiranıma durumu anlattığımda, biliyor olduklarını, büyük olasılıkla taşa ya da ağaç gövdesine sürtünerek oluşan yaranın zamanla genişlediğini, takipte olduklarını söyledi. Sonrasında bir başka yalnız takhi, daha sonra bir tane daha, bir ana-oğul… Bugünün bilançosu bu kadar. 
Kampa dönüp, kahvaltımı bitirdikten sonra yola çıktım. Ulaanbaatar’dan sonra yol, sınıra kadar temiz asfalt. Mutluluğuma diyecek yok Moğolistan’a girdiğim 8 Temmuz’dan beri (yaklaşık 6.5 hafta, yani) ilk defa kesintisiz ve temiz bir asfaltta gidiyorum. Bu 6.5 hafta içerisinde -vizem 30 günlük olduğundan- bir kereye mahsus olan vize uzatma hakkımı bugün, yani 22 Ağustos’a kadar uzatarak kullandım. Yani, Moğolistan’da kalabilecek başka günüm yok; kalırsam, sınır dışı edilirim. O son gün saat 16:30 gibi sınıra ulaştım. Moğolistan’ı terk etmek üzere işlemlerindeyim. Pasaport “penceresi”, ülkenin giriş kapısına doğru olan tarafta. Sıra bana geldi, pasaportumu uzattım. O sırada Rusya tarafından bir motosiklet yanaştı. Üzerinde iki kişi var. Motosikleti kullanan, elindeki çıkış fişini vermek üzere motosikletten indi, görevliye verdi ve “Spassiba bolşoy!” dedi; bir bayan sesi. Kafamı çevirip motosiklete baktım; Tiflis’te Dodo’nun pansiyonunda tanıştığım Tiffany’nin motosikleti bu. “Tiffany!” diye seslendim, döndü ve beni gördü. “Saçlarını kestirmişsin, tanıyamadım” dedi. Ayak üstü kısacık sohbetimiz, pasaport görevlisinin “Şunu al, bunu ver” uyarılarıyla sürekli kesiliyor. Vedalaşıp, ayrıldık. Dünya küçük derler ya!
Moğolistan gümrüğündeki işim, girerkenki olmasa da, oldukça kısa sürdü ve Rusya’ya geçmek üzere beklemeye başladık. Saat 18:30’ yaklaşıyor. Önümde, İtalya plakalı bir araç var; onlar da Vladivostok yolcusu. İki sınır arasındaki “0” noktasındayız. Sıra tam bize gelecekken, Rus muhafız gelip, bizi Moğolistan sınırından içeriye, gerisin geri kovaladı ve sınır kapısını kapattı. N’oluyoruz derken, bugünlük paydos olduğunu öğrendik. Bizden başka da kimse yok. Moğol görevlilere gidip, geceyi orada geçireceğimizi söyledik; “Olmaz!” dediler.
-          E, ne yapacağız peki?
-          Moğolistan’a geri gireceksiniz!
-          Ama benim vizem tek girişlik.
-          Olsun, idare ederiz.
-          Ama, vizem bugün doldu.
-          Yarın durumu anlatırsanız, yarınki görevliler anlayacaklardır.
-          Ya anlamazlarsa?
-          ?
İtalya çift de geri dönmek istemiyor. Hepimiz bütün Moğol paralarımızı bitirmişiz. Onların da tek girişlik vizeleri var. Ya yarınki adamlar bizi “anlamazsa”? “Yok” dedik, “biz girmiyoruz. Burada kalacağız”. “Kalırsın”, “kalamazsın” tartışması, askerden izin almamız şartıyla kalabileceğimiz üzerine tatlıya bağlandı. Askere bir sigara ikram edip, tanrı misafirleri bizlere anlayış göstermesini istedim; “Peki” dedi.O geceyi orada geçirdik.
Ertesi sabah arabalarımızı kapıya doğru sürerken durdurdular; pasaportlarımıza bugünün damgasının vurulması gerekiyormuş. Gümrük binasına girdik; pasaport kuyruğu almış başını gitmiş. Mecburen girdik kuyruğa. Sıra bana geldiğinde görevli, vizemin dün dolmuş olduğunu söyledi. “Biliyorum ama, dun akşam Rusya sınırını kpadı, geçemedim. Gece burada kaldım, mecburen.” Görevli bir üstüne bir şeyler sordu, o onun üstüne gitti. Birazdan “en büyük şef geldi” “Vizenizin süresi dün dolmuş” dedi. Evet, biliyorum. Ona da durumu baştan anlattım ve Rusların sınırı kapamasının benim suçum olmadığını söyledim. “Benim de suçum değil” diye cevap verdi.
-          Peki, ne yapacağız?
-          Neyse, hadi damgayı vuralım ama, bir daha olmasın.
-          Ayıp ettin. Söz.
Böylece, vizemin dolmasından bir gün sonra, 23 Ağustos Pazar günü Moğolistan’ı terk ettim.
Bundan sonra, Asya etabının son kısmı kaldı. Artık onu iki yazıya mı sığdırırım, bilemiyorum.
Kalın sağlıcakla.

 

Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş