ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Moğolistan
Güncelleme Tarihi: 18.8.2009
Gün: 104
Yapılan Yol: 21103 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 2 SONRAKİ
SON YAZI

 Uvs’ta kaybolmak

11 Temmuz Cumartesi günü Hans’la birlikte Ulaangom’a doğru yola çıktık. Ulaangom, Moğolistan’ın kuzey-batısında, Aimag Uvs’un yönetim merkezi “Aimag” Moğolca’da “bölge” anlamına geliyor. Yani Uvs Bölgesi. “Uvs” ise “çayır, ot, çimen” demek. Yani, Çayır Bölgesi’ne gidiyoruz. Uvs’un özelliği çayırların, çöl kumullarının ve dağlarındaki karlarının bir arada görülebildiği bir yer olması. Rotamız, Ölgi’nin kuzey-doğusundaki Achit Gölü’nün (Archit Nuur) bir tarafından Ulaangom’a ulaşmak. Daha sonra da, onun hemen kuzeyindeki Uvs Gölü (Uvs Nuur) kıyısında kamp yapmak.
Achit Nuur’a doğru…
 
Hans’ın GPS’i bozuk olduğu için, benim GPS’imle yolu bulacağız. Ancak bende de Moğolistan’ın bu bölgesine ait yol haritası yok. O yüzden, biraz körleme gidiyoruz. İstikametimizin kuzeye doğru olduğunu biliyoruz; kentin “kuzey” yoluna saptık. Tabela mı? Moğolistan’da, Ulaanbaatar’a (başkent) kadar gördüğüm yön tabelası sayısı bir elin parmaklarıyla sayılabilecek kadar azdı. Bir tanesi de burada. Ancak, bu tabeladan bir şey anlamak için, biraz kâhin olmak gerekiyor tabii. Önünde beni gördüğünüz tabelanın detayında şunları söylüyor aslında:
-          Burası Ölgi (en alt soldaki kırmızı nokta).
-          Kuzey-kuzeydoğu istikametine doğru 56kmgiderseniz, Ulaan Çül’e geleceksiniz (“Ulaan Kayası” demek, ortadaki kırmızı nokta).
-          Oradan sağa doğru giderseniz, 90km sonra Üsan Khooloin Güür’e,
-          Sola doğru 47km giderseniz, Nogoon Nuur’a varırsınız.
Olay bu kadar basit.
Ölgi’den sonra yol tabelası
 
Kuzeydeki dağlık bölgenin arasındaki geçitten, yani Ulaan Çül’den kıvrılarak giden yol bir süre sonra, Achit Nuur’a doğru düzleşti; göle doğru tatlı bir meyille inen alabildiğine geniş bir düzlük başladı. Hans önde, ben de onun arkasında (Hans toz yutmasın diye önden gidiyor) bomboş düzlükte hız yapmanın keyfini çıkarıyoruz. Bazen hızımız 110-120km’lere kadar varıyor. Arada çok hafif tümsekler, arabayı sarsmadan, süspansiyonlar üzerinde tatlı uçuşlara imkân veriyor.
Pistteyiz. Ufukta Achit Nuur
 
Kendimi Sahra Çölü’nde, Paris-Dakar Ralli’sinde hissediyorum; inanılmaz keyifli bir sürüş.
Paris-Dakar’dan bir enstantane
 
Bu şekilde yaklaşık 50km kadar gittikten sonra, göle iyice yaklaştığımız bir noktada kısa bir mola verip, gölün hangi tarafından dolaşmamız gerektiğine karar verdik. Doğudan dolaşacağız ama, gölün doğusu sazlık görünüyor. Sazlığın doğusundan geçiş arıyoruz ama oradaki nehir çok derin ve akıntı çok fazla; geçmemiz imkânsız.
Achit Nuur’un doğu ucu
 
Batıya doğru giderken hava hafiften kararmaya başladı. Ulaan Çül geçidine doğru dönüp göl manzaralı yüksekçe bir yere çıktık. Gölün kıyısında kamp yapmak imkânsız; çok fazla miktarda sivrisinek var. Hoş, kamp yerimizi keşfedip bir süre sonra ziyarete geldiler; hatta yatıya bile kaldılar. Gece çöl ve kumlardan fışkıran kayaların ay ışığındaki eşsiz manzarasına karşı biralarımızı içip yatıyoruz.
Ulaan Çül’de kamp yerimiz
 
Akşamüzeri kamp yerine doğru giderken, bahsettiğim güzel manzaranın fotoğrafını çekmek için durdum, objektife takılı polarize filtreyi sağ çamurluğun üzerine bıraktım. Son zamanlarda her şeyi unuttuğum gibi, onu da olduğu yerde unutup hareket ettim ki, filtreyi fark ettim. “Düşme n’olursun” diye yalvararak yavaşlarken, polarize filtrenin çamurluk üzerinden kayıp yere düşüşünü “paralize” olmuş bir şekilde izleyebildim ancak. İndiğimde, üzerinden Land Rover tekerleği geçmiş filtrenin cansız vücudu yerde yatıyordu. Daha bu sabah Hans’a, polarize filtreyle güneşte çekilen fotoğrafların ne kadar çarpıcı sonuçlar yarattığından bahsediyordum. Ruhu şâd olsun.
Filtremin, cenazeden önceki son durumu
 
Ertesi gün sivrisineklerle birlikte uyanıp, yine onlarla birlikte kahvaltı ettik. Buranın sivrisinekleri o kadar dayanıklı ki, Nedim’in gönderdiği sivrisinek ilacı bile fayda etmiyor; hatta çok sevdiklerini bile söyleyebilirim. Kahvaltıdan sonra gölün batısına doğru yollandık. Yolda Hans’ın ön lastiğ patladı. Göle yakın noktada bir canlı bulmanın sevinciyle çılgına dönen sivrisinekler ve buraya has, çe-çe sineğine benzer yaratıklar bir anda başımıza üşüştü. Sivrisineklerin sokmasından çok, o iri sineklerin ısırması çok daha şiddetli rahatsızlık veriyor ve anında kanatıyor. …ve namussuzlar, t-shirtlerimizin üzerinden bile ısırabiliyorlar; ne çene ve diş varsa yaratıklarda… Yaklaşık 45 dakika süren tamir faslında yüzlerce sivrisinek sokması ve namussuz sinek ısırığı yarası alarak, yeniden yola düzülüyoruz.
Lastik tamiri…
 
Bu tarafta akarsu daha çok ama, gerek derinlikleri, gerekse debileri düşük olduğu için, geçilebilir nitelikte. İlk birkaç tanesinden hiç zorlanmadan geçiyoruz. Ancak, bölge artık eskisi gibi kolay ve hızlı araç kullanmaya müsait değil. Küçük akarsuların, yoğun yağmur mevsiminde taşıp çevreyi kaplamasından dolayı her taraf, selin getirdiği irili ufaklı taşlarla kaplı. Durum böyle olunca, taşların -nispeten- ufaklarının olduğu yerlerden geçmeye çalışarak sürekli dar kavisler çiziyor, taşlı tarlada zıplaya zıplaya ilerliyoruz. Arabanın tüm süspansiyonu sürekli değişen frekanslarla yoğun çalışıyor; tabii, içinde ben de aynı şekilde, sürekli titreşimle sarsılıyorum.
Son nehre geldiğimizde, moralimiz bozuldu; geçilmesi mümkün değil. Nehri önce göle doğru takip ediyoruz; genişleyip derinliğinin ve akıntının azalacağını umarak. Ancak, göle yaklaştıkça selin getirdiği taşların boyutlarının büyüyeceğini düşünemedik. Böyle olunca benim de geçişim zorlaşıyor. Ancak, Hans’ın geçişi tümüyle imkânsız. Bu sefer nehrin yukarısına doğru ilerlemeye başladık. Gittikçe zorlaşıyor. Bu nehri geçmemiz imkânsız görünüyor. Bu arada hava yine kararmaya başladı. Bu sefer de, gölü batıdan doğru görecek bir noktaya yerleşiyoruz. Hans’ın, aşağıdaki derede başarısız balık tutma girişiminden sonra, hazır yemeklerimize talim ediyoruz. Gece, Hans’ın yaktığı tezek ateşinin başında muhabbetle devam ediyor.
İkinci gece
 
Ölgi’den çıkışımızın üçüncü günü kuzeye doğru, haritada gözüken Tsagaanuur-Ulaangam yolunu bulmak için çeşitli denemeler yapıyoruz. Aradaki sarp kayalıklar, o yola da ulaşmamızı engelliyor. Sonunda Ulaangam’a gitmekten vazgeçip, Ölgi’ye geri dönmeye karar veriyoruz. Aynı yoldan Ölgi’ye, yine Blue Wolf’a dönüyoruz. Moğolistan’da ilk yenilgi!
 Bu arada söylemek isterim ki, yola çıktıktan bir süre sonra karşılaştığımız kamyon dışında, Ölgi’ye varana kadar hiçbir araca ve insana rastlamadık. Yolda gördüğümüz birkaç köy ise, sakinlerinin yaylaya çıkmış olmaları nedeni ile, terk edilmiş metruk yerleşimler gibiydi.
Achit Nuur civarındaki köylerden…
 
Kampta, bizden başka hiç müşteri yok.  Geç öğle yemeği için, Lonely Planet’ta fark ettiğim Pamukkale Restoran’a gideceğiz. Türk yemekleri ile kentin en iyi restoranı olduğu yazılı. Restoranın sahibi 30’lu yaşlarında bir Türk, Abdullah Aytan. 1996’da bir Türk şirketiyle geldiği Ulaanbaatar’da tanıştığı Ölgi’li Kazak kızıyla evlenip, şirketin Moğolistan’da işi bittikten sonra da buraya taşınmış. Buranın turist potansiyelini görüp bir restoran açmaya karar vermiş ve Ölgi’de bir Türk restoranı, Pamukkale doğmuş. Kuzu şiş, çoban salata ve cacıktan oluşan yemeğimizi, Kemalpaşa tatlısı ve Türk kahvesi ile sonlandırıyoruz. Bu arada, Abdullah’la muhabbet ederken, Moğolistan’da internete erişim için CDMA şebekesi olduğunu öğreniyoruz. GSM şebekesi mantığı gibi çalışan CDMA, bilgisayarınıza bağlayacağınız bir kablosuz modem vasıtasıyla, CDMA kaplaması olan yerlerde internete erişimizi sağlıyor. Tabii bağlantı hızınız, bulunduğunuz bölgedeki CDMA hücresinin kapasitesi ve kullanılma yoğunluğuyla kısıtlı. Bu haber ikimizin de çok hoşuna gitti. Ertesi gün ilk iş Ölgi’deki G-Mobile (Moğolistan’daki devlete bağlı CDMA operatörü) merkezine gidip birer kablosuz modem ve hat satın almak için başvurduk. Ancak, bir sorun var: Hat satın almak için Moğolistan vatandaşı olmak gerekli. Burada Abdullah devreye girdi ve -sağ olsun- bizim için kendi adına iki hat satın aldı. Abdullah’ın, daha sonra başka konularda da bana büyük yardımları dokundu. Sağ olasın Abdullah!
Kampa döndüğümüzde, sağ arka lastiğin inmiş olduğunu fark ettim. Yara çok büyük değil anlaşılan ki, tam olarak inmemiş. Hemen kompresörle şişirip, kampın biraz ilerisindeki tamirciye gittik. Tamircide, meraklı bir kalabalık hemen arabanın başına toplanıverdi.
Lastikçide
 
Aralarında Türkçe konuşan bir genç çocuk da var; Tabii, yine Türk okulundan mezun birisi. Moğolistan’da 4 tane Türk okulu var; malûm vakıf tarafından kurulmuş. Bunlardan birisi Ölgi’de, biri Erdenet’te, diğeri Darhan’da ve sonuncusu da Ulaanbaatar’da. Lastik sökülüp tamir edilirken, orta yaşlı bir başkası yaklaştı yanıma, “Siz Türkiye’den mi geliyorsunuz?” diye, yine Türkçe sorarak. O da, yine Türk okulundan mezun olduktan sonra, Türkiye’de, Boğaziçi Üniversitesi’nde (BÜ) İngilizce Öğretmenliği Bölümü’ne girmiş. Ancak, BÜ’si biraz ağır gelince, yatay geçişle İstanbul Üniversitesi’ne transfer olmuş ve orayı bitirmiş. Aslında Kazakistan’da yaşıyormuş; buraya, akrabalarını ziyarete gelmiş. Ama, esas ilginç olanı şu: “Sizi keçen gün Kazakistan TV’de seyrettim” dedi bana. Semipalatinsk’te Kazakistan TV’den Aliya’nın hazırladığı ve benim de “jön premier” olarak rol aldığım program yayımlanmış meğer. Programda bir Türk ve İstanbul plakalı bir araç da görünce, çok ilgisini çekmiş; sonuna kadar seyretmiş. Sonra da, televizyondaki arabayı ve beni karşısında görünce çok şaşırmış ve sevinmiş. Benle bir fotoğraf çektirmek istediğini söyledi, “Tamam” dedim. Fakat, ne olduysa, sonradan ortalıktan kayboldu.
Bu arada, Türkçe konuşan diğer genç çocuk, işimizin bitmesine yakın yanıma gelip, bizi evlerinde çaya davet ettiklerini söyledi. Hans’a sordum, kabul etti. “Peki,” dedim, “ama bir şartla. Yalnızca çay ve çok kısa. Çok işimiz var ve vaktimiz kısıtlı”. “Tamam dedi”. Onlar önde, biz arkada, Ölgi standartlarına göre fazlasıyla lüks sayılacak iki katlı bir villanın önünde durduk. İçeride hanımı çay sofrasını hazırlamış bile.
Çay sofrası
 
 Adamın bir oğlu, bir de kızı var. Türkçe konuşan çocuk, hanımın yeğeni. Adamın oğlu Amerika’da işletme okuyor. Evde bir misafir daha var; hanımın abisi. Sütlü çaylarımızı içtikten, hanımın yaptığı güzel kurabiyeleri yedikten sonra tam kalkmaya hazırlanıyorduk ki, evin hanımı, elinde koca bir tepsi ve üzerinde yine tepsi gibi bir çanak dolusu beşparmakla geldi. Başıma geleceklerini bildiğim için “yalnızca çay ve çok kısa” demiştim ama, nafile. Masanın en yaşlısı olması hasebiyle, dayı bey etleri eliyle alıp, bıçakla parçalamaya başladı; tabi etlerin arasındaki kuyruk yağlarını da… Ben, çanağın içindeki patateslere ağırlık vererek, etlerin yağsız kısımlarından azar azar yerken Hans, bol etli ve yağlı parçaları güzelce mideye indiriyordu. Yemeğin hemen ardından müsaade isteyip kalktık. Kampa döndüğümüzde Hans, kendini pek iyi hissetmediğini söyledi. O kadar kuyruk yağını löp löp götürürsen böyle olur tabii. Ertesi sabaha kadar tuvalete kaç defa taşındığını kendisi bile hatırlamıyordur, eminim.
Beşparmak sofrası
 
Bugün kampa genç bir Amerikalı geldi, Çin malı bir motosiklet ve sırt çantasıyla. Sohbet ederken bize, 2 haftadır Ulaanbaatar’dan US$700.00’a aldığı o motosikletle bütün Moğolistan’ı dolaştığını söyledi. Üstelik o gün de, bizim varmayı başaramadığımız Ulaangom’dan dönmüş. Achit Nuur Gölü’nün, bizim “Buradan geçiş yoktur” deyip döndüğümüz sazlık bölümünde göle doğru uzanan bir dil ve onun da ucunda bir köprü varmış. Üstelik köprünün koordinatları kutsal kitapta da yazılıymış. İşte bu beni daha çok yıktı. Hans’ı ise, hiç sormayın.
O akşam başka bir sürprizle daha karşılaştım. Bilgisayarımı, yeni aldığımız CDMA modemle internete bağlanmak üzere açtığımda, ekranın ortasında bir çatlak olduğunu ve bu nedenle de görüntünün yarısının yok olduğunu fark ettim. Yarım yamalak görüntüyle mesajlarıma bakıp, el yordamıyla bir kaçına cevap yazdım ama, çatlak giderek genişleyip, görüntü de giderek yok olmaya başladığından tüm hevesim kursağımda kaldı. Bozuk yollardan oluşan sarsıntı ve titreşim bende ve arabada deprem etkisi yaratmaya başladı, yavaş yavaş. Önce kısa far sorunu, arkasından motor yağ müşirinin bozulması, şimdi de bilgisayarımın kullanılamaz hale gelmesi… Dur bakalım, Moğolistan yolları daha başıma ne işler açacak?
 
Altay-Tavan Bogd Ulusal Parkı
15 Temmuz sabahı, Altay-Tavan Bogd Ulusal Parkı’na giriş için gerekli izni almak üzere, Ölgi’deki Sınır Muhafaza’ya gittik. Kapıdaki asker, söylediklerimizden bir şey anlamadı. LP’deki Altay-Tavan Bogd sayfasını açıp, harita üzerinde de bölgeyi işaret ederek, izin almaya çalıştığımızı söyledim ama, nafile. Abdullah’ı telefonla arayıp ondan yardım istedim; askerle konuşması için. Bir süre konuştuktan sonra asker telefonu bana uzattı. İznin Tsagaannuur’daki Sınır Muhafaza’dan alınması gerekiyormuş. Yani, Rus sınırına doğru geri döneceğiz. Ne yapalım, kanun böyle. Bu izin, milli parkın Rusya-Kazakistan-Çin sınırlarının birleştiği bölgede olması nedeniyle, sınır güvenliği için gerekiyormuş. Peki!
Tsagaannuur’a doğru yola çıkmamızdan biraz sonra Hans’ın ön tekerleği yine indi. Ancak, bu sefer jantın kenarında da bir eğilme var ve düzeltilmesi gerekli. Dolayısıyla, bizim tamir etmemiz mümkün değil. Mecburen tekerleği ben alıp Ölgi’ye döndüm. Lastikçide jantı düzeltip, lastiği de tamir ettirdikten sonra Hans’ın yanına döndüm. Ölgi’nin hemen çıkışındayız. Tekerleği yerine takıp tam yola çıktık, bu sefer arka lastiği patladı. Tanrım, bu Hans’ın lastikleri beni çıldırtacak. Pes ettim; anahtarı Hans’a verip gönderdim. Ben de Hans’ın motosikleti başında koltuğumu açıp nöbete yattım.
Motosiklet nöbeti
 
Sonunda yola çıktık. Tsagaannuur yolunun en zirveye ulaştığı noktada bir ovoo var. Ovoo, Şaman kültüründen gelen bir adet. Genellikle çevredeki en yüksek noktalarda oluşturuluyor. Yeri bir Şaman tarafından belirlenirmiş. Şamanın koyduğu birkaç taş, daha sonra orayı ziyarete gelenlerin ilave ettikleriyle zamanla koca bir taş yığınına dönüşüyor ve yükseliyor. Yığının ortasına dikilen bir çubuk üzerine sarılan mavi eşarplar (buna khadak deniliyor, bizdeki “adak” gibi), gökyüzünü çağrıştırıyor. Amaç, gökyüzüne daha yakın olmak. Şamanizmde gökyüzünün önemi büyüktür. Gök, Şaman kültüründe iyi ruhların bulunduğu yerdir. Hatta bu iyi ruhların bulunduğu yer tanrılaştırılarak adına Ülgen denilmiştir; yani, Ulu. Bazı yerlerde buna Bayan Ülgen (Zengin Ulu) de denilir. Yeryüzünde ise insanlar yaşar, yer altında da kötü ruhlar… Bu nedenle gökyüzüne yakınlaşmak, iyi ruhlara da yaklaşmak anlamına gelir. İşte ovoo’lar hem gökyüzüne, dolayısıyla iyi ruhlara yakınlaşmak için bir “araçtır”, hem de onu çağrıştırmak için onun rengine büründürülerek bu istek sembolleştirilir. Şaman kültüründe kutsal sayılan her şeyin bir köşesine mavi eşarp bağlamak geleneği de bu yüzdendir.
Şamlarda, dolayısıyla Moğollar’da, kartalın kutsallığı da, Ülgenin oğullarından birisinin adının Karakuş, yani kartal olmasından kaynaklanıyor. Onlar için kutsal olan bu kuşun hareketleri de, bir tür yakarış, bir tür selamlama olarak güreşçilerin açılış ve kapanış seremonilerine girmiş.
Gelelim Tsagaannuur yolundaki ovoo’ya. Buovoo’nun fotoğraflarını çektim. Ama, bilemediğim, çözemediğim bir sebepten bu fotoğraflar kayboldu. Bu yüzden buraya başka bir ovoo fotoğrafı koyuyorum; sonradan Hösgöl’de çekmiş olduğum ovoo’nun.
Hövsgöl’deki ovoo
 
Ovoo’lar bir tapınma mekanı, aynı zamanda. Bizdeki Telli Baba Türbesi gibi, bir dileklerinin olmasını isteyenler, ya da geçirdikleri bir kaza ya da hastalıktan sonra iyileşenler buraya gelip, ovoo’nun etrafında, saat istikametinde üç kere dönüyorlar. Bir yandan da yerden topladıkları taşları bu birikintinin üzerine atarak yükselmesini sağlıyorlar. Buralarda bazen kol değnekleri ya da alçı parçaları da görüyorsunuz. Bunlar da, -örneğin- kolu ya da bacağı kırılıp da iyileşmiş kişilerin, iyileştikten sonra bıraktıkları “artıkları”. Gördüğünüz votka ve bira şişelerinin ne anlama geldiğini ise bilmiyorum.
Tsagaannuur yolunda develer
 
Ovoo faslını da böylece geçtikten sonra, seyahatimize geri dönelim. Tsagaannuur’a girdiğimizde askeriyeye ait olduğunu sandığım binanın önünde arabayı park ettim. Bariyerin hemen yanındaki kapıdan içeri girdiğimde, burasının aslında bir market olduğunu gördüm. Sanki, bir er kantini gibi. İçeride genç bir kız var. “İngilizce biliyor musunuz?” diye sorduğumda kız “Tabii!” diye cevap verdi; sanki Moğolistan’ın bu ücra köşesindeki er kantininde çalışan herkesin İngilizce bilmesi doğalmış gibi… Bizim niyetimizin aslında Altay-Tavan Bogd Ulusal Parkı’na girmek için izin almak olduğunu söyledim kıza. Benimle birlikte dışarı çıkıp da, arabayı görünce bana Türkçe “Siz Türk müsünüz?” diye sordu. Haydaa! Ne kadar sürprizlerle dolu bir ülke burası. Ayparçası (ismi bu, kendisi de ay parçası gibi zaten) da Ölgi’deki Türk okulundan mezunmuş. Türk olmanın avantajı, bizim gerekli izni almamızda da yardımcı oldu. Ayparçası ile gittiğimiz “komutan”, biraz söylenerek izin kağıtlarımızı imzalayıp verdi. Marketten birkaç parça “nezaket alış-veriş”i yaparken, Ayparçası da çantasından çıkardığı aynasına bakarak rujunu tazeliyordu. Bana Türkçe’yi kullanmamaktan dolayı yavaş yavaş unutmaya başladığını söyledi. Bunun üzerine ben de ona, yanımda getirdiğim Türkçe kitaplardan üç tanesini okuması için hediye ettim. her yerde şakır şakır fotoğraf çeken Hans niye bu anı görüntülemedi, ya da niye ben ondan fotoğraf çekmesini istemedim, bilemiyorum. İkimizin de basireti bağlandı; sonradan çok hayıflandık, ama… Onun yerine, köyün meraklı çocuklarıyla bu fotoğraf kaldı elimizde. Sana da teşekkürler, Ayparçası!
Tsagaannuur’un meraklı çocukları
 
Altay-Tavan Bogd, Moğolistan’ın dağları ve gölleri ile meşhur bir bölgesi. Genellikle turistler buraya dağlarına tırmanmak için geliyorlar. “Tavan Bogd” Moğolcada “Beş Aziz” anlamına geliyor; en yükseği 4,374m’lik Khuiten Uul olmak üzere beş yüksek dağı çağrıştırarak. Ancak, bizim amacımız göller bölgesinde birkaç gün kamp yapmak ve meşhur kaplıcalarını görmek, şifa bulmak. Bu nedenle, parkın güney-doğu tarafından gireceğiz. Tsagaannuur’dan çıktıktan sonra, ana yoldan güneye doğru saptık Yüzlerce tekerlek izlerini takip ederek dağlara doğru ilerlemeye başladık. Bir süre sonra yol sertleşmeye, yerde sivri taşlar ve kayalar belirmeye başladıYol üzerindeki Ulaanhus’u geçtikten hemen sonra Sogoo Gol Nehri karşımıza çıktı. Bundan önce geçtiklerimizden daha derin ve daha akıntılı bir nehir. Önden ben geçtim ve Hans’ın geçişinin video klibini çekmek için yerimi aldım. Nehir yatağındaki taşlar Hans için oldukça iri ve kaygan. Nitekim, Hans geçiş sırasında düştü. Üzerindeki yükle 380kg ağırlığındaki motosikleti suyun içerisinde kaldırmasına yardım etmek için ben de nehre girdim. Böylece Hans, ilk nehir “düşüşü”nü gerçekleştirmiş oldu. Kısa bir kurulanma molası ardından yola devam ettik. Bir ara, benden uzakta seyreden Hans’ı gözden kaybettim. Geri dönüp aramaya başladım ki, ileride yerde yatan motosikletinin yanında boylu boyunca uzanmış Hans’ı fark ettim. Acıdan ekşimiş suratına rağmen yine de gülebiliyor.
   
Nehri geçerken
Geçtikten sonra
 
Hans aslında çok iyi bir motosiklet sürücüsü. Ulaangom yolundaki 3 günlük ilk maceramızda, onun sürekli motosiklette ayakta sürüşünü izlerken, yaptığı işin aslında ne kadar yorucu olduğunu, ne büyük bir fiziksel güç ve kondisyon gerektirdiğini fark etmiştim. Ama, Hans’ın bir diğer özelliği de acıya karşı olan direnci. Bunu da, yine aynı 3 günlük macera sırasında, çadırını kurarken ayak parmaklarından birine yanlışlıkla indirdiği çekice rağmen hiç sesinin çıkmamış olmasından anladım. Ben, ondan hiç ses çıkmadığı için durumun farkında değildim. Ancak, yemekte bana “Senden bir şey daha isteyeceğim” dedi. “Hayırdır?”. “Çekici ayak parmağıma indirdim. Çok acıyor. Tırnağımı çeker misin?”. Yapabileceğimi hiç sanmıyorum. “Kusura bakma” dedim, “içim kaldırmaz”. Kendi kendine yaptı, “gık”ı bile çıkmadan. …ve tüm bu durumlarda bile hala gülebilen, hep “Tatildeyiz Ali, eğlenmeye bakalım” diyebilen keyifli de bir adam.
Neyse, Hans’ın kalkmasına yardım ettim. Fena düşmüş, zor doğruldu. Motosikleti de ayağa diktikten sonra biraz dinlendik. Keyfi yerinde görünmeye çalışıyor ama, yüzünden durumun pek parlak olmadığı meydanda. Göğüs kafesi ezilmiş; çatlak ya da kırık olabileceği endişemiz var. O önde, ben arkada, yavaş yavaş yola koyulduk yeniden. Tsengel’e yaklaştığımızda Hans’ın performansı iyice düşmüş, son kilometrelerde sık sık durup soluklanmaya ve dinlenmeye başlamıştı. Kutsal kitapta, Tsengel’de konaklama yeri olmadığı söyleniyor. Artık, bir eve “tanrı misafiri” oluruz. Köye girdikten biraz sonra bir “Hotel” tabelası gördüm. Ancak hiç hayat belirtisi yok. Kapı kilitli değil. İçeriye girip, odaların kapılarını kurcalıyorum, kilitli. Bir kapının arkasından konuşma sesleri geliyor. Kapıyı açtığımda, içeride (büyük bir salon) kocaman bir toplantı masasının başında üç kişi, önlerinde kağıtlar, dosyalar ve bilgisayar, harıl harıl çalışıyorlar.
-          Pardon! Burası otel mi acaba?
-          (içlerinden yaşlı olan adam) Evet!
-          (utanarak) Oda var mıydı?
Bir süre kendi aralarında bir şeyler konuştuktan sonra yaşlı adam ayağa kalkıp beni binanın daha iç kısmında bir odaya götürdü. Kapıyı açıp içeri girdik. 4 tane yatak var, güzel. Tuvalet-banyo karşıda, o da güzel. Sıcak su yok, olsun. Peki yemek? Adam bir şeyler söyleyip gitti. Hans’a motosikletini park etmesi ve çantaları taşıması için yardım ettim. Odaya girdik ve Hans yatağın üzerine çöktü. Birazdan adam yanında genç bir kızla çıkageldi. Kız İngilizce konuşuyor, yaşasın. Adamın kızıymış. Adam da otelin sahibi. Evden yemek yapmak için malzeme getireceğini söyleyip, ne yemek istediğimizi sordu. “Ne olursa…” dedik.
Tsengel Otel’den…
 
Hans, o geceyi ağrı kesiciyle geçirdi. Ertesi gün Gaka’yla (Gaka kızın takma adı, asıl adı Ahuandih’miş) köydeki sağlık merkezine gittik. Ancak, sağlık merkezinde ne doktor, ne hemşire var. “Olsun,” dedi Hans, “idare ederim”.
Gaka
 
Yine Gaka’nın rehberliğiyle, Hans’ın kırılan çanta taşıyıcısını tamir ettireceğimiz bir kaynakçı bulduk.
Kaynak işleri
 
Bu işi de hallettikten sonra yeniden yola koyulduk. Hedefimiz, kutsal kitapta da koordinatı verilmiş olan Aksu Rashan kaplıcası. Milli parkın kapısına geldiğimizde, bizim gibi milli parka girmek için bekleyen bir minibüs vardı. İçinde de yaşlı Amerikalı bir çift, bir Moğol rehber kadın ve şoför. Amerikalı çiftin ikisi de tarih profesörü ve North Carolina Üniversitesi’nde öğretim görevleri. Kapıdaki asker pasaportlarımızı ve izin kağıtlarımızı alıp içeri girdi. Birazdan dışarı çıkıp yanımıza geldi, Amerikalılar’ın pasaport ve kağıtlarını verdi, bize de dönüp bir şeyler söyledi. Rehber kadın, izinlerimizin geçersiz olduğunu, bu kapıdan giriş için gerekli iznin Ölgi’den alınması gerektiğini tercüme etti. Al başına belayı. Ne yapacağız? Ölgi’ye dönüp, yeniden izin almamız gerekiyormuş.
Altay-Tavan Bogd Ulusal Parkı girişi
 
Minibüs kapıdan geçip gitti, biz kaldık. Askere, komutanı sordum. Beni alıp içeri götürdü. Komutana el-kol-Tarzanca diliyle derdimizi anlatmaya çalıştım. Askere döndü ve “bırak gitsinler” gibisinden bir şeyler söyledi. Bu kadar basitmiş demek ki. Askere mükâfat olarak bir paket sigara verdik, çok sevindi. Parka girdik böylece.
Meraklı çocuklar
 
Asker çocuğu olduğu ne kadar da belli, değil mi?
 
Bunlar ise işin ciddiyetini biraz kaçırmışlar
 
Milli parkın bizim gittiğimiz güney bölümü, göller bölgesi. Bölgede üç büyük göl (kuzeyden başlayarak sırasıyla, Hoton Nuur, Hurgan Nuur ve Dayan Nuur) dışında irili ufaklı birçok göl var. Ancak, özellikle Hoton Nuur ve Hurgan Nuur, çevresinde -özellikle, batı taraflarında- çam ormanı olması nedeniyle daha görülesi. park girişinden sonra Hurgan Nuur’un doğu kıyısından, iki gölün arasındaki köprüye doğru ilerledik. Köprü başındaki tek “benzin istasyonu”ndan Hans, deposunu doldururken, ben de Kazak bekçiyle muhabbet edip, çocuklarının fotoğraflarını çektim.
      Benzin ikmali
    
 
Her ne kadar -ismi lâzım değil- bir arkadaşım beni, bu kadar çok çocuk fotoğrafı çektiğim ve yayımladığım için yakında “sübyancı” ilan edeceğini söylediyse de, yine de çekmeye ve yayımlamaya devam ediyorum, edeceğim de… Ne yapayım? Çok güzeller ve çok güzel fotoğraf çıkıyor. Daha sonra Devlet (bekçinin adı) bizi gerine davet etti. İçerde bir süre oturup, ikram ettikleri çay, kımız ve bağursak eşliğinde sohbet ettik.
      Devlet Bey’in gerinde…
 
Şimdi size ger, kımız ve bağursak konusunda biraz bilgi vereyim.
Ger, Moğolların göçebe çadırı. Benzer çadır Kazaklar tarafından da kullanılıyor ancak, adı değişik: Üv ya da yüv diyorlar; aslında “ev” demek. Göçebe olmamalarına rağmen, ağırlıklı hayvancılıkla geçinen bir toplum olduklarından, kışın köylerinde yerleşik düzendeyken, yazın hayvanlarını otlatmak için yaylaya çıkıyorlar. Yaylada da, -zaten- herkesin belli olan mekânlarına ger kuruyorlar. Ger, yaklaşık 8-10m çapında yuvarlak bir çadır. Çadırın tüm karkas malzemesi ahşaptan yapılma. Ortada, bagana denilen, yaklaşık 3m uzunluğunda iki direk üzerine, çapı 1.20-1.50m olan yuvarlak bir kasnak -toono-yerleştiriliyor. Daha sonra, çadırın çevre duvarını oluşturan, katlanmış vaziyette taşınırken, açıldığında 1.50m yükseklikte kafes şeklini alan khana’lar (ki, toplam 5 parçadan oluşuyor) düzgün bir daire oluşturacak biçimde, çepeçevre diziliyor. Yukarıdaki tonoo ile khana’ların arasına, hafif bombe verilmiş çıtalar, yani uni’ler yerleştiriliyor. Bunlar toplam 88 tane. Bu sayının nereden geldiğini ise bilmiyorum. Bu 88 adet uni, çadırın bombeli tavanını oluşturuyor. Daha sonra da, çadırın dış kılıfı “giydiriliyor. Bu kılıf, çadırın kullanım amacına göre değişik kalınlıkta malzemeden oluşuyor. En dışta beyaz çadır bezi, arada yak ve/veya koyun yününden yapılmış keçeden bir izolasyon, onun altında da -bazen- yine çadır bezi oluyor. Aradaki keçe dolgunun kalınlığı, tavanda ve duvarlarda farklı olduğu gibi, yazlık ve kışlık gerlerde de farklı kalınlıklarda oluyor. Burada şunu açıklamak gerek. Ger, yukarıda belirttiğim gibi yalnızca yazın yaylaya çıkıldığında kurulmuyor. Bazı gerler, köylerde (hatta kasaba ve şehirlerde, Ulaanbaatar’da bile) evlerin bahçelerinde yaz-kış kurulu bulunabiliyor.
Tipik bir ger. Bu bir ger kampında çekildi tabii
 
Gerin üzerine giydirilen kılıfın tepesinde, yuvarlak kasnağın (tonoo) ortasına rastlayan kısımda yine yuvarlak bir açıklık var. Bu açıklık, gerek gerin havalandırılması, gerekse içerinin aydınlatılması için kullanılıyor. Bu açıklık, dışarıdan, dört köşesinden iplerle yanlara gerilmiş kare şeklinde bir örtüyle kapatılıyor. İstendiği zaman bu iplerden bir tanesi sökülüp, gerin diğer tarafına doğru çekilerek, örtünün yarısı açılıyor ve içeriye ışık ve hava girmesi sağlanıyor.
Gelelim kımıza: Kımız, birçoğunuzun bildiği gibi, yeni doğum yapmış kısrağın sütünün fermente edilmesiyle elde edilen bir içecek. Kımız aslında Türkik köklü bir kelime. Moğollar buna kımız demiyorlar; onların dilindeki karşılığı airag. Kısrak sütünün birkaç saat ilâ birkaç gün arasında fermantasyonu sonucu elde ediliyor kımız (ya da airag). Fermantasyonun, at derisinden yapılmış bir tulum içerisinde yapılması makbul. Ancak, artık genellikle ya keçi tulumunda, ya da plastik kaplar içerisinde fermente ediliyor. Fermantasyon sırasında kabı sürekli çalkalamak gerekli. Bu nedenle, kimi zaman süt dolu tulumu atın eğerine bağlayıp, fermantasyon sürecindeki çalkalamayı bu şekilde gerçekleştirirlermiş. Kımızın (ya da airag) tadı, ekşi ve kekremsi bir ayran gibi. Kazakların kımızı daha kolay içimliyken, Moğolların airağı daha ağır. Sanırım fermantasyon süresi airagda daha uzun. Bu nedenle alkol oranı da daha fazla oluyor. Kımızın -ve airağın- alkol oranı %0.7 ilâ %2.5 arasında oluyormuş.
Son olarak da bağursağı anlatayım. Bazılarınız pişiyi bilir; özellikle Ege Bölgesi’nde çok yapılır. Hamurdan hazırlanan ufak parçalar, kızgın yağda kızartılır. Buna pişi denir. Zaten, yağdan çıkarır çıkarmaz, şekerli şerbetin içine daldırıp çıkarırsanız da, İzmir Lokması oluverir. Bağursak da, bizdeki pişi gibi; ama, bizdekinden farklı olarak sıvı yağda değil, katı yağda, yani kuyruk yağında kızartılıyor. Bu nedenle de çok ağır, ama bir o kadar da doyurucu bir besin. Tazeyken çok lezzetli. Ancak, kızartılmasının üzerinden birkaç gün geçtikten sonra kokusu ağırlaşmaya başlıyor.
Devlet’e marketinde ekmek olup olmadığını sorduk. Yokmuş. Bu market, Altay Tavan Bogd Ulusal Parkı’ndaki tek “bakkal dükkanı”.
Devlet Bey’in marketinde…
 
Ekmek yerine bize, koca bir torba dolusu bağursak verdi, sağolsun. O bağursakları daha sonra günlerce yedik Hans’la ikimiz.
Bir süre sonra gölün kıyısından, gittikçe zorlaşan yolda ilerlemeye başladık. O kadar zorlaşmıştı ki, ortalama hızımız 5-10km civarında.
Akşama doğru
 
Akşamın karanlığı basmaya yakın, Hoton Nuur’un (Hoton Gölü) kuzey-doğu ucunda bir yerlerde kaybolduk. Gölü besleyen nehirlerden birini aşabileceğimiz bir gedik bulamıyoruz. Denediğimiz her noktada ya bataklık, ya da geçilemeyecek derecede derin ve akıntılı nehirle karşılaşıyoruz. Sonunda iyice kuzey-doğuya gidip, nehri daha yukarıdan geçmeye karar veriyoruz. Artık far ışıklarıyla ilerlemek zorundayız. Sonunda, nehri geçebileceğimiz uygun bir nokta buluyoruz. GPS’imde işaretli noktaya doğru, kâh düzgün, kâh engebeli yollardan geçtikten sonra gece saat on buçuk sularında Aksu Rashan Kaplıcası’na vardık. Karanlıkta kafa lâmbalarımızın ışığında, bize gösterilen “oda”ya taşındık. Hava soğuk; o yüzden odadaki sobayı yaktılar. Karnımızı, akşam yemeğinden artan çorba ve pilavla doyuracağız. Odaya servis! İkimiz de çok yorgunuz.
Aksu Rashan Kaplıcası (Aksu Rashan Suvlal), Moğolistan’ın özellikle kuey-doğu ve kuzeyinde yer alan birçok kaplıcadan biri. Toplam 35 sıcak su kaynağı olduğu söyleniyor (ben 10 taneden az saydım, ama…), sıcaklıkları 33°C ilâ 36°C değişen. Ayrıca, her birinin içerisinde bulunan sülfür oranı da değişikmiş (bu konuda da emin değilim, yani sülfür içerdiği konusunda, burnuma hiç öyle koku gelmedi). Toplam 7 kulübe var. Her birinin üzerinde sıcaklıkları ne kadar kalınması (15-20 dakika arasında değişiyor) gerektiği yazıyor. Herkes, kendi “ihtiyacına” göre, ilgili kulübenin önünde sıraya giriyor. “İhtiyaç” -herhalde- suyun sıcaklığına göre belirleniyor (ne bileyim). Sırası gelen içeri giriyor, aşağıdaki fotoğrafta görünen küvetin tıkacını takıyor ve su dolunca küvete girip, belirtilen süre kadar kalıyor. Sabun kullanmak yasak; kullanılırsa su “üzülürmüş”. Ertesi gün yola çıkmadan kaplıcadan biz de sebeplenelim istedik.
 
Sırada bekliyoruz
    
      Aksu Rashan Kaplıcası’nda kulübenin içi: “Soyunma kısmı” ve “banyo kısmı”
 
Dönüş yolumuz bu sefer -gelişimizin tersine-, Hoton Nuur’un (Hoton Gölü) doğusu ve Hurgan Nuur’un batısından dolaşarak olacak. Yine zorlu, yine kaybolarak, yine dereler, ırmaklar geçerek ve yine çamurlara saplanarak iki günlük maceralı bir yolculuk sonucu parktan çıkıp, Khovd kentine 19 Temmuz gece yarısı ulaştık. Bu iki günde kat ettiğimiz toplam mesafe yaklaşık 280km idi ve bunun büyük bölümünü (yaklaşık 200km), yolun nispeten iyi olduğu ikinci gün tamamlamıştık. Birinci gün onca çamura saplandık, onca dere ve ırmak geçtik ve Hans bu geçişlerin çoğunda o kadar suya devrildi ki, o gün sonunda ilk defa Hans’ın isyan ettiğine şahit oldum.
Hans’ı isyan ettiren düşüş. Yine de pek isyan etmiş gibi görünmüyor, değil mi?
Öyle bir saplandı ki, ancak vinçle çıkarabildim.
İlk gece. Hurgan Nuur’a yakın, nehir kıyısında kamp yeri
Hans’ın kısmeti “bol” bu akşam
 
Khovd’a vardığımızda o kadar yorgun, bitkin ve perişan bir haldeydik ki, zar zor bulduğumuz Buyant Otel’de, duş bile alamadan, ama buzdolaplarından istediğimiz donma derecesine yakın biralarımızı büyük bir iştah ve keyifle içip hemen yattık.
 
Khovd’daki ilk gecem
 
Khovd’da iki gece kaldık. Bu sürede hem biraz dinlendik, hem de yiyecek, yakıt ve su ikmali yaptık. Benim önemli bir işim daha var. Khovd’da kendime bir LCD ekran almak istiyorum; çatlayan ve kullanılmaz hale gelen ekranım yerine bilgisayarıma takabileceğim. Böylece, “dizüstü” özelliğini yitirmiş olacaktı ama, hiç olmazsa kullanabilecektim. Bunun için bir bilgisayar “levazımatı” satan yer buldum fakat kapalı. Küçücük dükkânın penceresinden suratımı dayayıp içeri baktığımda, 5-6 tane LCD ekranın sırayla dizilmiş ve beni seyrediyor olduklarını görebiliyorum. Akşama doğru dördüncü kez uğradığımda, dükkân halâ kapalıydı. Sonunda pes edip, alış-veriş için Khovd pazarına gittim; Hans’la buluşmaya.
Bu pazarlar Moğolistan’ın tüm orta ve büyük şehirlerinde bulunuyor. Haftanın bir günü hariç, sürekli açıklar. Çoğunluğu, yan yana yerleştirilmiş kargo konteynerlerini mekân tutuyor. Bu pazarlarda, sebze-meyvesinden, araba yedek parçasına, ev eşyasından giyim eşyasına kadar her şey bulabiliyorsunuz. …ve bunların, şarküteri ürünleri dışındaki hemen hepsi Çin’den “bavul ticareti” yoluyla ve kaçak geliyor. Bu satıcılar -dolayısıyla- hiç vergi de ödemiyor; tümüyle kayıt dışı bir para söz konusu yani. …ve halkın büyük kısmı bu pazarlardan alış-veriş yapıyor. Dolayısıyla, devletin vergi kaybı olağanüstü. Devlet de bu kaybını, kayıtlı işyerlerinin “suyunu çıkararak” gidermeye çalışıyor. O yüzden, kayıtlı ve vergi mükellefi olan işyerleri bu pazar satıcılarından çok muzdarip. Ancak yapılabilecek de bir şey yok, şu aşamada. Abdullah’ın söylediğine göre, Ulaanbaatar’daki pazarda (Moğolistan’ın en meşhuru, Aran Tuul pazarı, yabancılar arasında Black Market/Karaborsa olarak biliniyor) kimi beyaz eşya satıcısının ortalama günlük cirosu US$10,000.00’ı buluyormuş.
Neyse! Pazarda dolaşırken, elektronik eşya satan bir “dükkân”da 14” bir LCD ekran gördüm. PC girişi de var. Markasız (no-name) bir ekran ama, işimi görür. Fiyatı biraz yüksek; US$250.00’a yakın istiyor. Hans, 2 konteyner ileride bir Sony gördüğünü söyledi; oraya seğirttim. Demin gördüğüm ekranın tıpatıp aynısı ama, bu sefer üzerinde Sony markası var. Fiyat, pazarlık, deneme derken ekranı alıyorum. Artık dizüstü bilgisayar çantamın yanında bir de koca bir ekran kutusu taşıyacağım. Ambalajını atmam, bu sarsıntılı ortamda bunun da bozulması işten bile değil. Bayramda yeni ayakkabılarına kavuşmuş çocuğun sevinciyle, ekranım koltuğumun altında otele koştum. Günler sonra ilk defa bilgisayarımı kullanmanın heyecanıyla fotoğraflarımı ve yol izlerimi kopyalayıp, mesajlarıma baktım. Hatta Skype vasıtasıyla Alican’la bile konuştum.
Arabadaki son arıza, mazot şamandırasında. Bu da sarsıntıdan tabii. Depo doluyken bile ibre boş gösteriyor. İstanbul’a kadar arabada bozulmadık bir şey kalmayacak bu gidişle.
Bundan sonraki durağımız Altay. Daha sonra da güneye, şimdikinden daha da çöl olan yerlere doru ineceğiz. Ertesi gün erken bir saatte çıkıp, Altay yoluna girdik. Yol düz, fazla engebe yok. Böyle olunca ve çok kullanılan bir yol da olunca, toprakta yol üzerinde ondülasyon başlıyor. Alternatif yollara sapıyoruz, nafile. Hepsi aynı. Yine yüksek hızla seyretmek zorundayız. Aksi halde araba dağılacak. Yüzeydeki ondülasyona göre en uygun -ve tabii, olabilecek en düşük- hız 75-80km/s görünüyor. Bu hızla gitmek insanı yoruyor.
Khovd-Altay yolu. Uçsuz bucaksız ve ondüle
 
Yaklaşık 450km’lik yolun son 120km’si kala, sağ ilerimde, başka bir izde gitmekte olan Hans’ın arka lastiğinin inik olduğundan şüphelendim ve onun olduğu ize saptım. Olabildiğince yaklaşıp, daha dikkatli baktığımda lastiğin gerçekten inmiş olduğunu gördüm. hans’la her zamanki haberleşme yöntemimiz olan üstteki 4 projektörü yakıp uyarmak istedim ama, nafile; fark etmedi. Sürekli selektör yaparak ve korna çalarak yetişmeye çalıştım, mümkün değil. Hızı 100-110km/s’in üzerinde. Aradan yaklaşık 15 dakika geçtikten sonra benim arkadan çılgınca çırpınışlarımı fark etti ve durdu. Yanına gelip, arka lastiğini gösterdim; neredeyse yarıya kadar inmişti. Gülerek “Tatildeyiz Ali!” dedi bana. Lastiği söktüğümüzde, iç lastiğin supabının dipten kesildiğini gördük. İnik lastik üzerinde o kadar gidersen, olacağı budur, Hanscığım! Yanında yedek iç lastik var mı? O da yok. Almanya’dan Moğolistan’a motosikletle geliyorsun ve yanına yedek iç lastik almıyorsun. Bu, ancak Hans gibi birine yakışacak çılgınca bir davranış. Sonuç. Ben lastiği alıp Altay’a gideceğim. O gece kalıp, ertesi gün bulabildiğim en uygun ebatta iç lastikle döneceğim. “İstersen, beni bırakıp, yoluna devam edebilirsin” dedi, biraz boynu bükük, Hans. “Bu” dedim, “hayatta hiç yapmayacağım bir şey, seni lânet olasıca” dedim, ben de. Lastiği alıp yola düştüm.
Hans’ın bitmeyen lastik problemlerinden biri daha
 
Yaklaşık 40km sonra yolun yaklaşık 200m dışında bir ger ve önünde duran iki motosiklet gördüm. Yedek bir iç lastik bulabilirim ümidiyle o yöne saptım. Gerdeki iki Moğol, yeni aldıkları motosikleti inceliyorlardı. Lastiği elime alıp arabadan indim. Durum açık olduğundan, derdimi anlatmakta çok zorlanmadım. İçlerinden birisi, kızını da kucağına alıp arabaya bindi. Yine yaklaşık 100m ileride başka bir geri işaret etti. Burada kalabalık bir aile var. İçeriden yeni bir lastik getirdiler. Sevincimi fazla belli etmemeye çalışarak pazarlığa başladık. Hep bir ağızdan pazarlık ediyorlar; özellikle kadınlar fazlasıyla müdahil olarak. Burada pazarlıklar böyle yapılıyor. 25,000 Tögrög’e (yaklaşık US$17.00) anlaştık; normal fiyatının en az 2 katını ödediğimin farkındayım. Sevinç içinde Hans’ı bıraktığım yere doğru dönüyorum.
      
      Birkaç çocuk daha, sana inat (ismi lâzım değil)
 
Vardığımda güneş batmış, ileride yağmur bırakmakta olan kara bulutlar yaklaşmakta idi. Bir sorun var. Getirdiğim lastiğin supabı jantın deliğine büyük. Deliği genişletmemiz gerekli ve elimizde uygun bir alet yok. O anda, seyahate başladığımdan beri ilk defa moralim bozuldu. Hans’la birlikte dolaşmaya başladığımdan beri sürekli bir takım sorunlardan dolayı yol alamıyordum. Moğolistan’a girdiğimin üzerinden 2 hafta geçmişti ve ben daha halâ Moğolistan’ın batsısında sallanıyor, gitmek istediğim hiçbir yere, Hans’ın sorunları nedeniyle gidemiyordum. Birazdan, bardaktan boşanırcasına başlayan yağmurun altında, havanın da kararmış olduğuna aldırmadan çadırımı açtım. …ve tabii iliklerime kadar da ıslandım. Sinirimi, yağan yağmurla ve esen rüzgârla biraz olsun “serinletebilirim” ümidiyle… Moral bozukluğumu anlayan Hans bana sorunun ne olduğunu sordu. “Beni” dedim, “yalnız bırak biraz”. O gece fazla konuşmadan yemeklerimizi yedik, benim çadırın altına sığınarak ve ayakta.  Yağmurun dinmesinden sonra Hans tek başına -yine- topladığı tezeklerle ateş yaktı. Birazdan ben de yanına oturdum. Yine fazla konuşmadık ve ben erkenden yattım, Hans’ı tezekleriyle ve ateşiyle yalnız bırakıp.
Hans ve tezek ateşi
 
Ertesi sabah kahvaltı ederken ileriden geçen bir kamyonu durdurdu Hans. Daha sonra gelip jantı aldı ve kamyonun yanına gitti. Yaklaşık yarım saat sonra döndüğünde, bir şekilde halletmişlerdi delik işini. Nasıl olduğunu sormadım. Lastiği takıp, öğleye doğru yola çıkmadan, Hans’a yavaş gitmesini ve Altay’a vardığımızda ilk iş kendisine ön ve arka lastikler için birer yedek iç lastik almasını, aksi halde tek başıma devam edeceğimi söyledim.
Altay’a vardığımızda vakit erkendi. Altay’ın pazarına gidip iki tane iç lastik, ertesi gün çöle gireceğimiz için bol miktarda su, yiyecek ve diğer ihtiyaçlarımızı alıp, yakıt depolarımızı da tepeleme doldurduk. Bu arada, iki tane iç lastik için ödediğimiz para 21,000 Tögrög’dü; yani, benim bir gün önce tekine ödediğimden bile ucuz. Şehrin dışında bir ger kampına yerleşip, yemek ve kısa bir sohbetten sonra hemen yattık.
Altay’daki ger ve akşam
 
23 Temmuz Perşembe sabahı, kahvaltıdan sonra, Altay şehrinden Altay köyüne doğru yola çıktık. Bu sefer ben önden gidiyorum, yol izi çok karışık olduğundan. Bir süre sonra Hans yine sabırsızca yanımdan geçip gitti. Benim GPS’ime göre sola doğru gitmemiz gereken noktayı geçtik ve önümüzdeki dağlara doğru yükselmeye başladık. Dağlara yaklaştıkça tekerlek izleri silikleşmeye ve takip edilmesi güçleşmeye başladı. Nihayet, sarp kayaların olduğu bir noktada, dere yatağının dibinde de son buldu. Hans’a, beni orada beklemesini ve dere yatağını geçebileceğim uygun bir nokta bulduktan sonra karşıdaki tepeye çıkıp arka tarafta kendimize uygun bir geçiş arayacağımı söyledim. Tepe çok sivri ve keskin taşlarla kaplı ve oldukça dik. 1-takviyede (1st low gear) tepeye tırmandım. Kayalık bölge gerilerde de uzayıp gidiyor ve geçilebilecek bir yer yok. Geri dönüp, Hans’a, beni sollaması nedeniyle kaçırdığımız sola dönüş noktasını bulmamız ve o yolu takip etmemiz gerektiğini söyleyecektim ki, Hans yerinde yoktu. Bir süre sarp arazide Hans’ı aradım, bulamadım. Yeniden tepeye çıktım; ileride bir yerlerde, taşlığın içinde eşelendiğini gördüm. Çok sinirlendim. Yine bir yerlerde düşecek, olmadık sorunlar çıkaracaktı başımıza. Arazi, bir motosiklet için son derece zor ve tehlikeliydi çünkü.
Tepeden aşağıya inip, olduğu yere gidiyordum ki, yamaçta birden durup, ne yaptığımı düşünmeye başladım. Bu adamla devam edersem, Moğolistan benim için bir kâbusa dönüşecekti. Onu takip etmekten vazgeçtim. Yaklaşık 1 saat geçmişti ve Hans yoktu ortada. İçim el vermedi ve yeniden tepeye çıktım. Görünürlerde yoktu. Onu son gördüğüm noktaya doğru gitmek için aşağıya iniyordum ki, dere yatağının üst kısımlarında, uzakta bir yamaçta, belli belirsiz bir karaltı fark ettim. Daha dikkatli bakınca, motosikletin -bermutat- yerde, Hans’ın da yanında ayakta ve bana el sallıyor olduğunu fark ettim. Zorlukla o noktaya vardığımda karşımdaki manzara aşağıdaki gibiydi.
 
 
Bu Hans’la olan beraberliğimizin sonu oldu. Motosikletini kaldırmasına ve dağılan eşyalarını toplamasına yardım ettikten sonra, seyahatin bundan sonraki bölümüne yalnız devam etmek istediğimi söyledim. Belki bekliyordu, belki beklemiyordu ama, çok bozulduğunu hissettim. Altay’da bir gece daha kalıp, kafamı toparlayıp, programıma yeniden konsantre olup, yoluma devam edecektim. Bunu söyledikten sonra, aşağıda, ger kampında buluşmak üzere ayrıldık. Kampa vardıktan biraz sonra o da geldi. Karşılıklı, birbirimizin fotoğraflarını kopyalayıp verdik, yaptığımız alışverişte aldıklarımızı paylaştık, birbirimize bol şans diledik ve ayrıldık. “İyi bir yol arkadaşıydın. Ama, ben -sanırım- yalnız gezmeyi daha çok tercih ediyorum” dedim. Pek inanmayan bir ifadeyle gülümsedi, motosikletine binip gitti. Daha sonra Hans’tan bir daha haber alamadım, gönderdiğim birkaç mesaja cevaben bile…
Yalnız kalmanın huzuru ile, uzun zamandır yazamadığım yazılarıma döndüm. Bir yerine iki gece kaldım Altay’da. Sonunda yeni moral ve enerjiyle, güneye, daha da çöle doğru yola çıkacaktım.
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş