ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
 
ÜLKELER ...
Moğolistan
Güncelleme Tarihi: 9.8.2009
Gün: 95
Yapılan Yol: 21103 km.


İLK YAZI
1 SONRAKİ
SON YAZI

Moğolistan

Rusya sınır noktasını geçer geçmez yol, Moğolistan’a girdiğimi hatırlatırcasına toprağa dönüşüverdi. Sınırdan geçtikten yaklaşık olarak 5km sonra, Moğolistan gümrüğüne vardığımda, sırın kapanacağı saat olan 18:00’e yaklaşık 15 dakika kalmıştı. Herkese mi böyle kolaylık gösteriyorlar bilemiyorum ama, sınırı o anda geçmeye çalışan tek araç olarak benim işim 5 dakikadan az sürdü. Tüm çalışanlar, sınırı bir an önce kapatıp, evlerine gitmek telaşındaydılar ve ayrılırken aynaya baktığımda, arkamdan kapıyı kapatıp sürgüyü çektiler.

Gümrük kontrolünden geçtikten sonra tek bir çizgi halinde devam eden yol -çok değil- birkaç yüz metre sonra önce 3-5, daha sonra da 13-15 çizgi halinde, uçsuz bucaksız düzlüğe yayıldılar. “Seç-beğen-al” usulüyle içlerinden istediğini seçmeniz için, “çoktan seçmeli” yol mantığıyla düzenlenen Moğolistan’ın karayolu altyapısı, en düzgün yolu bulanın, en hızlı gidebildiği, harita hazırlayanları çileden çıkaran bir ülke. Eğer mevcut seçenekleri beğenmiyor, kendinize ve navigasyon yeteneğinize de güveniyorsanız, kimi yerde onlarca olan bu izlere bir yenisini de siz ekleyebilirsiniz. Öyle düz bir arazi işte.
Sınırdan yaklaşık 30km içerideki Tsagaanuur’u geçtikten sonra, akşam konaklamayı düşündüğüm Ölgi’ye doğru GPS’imde düz bir çizgi çekip, Moğolistan’a bu çizgiyi takip eden yeni bir karayolu kazandırdım. Diğer tekerlek izlerinden uzaklaşmaya başladıkça yolu şaşıracağım tedirginliğini yaşamadım değil başta ama, hafif meyillerle alçalıp yükselen arazi, taşsız, düzgün ve yumuşak toprak, endişeye gerek olmadığını hissettirdi bana. Baş istikametimdeki dağları güneyden dolaşmak için genişçe bir kavis çizerek Ölgi’ye vardığımda, Tsagaanuur’dan gelen asfalt yolu da fark ettim, biraz içim acıyarak. Sonradan öğrendim ki, yalnızca 12km imiş; çok bir şey kaybetmiş sayılmam yani.
Akşam çadırımı açmak için, kutsal kitapta yazılı Blue Wolf Ger Camp’ı bulacağım. Ufacık kente uzaktan bile baktığında insan, LP’deki haritada gösterilen noktanın yaklaşık nereye düştüğünü tahmin edebiliyor. Nitekim, ağır adımlarla o noktaya ilerliyorum. Arkamda, bana sürekli korna çalıp selektör yapan telaşlı bir araba var. Arabamda bir sorun olabileceğini düşünerek yolun sağına yanaştım. telaşlı araba da hemen yanıma… İçerden aceleyle inen adam, birkaç İngilizce kelime, el kol işaretli ve Kazakça (evet, Moğolca değil) kendisinin evinde kalabileceğimi, onunla gelip bakmamı falan söylüyor. Ben ise Blue Wolf’a gitmekte kararlıyım. Yine aynı yöntemle Blue Wolf’un kötü bir yer olduğunu, zaten “kapalı” da olduğunu anlatmaya çalışıyor. Peki, görelim bakalım evini. O önden, ben arkadan, birkaç yüz metre geride yoldan ayrılıp, basit köy evlerinin arasından hazretinkine varıyoruz. Bahçede iki ufak ev var. Birisinin önünde Münih plakalı bir BMW 800GS motosiklet duruyor. Belli ki yalnız değilim.
İçeri girdiğimde, uzun boylu, orta yaşlı bir adam selamlıyor beni, sevecen bir tavırla. Geleneksel gezgin muhabbeti hızla gelişiyor; nerden gelip nereye gittiğimiz, rotalarımız, şimdiye kadar yaşadıklarımız, yol durumları, v.s. Ev sahibi Murat ve oğlu da merakla bizi seyrediyor. Murat, Moğolistan’ın bu bölgesinde yaşayanların çoğu gibi bir Kazak. Ölgi nüfusunun %92’si Kazak aslında.
Murat’ın evi minimum şartlara haiz. Yani, yalnızca yatak var. Lavabo bahçedeki bir leğenden oluşuyor. Tuvalet ise, diğer evlerle ortak kullanılan yaklaşık 50m uzakta bir kulübe. Moğolistan’da (ve Kazakistan’da) köy tuvaletleri, yere kazılan bir çukurun üzerine, ortasında delik olan tahta bir platformun kapanmasından, etrafında da -genellikle- kapısı yarım kapanan yine tahta bir kulübe oturtulmasından oluşuyor. Hani, okuyanlar bilirler, Aralsk’ta bir zamanlar kaldığım ve gece içine düşmemek için bin bir cambazlık sergilediğim tuvalet gibi. Her ne kadar, bir gece önce aracımın sıcak sulu lüks duşuyla yıkandıysam da, bu gece güzel, sıcak bir duş hayal etmiyor değildim. Heyhat, elimi bile yıkamaya doğru dürüst su yok. Murat, akşam yemeği ve kahvaltı dahil, geceliğine US$10.00 istiyor. Ne yapalım, geldik bir kere.
Hans (Alman oda arkadaşım) yemeğini yemiş. Murat aynı yemekten bana da getiriyor. Akşam Hans’la uzun bir muhabbetin ardından yatıyoruz. Horlarsam, uyandırmasını söylüyorum; o horlarsa uyandırabilmem için şansım olsun diye.
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Hans’a, Ölgi’de bir gece daha geçireceğimi, ancak bunun için Blue Wolf’u tercih ettiğimi söyledim. İsterse o da gelebilirdi. Hemen kabul etti, nedense… O motosikletini hazırlayana kadar ben Blue Wolf’u bulmak üzere ayrıldım. Şehri “avucumun içi” gibi bildiğim için yerini bulmam zor olmadı. Blue Wolf aslında bir ger kampı. Ger, Moğol çadırına verilen ad. kazaklar da buna “yurt” diyorlar. Gerin detayını size daha sonra anlatacağım. Ancak ben, Blue Wolf’ta çadır açmak niyetindeyim. Nitekim, ben oraya vardığımda iki araba daha vardı; birisi benimkinden, yani Land Rover Defender 110HT, diğeri ise muhteşem bir kamyon (onu da brazdan anlatacağım).
Yeri bulup, sıcak duş ve “normal” tuvaleti de olduğunu öğrendikten sonra, Hans’a eskortluk etmek üzere geri döndüm. O da, hazırlığını bitirmiş ve motosikletiyle yola çıkmıştı. Hülasa, biz Blue Wolf Ger Camp’a yerleştik. Ben çadırı açtım, Hans da kendine bir ger tuttu.
 
Blue Wolf Ger Camp’in bahçesinde
 
O günü, Has’ın bozulan GPS’inin arızasını bulmak, yine bozulan fotoğraf makinesinin şarj adaptörünü tamir etmekle geçirdik. Akşam, kampın restoranında “beş parmak” ziyafeti için kalanların fikrini aldık; herkes kabul etti.
 
Tamirat işleri
 
Gelelim beş parmağa. Beş parmak bir Kazak yemeği. Kazakça adı da beş parmak. Neden mi? Çünkü, beş parmakla, yani elle yeniyor. Yemek, kuzu eti, erişte (bu bazen pilav da olabiliyor) ve sebzeden oluşuyor. Yani, sonuçta, sebzeli ve etli erişte (ya da pilav). Ancak, bol et suyuyla yapıldığı için, hafiften sulu. Restorana toplam 8 kişi olduğumuzu, ona göre uygun bir fiyat verilmesini, kendi içkilerimizi getireceğimizi söyleme görevi, bu konularda dünyaya nam salmış Türk kimliğim nedeniyle bana verildi. Önceki seyahatimde, Mısır’dan Sudan’a geçerken feribot fiyatı konusunda pazarlık görevi de bana verilmişti. Ne kadar meşhuruz bu konularda, demek ki… Verilen görevi başarıyla ifa etmenin gururuyla diğerlerini sevindirdikten sonra, bu sefer benim bozulmuş olan kısa farlarımla ilgili teşhis ve tedavi seansı başladı. Arıza kaynağını bulmam mümkün olamayınca, arabanın üreticisi ve bu gezinin de teknik destekçisi (öyle söz vermişlerdi) Otokar’dan yardım istemeye karar verdim. Aradığım kişilere ulaşamayınca, bizim şirketi arayıp, Otokar’dan birkaç isme ulaşmalarını rica ettim. Birazdan fabrikadan aradılar, derdimi söyledim. Elektrikle ilgili arkadaşa ulaşıp telefonla aratacaklarını söylediler ama, ne yazık ki Türkiye’de mesainin bittiği Ölgi saatiyle gece 11 buçuğa kadar bir haber çıkmadı. O günden sonraki beşinci gün ancak ulaşabildiğim e-postalarıma bakarken, bana mesajla “ulaştıklarını” gördüm. New York’tayım ya! Her an e-postalarıma bakıyorum falan. Gönderdikleri mesajda yazdıkları teşhis “tahminleri” ise, benim zaten çoktan gözden geçirdiğim ve sonuç alamadığım noktalardı. Demek ki, telefonla da ulaşsalardı, bir katkısı olmayacaktı.
Akşam, dediğim gibi, 8 kişilik bir masa hazırlanmıştı. Herkes içkisini (genellikle herkesin elinde biraları vardı) getirmiş, Hans masanın ortasına fazladan bir de Çingiz votkası koymuştu. Bu arada söylemek isterim ki, yüzyıllar önce yarattığın Moğolistan diye bir ülkenin halâ var olmasını sağlayacak kadar köklü bir devlet kuran kişinin adı bizim bildiğimiz gibi Cengiz değil Çingiz; yani Çingiz Xaan (burada “X”, malumunuz, genizden gelen bir “h” harfi gibi söyleniyor). Bu 8 kişiye, birazdan kampa gelen bir dokuzuncu kişi daha eklendi. Şimdi, gelelim katılımcılara: Bendeniz ve Hans malumunuz. Hans hakkında daha fazla malumat isteyenler onun web sayfasını ziyaret edebilir: www.hansiwansi.de (ancak, yalnızca Almanca). “wansi” burada, Almanca “çılgın” anlamına gelen kelimenin (artık, her ne ise o kelime, hatırlamıyorum) kısaltılmışı, ya da sokak ağzıyla söylenişiymiş. Yani Hansi Wansi “çılgın Hans” anlamına geliyor. Sonraları Hans’ın gerçekten bir çılgın olduğuna şahit olacaktım. Hans, motosikletiyle Almanya’dan çıkıp, Rusya üzerinden Moğolistan’a gelmiş. Moğolistan’ı gezdikten sonra da, yine aynı yolla geri dönecek.
Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz Land Rover’ın sahipleri ise Fransız Maryline ve Vincente çifti. Onların da rotası, benimki gibi dünyayı dolaşıyor. Tek farkla, onlar Moğolistan’dan Çin’e geçip, daha sonra Japonya üzerinden Los Angeles yapacaklar. Sonrası aynı. Onları da, eğer Fransızca biliyorsanız, www.viamundi.fr sayfasından izleyebiliyorsunuz.
Üçüncü “baba” araç İsviçreli Marinete ve Didier çiftinin. Onların araçları, bir Iveco şasesi üzerine, İtalya’da bir atölyede yapılmış. Önce MAN motoru varken, daha sonra 6 silindirli, turbo-intercooler’lı bir Iveco motoru yerleştirilmiş. Aracın her mekanik ve karoseri aksamı toplama: Motor, şanjman, diferansiyeller, akslar, kanopi v.s. Arka bölümde bir yatak odası, bir oturma odası ve mutfak ve tuvalet var. Son derece efektif, rahat ve şık tasarlanıp yapılmış. Kamyona hayran kaldım. Zaten Paris-Dakar (adı şimdi yalnızca Dakar oldu ya) Rallisi’nde de hep o kamyonlara hayran olurum. Neyse, Marinete-Didier çifti de Asya gezisindeler. Sonrası? Bu bir hastalık, malum. Söylemeyi unutuyordum; çiftin yanlarında bir de Husky köpekleri var; adı Sumo. Onlar da www.tibesti-aventures.com adresinden, yine Fransızca olarak izlenebiliyor.
 Eee? 6 kişi olduk? Diğer iki kişi sırt çantalı iki Avustralyalı; Sidney’den: Elizabeth ve Sylvester… pardon Jack (o kadar Sylvester Stallone’ye benziyordu ki). Onlar da uçakla Moğolistan’a gelmişler. Sonra, yine uçakla dönecekler. Sonradan katılan dokuzuncu kişi ise çok ilginç bir çocuk; İsrailli Shoam. Tek başına, sırt çantasıyla ve otostopla dolaşıyor. Nereyi mi? Aklına neresi gelirse…
Gece, beş parmakla birlikte içilen biralar (tabii, herkesin yanında getirdiği biralar birkaç misline katlandı), Hans’ın Çingiz votkasına ilave ikinci bir şişe, bizim ve restorandaki bir Rus grubun şerefine çağırılan yerel müzisyenlerin dinlenmesi, benim, Avustralya’da göbek dansı kursuna giden Elizabeth’le Arap müziği eşliğinde göbek atmam ve son olarak, arka masaya gelen Ölgi’li birkaç kızdan oluşan gruptan birisini dansa kaldırmamla devam etti.
 
Yemekteyiz. Masanın sol başından saat yönünde; Maryline, Vincente, Marinete, Didier, “Sylvester”, Elizabeth ve Hans
 
Moğol (aslında Kazak) sanatçılar
 
Elizabeth ve bendeniz “kıvırtıyoruz”
 
Terliklere dikkat!
 
Final ise, benim gündüzden açtığım tentemin altında, mum ışığı-konyak (İsviçreli çiftten) faslıyla yapıldı. Sonunu ben hatırlamıyorum. Ancak, hemen yanımdaki arabada yatan Maryline-Vincente çiftinin söylediğine göre, çadıra çıkmamla uykuya dalmam (onu nasıl anladılar, bilmiyorum) arasında 30 saniyeden az bir süre geçmiş.
 
Kapanış partisi, Elizabeth, Shoam, “Sylvester” ve Hans
 
Ertesi sabah uyandığımda, gecenin etkisini üzerimden atmam hayli zor oldu. Bu gün, yani 10 Temmuz’da, Ölgii’de Moğolistan’ın meşhur Naadam Festivali başlıyor; 2 gün sürecek. Naadam,Moğolistan’ın 1921’de Rus Beyaz Ordu’suna karşı zafer kazanıp, bağımsız bir ülke olmasının yıldönümü olarak kutlanan 11-12 Temmuz tarihlerinde düzenlenen bir festival. Bu tarihler, Ulaan Baatar’da (başkent) Naadam festivalinin yapıldığı tarihlerdir. Diğer bölgelerde ise Naadam daha önce başlıyor ve bitiyor. Sebebi de, her bölge halkının, kendi festivalini bitirdikten sonra Ulaan Baatar’daki büyük festivale katılmasını sağlamak. Festival genel olarak ilk gün güreş ve okçuluk, ikinci gün de çeşitli kategorilerde yapılan yaklaşık 15 ilâ 30km’lik at yarışlarından oluşuyor.
 
O sabah… Daha ayılamamışım
 
Ölgi’de saat 10:00’da başlayacağı söylenen festival için Hans’la birlikte 10:30’da stadyuma vardık. Bir süre güneşin altında, bizim gibi bekleyen diğer insanlarla birlikte kavrulduktan sonra, festivalin başlayacağına dair kuvvetli emareler hissetmediğimiz için, stadyumun hemen arkasında kurulan ve buram buram dumanları tüten yiyecek tezgâhlarının bulunduğu yere gitmeye karar verdik. Tam bir panayır yeri. Fotoğraf için o kadar çok ve güzel konu var ki…
 
 
    
    
 
Saat bire kadar oralarda oyalanıp, bir şeyler yiyip içtikten sonra yeniden alana döndük. Konuşmalar, komandoların “nefes kesen” gösterileri derken, güreş müsabakaları başladı. Güreşte eşleşme, en ünlü güreşçilerden başlayarak katılanların rakiplerini seçmesi esasına göre yapılıyor. Yani, sıklet yok. Dolayısıyla, minicik güreşçilerin, dev gibilerin altında ezilişini izleyebiliyorsunuz. Aslında tamamıyla taktik oyunu; iyi oyun bilen zayıf bir güreşçi, bir sumo ayısını bile devirebiliyor. Vücudunun üst kısmı yere ilk değen kaybediyor. Bu arada, güreşin kendisinden çok seremonisi ilginç. Her bir güreşçi, güreşe başlamadan önce kendi hakeminin etrafında dans ederek dönüyor. Hakem tarafından şapkası enteresan figürlerle çıkarılıyor ve o şapka, müsabaka bitene kadar hakemin elinde taşınıyor. Şapka çıktıktan sonra ise güreşçi gelip seyircileri ve bayrağı selamlıyor. Bu selama “kartal dansı” deniyor; malum, kartal Moğollar için çok önemli bir hayvan. Kartal dansında güreşçi kollarını iki yana açıp, kanat çırpar gibi hafifçe dalgalandırırken, bir yandan da yavaş adımlarla ve dizlerinden aşağı yukarı esneyerek ufak bir daire çiziyor. Bu dans, müsabakanın başında ve sonunda tekrarlanıyor. Elemelerin nasıl yapıldığı, sonuçta “aslan”ın (o Naadam’ın birincisi olan kişi, Moğolcası da aslan) nasıl belirlendiği falan ise çok karışık mevzular.
 
    
    
 
Kartal Dansı
 
 
 
Sıcakta kavrulup, havadaki toz bulutuyla iyice çamura bulandıktan sonra, okçuluk müsabakalarını izleyecek derman bulamadan kampa dönüyoruz. Far sorunumu çözmem lâzım; ertesi gün at yarışlarından sonra Hans’la kuzeye, Ulaangom’a doğru yola çıkacağız çünkü. Akşam, Marinete-Didier çiftinin “bahçesi”nde yemeğe davetliydik.
 
Akşam yemeği
 
Otokar’dan ümidi kestiğim için, arıza kaynağını bulmak bana düşüyordu. Uzun, sıkıcı ve yorucu uğraşlar, tamir kitabındaki elektrik şemalarından, araç üzerindeki kabloları takip etme v.s. sonucu suçluyu tespit ettim. Ben o ana kadar arıza kaynağını hep kısa far devresinde ve onunla ilgili anahtar, sigorta ve rölelerde arıyordum; arızalı olan kısa farlar olduğu için. Ancak suçlu olan, uzun far kolunun kısa farları devreden çıkaran kontağıymış. Sarsıntı ve titreşimden dolayı ark yapan kontak, ısıyla çevresindeki plastik kaideyi deforme etmiş ve devre kesilmişti. Elimde yedeğim olmadığı için “oto sanayii” tekniğiyle geçici sayılabilecek bir tamir yaptım. Ömrü fazla olmayacak, eminim. İlk fırsatta sinyal-korna -selektör anahtarı komplesini değiştirmem gerekli. Acaba Otokar’dan istesem, onu da e-postayla mı gönderirler?
Ertesi sabah, at yarışlarının bitiş noktası olan, şehrin yaklaşık 5km dışındaki yere yollandık. Yarışlar, atların yaşına göre değişik uzunlukta etaplarda yapılıyor. Etap uzunluğu 15 ilâ 30km. Bitiş çizgisi hep aynı olacak şekilde, start yerleri değişiyor. Tümüyle atın kondisyonuna bağlı bir yarış. Jokeyler ise, hafif olmaları için 5 ilâ 12 yaş arası çocuklardan seçiliyor. Çoğu, yine yükü hafifletmek için ata eyersiz biniyor.
 
     
 
Jokey çocuk kana kana su içiyor
 
 
Yarışlardan sonra diğerlerinden ayrıldık. Hans’la hızlı bir alış-veriş yapıp, yola çıkacağız.
 
 
Bundan sonraki yazım Ulaangom yolunu bulma ve Altay bölgesi maceralarımıza ayrıldı. izlemeye devam

 

Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş