ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
 
ÜLKELER ...
Cape Town'a Dönüş
Güncelleme Tarihi: 10.1.2012
Gün: 979
Yapılan Yol: 112893 km.


İLK YAZI
1
SON YAZI
Unutmadan, geçen yazımda bahsedip, ‘ati’ye bıraktığım bir konuyu açıklamak, hikâyeyi anlatmak istiyorum; Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu’ndan (TTOK) yeni triptik belgesi çıkartılması mevzuu… Daha Botswana’dan Zimbabwe’ye başarısız ‘sızma’ girişimimiz sırasında fark etmiştim; böyle giderse elimdeki triptik belgesinin sayfalarının yetmeyeceğini. Bunu bu kadar ‘yumurta sınır kapısına geldiğinde’ fark etmek de ne mene bir -başka- tedbirsizliktir; ayrı konu. Zimbabwe sınırından tersyüz edilmiş bir halde dönüp de, aynı Zambiya gümrük görevlisinin karşısında 15 dakika sonra yeniden ‘zuhur’ ettiğimizde “Abi, n’olur triptik belgesini bi daa damgalama” diye ricacı olmuştum, malûm. O ‘abi’ de bizi kırmamış, yarım saat sonra geçeceğimiz Zimbabwe sınırındaki gümrük görevlisini telefonla arayıp, konuya ilişkin bilgilendirmek de dâhil olmak üzere, her türlü yakın ilgiyi göstermişti, hatırlarsanız. Bu ‘geç uyanmanın’ ardından, yolumuz üzerinde olup da adresini bilebileceğimiz tek nokta olan Kinshasa’daki Mbay’ın (hani, Bursa Uludağ Üniversitesi’nde tıp tahsili yapan Kongolu arkadaş) yardımına -bir kere daha- ihtiyaç duyduk; sağ olsun bizi kırmadı. Yeni bir triptik belgesinin İstanbul’dan onun adresine gönderilmesini kabul etti. Barlas’tan (ortağım) Lando’ya yeni bir triptik belgesi çıkarttırması ve sonra da Mbay’a kurye ile göndermesi için yardım istedim. Triptik belgesini, (Frenkçe adıyla, carnet de passages en douane) FİA (Federation Internationale de l’Automobile) adına Türkiye’de vermeye tek yetkili kuruluş olan TTOK, Barlas’ın bu talebini şu şekilde yanıtlıyor :
“YENİ BİR TRİPTİK BELGESİ VERİLEBİLMESİ İÇİN, ARACIN TÜRKİYE’YE DÖNMESİ GEREKİYOR!”
İzleyenler hatırlayacaktır; İstanbul’dan Cape Town’a yaptığım ilk seyahatimde (www.turafrika.com) , Sudan’ın başkenti Khratum’da gündüz vakti, Haberleşme Bakanlığı’nın önünde Lando’nun camı kırılıp, içinden bilgisayar çantam çalınmış (tamamıyla benim salaklığım sonucu, tabii), çantanın içinde bulunan triptik belgesinin yenisinin çıkarılması için Barlas’tan -yine- ricacı olmuştum. O zaman da TTOK’un ‘kıymetli’ yetkilileri aynı cevabı vermişlerdi :
“YENİ BİR TRİPTİK BELGESİ VERİLEBİLMESİ İÇİN, ARACIN TÜRKİYE’YE DÖNMESİ GEREKİYOR!”
Bu aptalca cevaba rağmen olayın peşini bırakmamış, FİA’nın İsviçre’deki merkezinden yetkililere durumu iletmiştik. Onlar da, kaybolan ya da çalınan belge yerine yenisinin verilmesi için aracın ‘yurtiçi’ edilmesine gerek olmadığını bildirmişler, TTOK’a bir fırça mesajıyla, belgenin hemen çıkarılması talimatını vermişlerdi. Neyse ki, çanta 2 gün sonra bulunmuştu da, yeni triptik belgesine gerek kalmamıştı. Hatta, o seyahatten döndükten sonra TTOK’tan üst düzey bir yetkili, benden özür dilemek ve yazdığım yazıyı düzeltmem için telkinde bulunmak için beni bir akşam yemeğe davet etmişti. Konuyu düşüneceğimi söylemiştim. Yazıyı iyi ki düzeltmemişim. Baksanıza, TTOK’ta eski tas, eski hamam!
Neyse! Bu sefer de aynı aptalca cevabı alınca, durumu FİA’daki aynı yetkili hanıma yine bildirdik. Kendisi, Hindistan’da seyahatte olmasına rağmen hemen müdahalede bulundu ve TTOK’un yeni belgeyi hazırlamasını sağladı. Barlas da belgeyi aldırdıktan sonra tam Mbay’a gönderecekti ki; ben politik durumları sonuna kadar izleyeyim de, durum belli olsun, diye beklemesini rica ettim. İyi ki de etmişim; 2 gün sonra şaft kırıldı, Lusaka’ya şaft göndertilmesi durumu hâsıl oldu ve benim yeni triptik belgesi o şaftla birlikte geldi. Zaten, iyi ki de öyle olmuş; Mbay’a (Kinshasa’ya) gönderilseydi, bir yenisini daha kendim Türkiye’den almak zorunda kalacaktım : ) İşte TTOK’un hikâyesi!

Dönüş : İlk durak Zambiya

21 Aralık Çarşamba günü saat 10 buçuk civarında, KDC gümrük otoparkından çıktığımızda, göz ucuyla dikiz aynasına bakıyordum; peşimizden koşturan var mı, diye. Zambiya gümrüğünün bariyerinden park biletini alıp da içeri girdiğimizde, tehlikeden bir aşama daha uzaklaştığımızdan dolayı rahat bir nefes aldım. Artık peşimde dolaşan ‘muameleci’ kalmadı. Hepsi ya aksi yönde geçmeye çalışanları ağına düşürmek için seferber olmuş durumda, ya da çevremde oluşturmayı başardığım ‘negatif enerji kalkanı’ndan sekiyorlar. Ah, bir de ışın kılıcım olsaydı!
Pasaport ve gümrük işlemlerinden sonra, Lando’nun trafik sigortasını yaptırmak için, gümrük komisyoncularının kulübelerinin olduğu tarafa doğru sürdüm arabayı. Kendimden emin bir şekilde, park ettiğim arabadan inip, kulübelerin arasında dolanmaya başladım; sigorta şirketi kulübesi arıyorum. Bu işlerin üstadıyım ya, elimle koymuş gibi bulacağım. Bu arada, ‘yardımcı olalım abi’ciler peşime takılmaya başladı. Sigorta yaptıracağımı söylemedim. Hatta, hiçbir şey söylemedim. Bu durumdan kurtulmanın tek çaresi olarak sağır-dilsiz taklidi yapmayı yeni keşfettim. Sağır-disizlerle iletişim kurmanın yöntemi, daha çok bağırarak konuşmakmış, onu da keşfettim. Ben duymadığımı ve konuşamadığımı işaretlerimle anlatmaya çalıştıkça, onlar daha çok bağırıyorlardı. Biz (ben ve arkamdaki yığın) konteynerlerin arasında bir süre dolandık. Sonra birisi benim sigorta şirketi aramakta olabileceğimi düşünmüş olacak ki “Insurance?” diye bağırdı. Sağır-dilsizler bağırılınca anlayabiliyorlar ya, gözlerim parladı. Takıldım peşine ve arabayla geldiğimiz yolu bu sefer yürüyerek, pasaport ve gümrük binasına kadar gittik. Meğer sigorta şirketinin bankosu da oradaymış. Sorsaydın ya birader?
  • Hangi ülkedensin?
  • Törkiy
  • Tokyo?
  • Hayır, Törkiy, Türkiye yani. Hani, İstanbul falan…
  • Haa, Terkiy
  • Hayır, Törkiy canım. Bak, birisinin ya da bir ülkenin adını yanlış telaffuz etmek ayıptır. Ben şimdi senin ülkene Zembiye dersem, bu senin hoşuna gider mi?
  • Pardon, bize ‘Terkiy’ diye öğretmişlerdi de…
  • İyi, öğrendin işte; Törkiy!
  • …
Bu coğrafya dersiyle, Zambiya sınır geçişimizi tamamlamış olduk. Birlikte geldiğim muamelecinin, peşinden yürümemin sağır-dilsizlik problemimi çözmüş ve üstüne bir de İngilizce’yi öğrenmiş olmamı sağlamasından duyduğu gurur ve mutluluk gözlerinden okunuyordu. Onu, bu zafer sarhoşluğuyla başbaşa bırakıp, arabaya geri döndüm.
O akşamüstü Lusaka’ya vardığımızda şehir bize Paris gibi göründü. Daha önce Lusaka’dayken kaldığımız Lusaka Backpackers da evimiz gibi… Bahçe kapısından, yorgun ama mutlu savaşçılar olarak girdik. Hem Lando, hem biz yorgunduk, gerçekten.

Lusaka Bacpackers’ta havuz başı
Ertesi gün hostelin çamaşırhanesinde, çamaşırlarımızı ve ayakkabılarımızı yıkadık. Kongo’nun kızıl çamurunun bıraktığı lekeler pek çıkmadı ama, en azından giyilebilecek hale geldiler. Lando’yu da temizletmeyi unutmadık, tabii. Götürdüğüm araba yıkayıcısında sordum, basınçlı su var mı, diye. Varmış! İçi-dışı, altı-üstü ve motoru yıkanacak. Basınçlı su olmadan o çamurları temizlemek mümkün değil, çünkü.
Üç kişi topyekûn giriştiler, yıkamaya. ‘Basınçlı’ su açıldı. Acaba arabadaki benim duşu mu denesek? Sanki daha iyi yıkar, gibi. Kendimi kenardaki plastik sandalyenin içine gömdüm ve çocukları seyre koyuldum. Ellerinde köpürttükleri bezlerle arabanın her tarafını siliyorlar. ‘Basınçlı’ su çamuru akıtmaya yetmediği için, kısa zamanda sabunlu bezleri kızıl-kahverengi köpürmeye, bir müddet sonra da ‘hiç köpürmeye’ başladı. Ama onlar, ‘aynı bezle hiç köpürtmeden en fazla ne kadar alan yıkanır yarışması’na katılmışçasına, canla-başla çalışıyorlar. Bir ara, kendimi mütebessim bir ifadeyle yakaladım. Seviyorum bu Afrikalı çocukları! Yarışmacıların arkasından ‘basınçlı sucu’, olmayan köpükleri akıtıyor. Sonra yine sabunlanıyor, yine akıtılıyor. Bu şekilde Lando’nun etrafında sürekli dönen bir grup insan… Kimisi camını, kimisi tepesini, kimisi şasesini ha bire sabunlu bezle siliyor; arkadan gelen ‘basınçlı sucu’ da onların sildikleri yerleri ‘basınçlı su’yla akıtıyor. Bu şekilde kaç tur döndüklerini hatırlamıyorum. Sonunda “Bitti abi!” dediklerinde yaklaşık 3 saattir yıkanıyordu, Lando. Bende artık “Ama, şu alttaki çamurlar…” diyecek takat kalmamıştı. Yıkama parası ve bahşişleri ödeyip, suratıma takılı kalan mütebessim ifadeyle ayrıldım oradan.

Livingstone yolunda su kabakları. Yol kenarına su kabaklarını böyle çalılara dizip ortadan yok oluyor, satıcılar. Fotoğrafını çekmeye kalktığında da bağırış-çağırış saklandıkları yerden bitiveriyorlar “Fotoğraf parayla!” diye
Ertesi gün Livingstone’daydık; hani Viktorya Şelalesi’nin yakınındaki. Yine Jolly Boys’ta kaldık, tabii. 23 Aralık, yani Noel arifesine bir gün var. Ortalıkta hediye paketleri tepeleme yığılmış. Jolly Boys, civardaki yetimhanelere de destek veriyor, aynı zamanda. Yarın gece bunların hepsi sahiplerinin çoraplarındaki yerlerini alacaklar.

Botswana’ya, yine pantonla…

Sabah ağırdan aldık biraz. Saat 10’a doğru çıktık, Jolly Boys’tan. Pasaport-gümrük işleri, arkasından Zambezi Nehri üzerinde panton ve Botswana’ya giriş. Önümüzde 550km kadar bir yol var, Francistown’a kadar. Ama, şehre girmeyeceğiz. Merkezden 15km kadar önce, Woodland Stop Over adında bir konaklama yerinden bahsediyor, elimdeki Bradt kitabı. Yer olup-olmadığından emin değiliz. Malûm, bugün Noel arifesi; dolu olabilir.

Pantondayız

Botswana’ya ayak basarken
Woodland Stop Over, özel bir çiftlik arazisi içinde kurulmuş, birkaç lüks bungalov ve kampingden oluşan konaklama yeri. Ana yola ve şehre uzak oluşu nedeniyle çok sessiz, titiz ve özenli yönetimi nedeniyle de son derece bakımlı ve temiz olması yüzünden huzur içinde tatil yapılabilecek bir yer. Biz gittiğimizde, bizden başka 3 kamp yeri daha doluydu. Ertesi sabah ikisi ayrıldı ve bizim dışımızda, hemen yanımızda moto-karavanlarında kalan yaşlı bir G. Afrikalı çiftle yalnızdık. Bu durum, kafa dinlemek isteyen bize de fırsat oldu ve bir gece daha kalmaya karar verdik. Cape Town’a bir an önce varmak gibi bir acele içinde değiliz. Hatta, oradaki kalış süremizi fazla uzatmamak için, olabildiğince geç, mesela yılbaşından hemen önce oraya varıp, hemen sonrasında da işlerimizi bitirip, İstanbul’a dönmek sevdasındayız. Orada kalacağımız her fazla gün, Lando’nun park derdi, bize kalacak yer derdi gibi ek sıkıntılar getirecek; bunu biliyoruz.

Francistown’da, Woodlands Stop Over
26 Aralık Pazartesi! Bugün Botswana’nın başkenti Gaborone’ye gidiyoruz. Gözümüze KDC’den sonra Paris gibi gelen Lusaka’nın ardından, Gaborone’de herhalde cenneti bulmuş olacağız. Benim niyetim, şöyle sağlam bir biftek yemek, akşam. Hani, ‘tuğla gibi’ dediğim cinsten; yanında patates kızartması ve tabii kırmızı şarap. Buket de katılacaktır, eminim. Günler sonra… Gözümün önünde uçuşan biftek tabağı hayalleri arasından yolu seçmekte güçlük çekiyordum, sonuna doğru. Öğleden sonra girdik, Gaborone’ye. Önce şehir merkezini bulmakta zorlandık, uzunca bir süre. Yok, aslında büyük bir şehir olduğundan değil. Hatta, küçük sayılır. Hem de, hayli küçük… 186,500 nüfusa ‘hayli küçük’ demek, pek yanlış olmaz, herhalde. Aslında bulmuşuz, merkezi. Hatta, geldiğimizden beri şehrin tam merkezinde dolanıyormuşuz; 2 sokak yukarı, 1 cadde sağa… Topu topu oncacık bu merkezde bulduğumuz şuncacık otele yerleştikten sonra hala bir şaşkınlık var üzerimizde. Emin olamıyoruz, gerçekten başkentte miyiz, başkentin merkezinde miyiz, diye. Yollarda görebildiğimiz en yakın iki insanın arasındaki mesafe 100 metreden fazla. Açık tek bir dükkân yok. Restoran falan ise hak getire. Bulabildiğimiz karın doyurma yerleri KFC ve Nando’s. Tüm biftek hayallerim suya düştü. Nando’s’da kuru tavuk ızgaralarla karnımızı doyurduktan sonra otelimize döndük. Bu şehir ‘ölmüş’, yaşamıyor!

…ve Güney Afrika

Kürkçü dükkânına doğru hızla ilerliyoruz. Salı günü öğleyin güney Afrika sınırını geçtik. Akşamında ise Kimberley’deyiz. Akşam Big Hole’un (Büyük Delik) yakınındaki, belediyeye ait karavan parkında kalacağız. Nedir bu Big Hole, Kimberley neresidir?
Kimberley, Güney Afrika’nın en büyük, buna karşılık en tenha bölgesi olan Kuzey Cape’in başkenti. Tarihi çok eskiye değil, 19. yüzyılın sonlarına dayanıyor, ancak. Kimberley’in Güney Afrika tarihinde çok önemli bir yeri var. 1866’da, çiftçi Daniel Jacobs’ın 15 yaşındaki oğlu Erasmus bir gün yerde bir taş bulur; parlayan bir taş. Bu parlak taşı annesine gösterir. Annesi de komşuları Schalk’a… Kimberley’de başlayan taşın yolculuğu, genç Erasmus tarafından bulunmasının üzerinden 100 yıl geçtikten sonra, yine başladığı yerde, Kimberley’de sonlanır. Nedir peki bu taş? Daha sonra Eureka olarak adlandırılan ve ham haliyle 21.25 karat (4.25 gram) gelen bu taş, Güney Afrika’da bulunan ilk elmastır. …ve tabii Kimberley de, Güney Afrika’da elmasın bulunduğu ilk yer. Eureka, ikinci İngiltere yolculuğu sırasında ‘yastık’ tarzında (elmas kesiminde böyle bir tarz varmış, demek ki) tıraşlanır ve 10.73 karatlık (2.15 gram) bir pırlanta haline dönüşür. Eureka, 1967 yılında De Beers şirketi tarafından satın alınır, Güney Afrika halkına armağan olarak Kimberley’deki Maden Müzesi’ne konulur.
Dönelim De Beers’e! Afrika’ya başladığımızda bahsetmiştim, Cecil John Rhodes’dan. İngiltere’den, ailesi tarafından, astım hastalığına iyi geleceği umuduyla Güney Afrika’daki ağabeyinin yanına gönderilir, 17 yaşında. Çok fazla geçmez, bir sene sonra Kimberley’e gelir Cecil Rhodes. …ve büyük elmas imparatorluğunun temelleri burada atılır. De Beers yavaş yavaş dünyanın en büyük elmas üretici olma yolunda ilerler. Öyle ki, kurduğu bağlantılar ve yaptığı anlaşmalarla dünyada elmas fiyatlarını belirleyen kartel haline dönüşür. Sonradan, daha önce Namibya’nın ilk yazısında bahsettiğim bir başka elmas imparatoru Ernest Oppenheimer’in Güney Afrika Anglo Amerikan şirketi ile birleşir ve dünya elmas piyasasının %90’ına hâkim olur.
Cecil Rhodes yaşadığı 49 yıl gibi kısa bir süreye De Beers dışında başarıları da sığdırmıştır. Kurduğu İngiliz Güney Afrika Şirketi (British South Africa Company, BSAC) yerli kabile liderleriyle yaptığı anlaşmalar ve Birleşik Krallığın politik ve diplomatik ‘yardımları’ sonucu, Güney Afrika’nın kuzeyinde yer alan geniş toprakların sahibi olur. Bu topraklar sonradan, patronun adına ithafen Rhodesia (Rodezya) adı ile anılmaya başlanır. İngiliz Güney Afrika Şirketi o kadar büyümüştür ki, kendi başına bir devlet gibi hareket etmeye, sahibi olduğu toprakları da bir ülkeyi yönetir gibi yönetmeye başlar. Önceleri ‘ikna’ çalışmalarında İngiliz Ordusu’ndan yardım isterken, sonradan kendi polis ve asker gücünü kurar. Kendi kuvveti, ‘ikna’ çalışmalarında daha da etkili olmaktadır, ne de olsa.
Daha da fazla detaya girmeyeyim. Rodezya olarak anılan bu topraklar sonradan Birleşik Krallık kolonisi haline getirilir; Kuzey ve Güney Rodezya olarak. Önce Kuzey Rodezya, Rodezya Federasyonu ve Nyasaland olarak ayrılır. Sonradan Nyasaland şimdiki Malawi’ye, Rodezya Federasyonu da Zambiya’ya dönüşür. Arkasından da Güney Rodezya Zimbabwe’ye…
Cecil John Rhodes’un adını sık sık anacağımdan bahsetmiştim, Namibya’dayken. En fazla da Zimbabwe’de anacaktım; kısmet olmadı. 1902 yılında, Cape Town’ın sayfiye yeri Muizenberg’deki yazlık evinde öldükten sonra cenazesi bir trenle, o zamanki Rodezya’ya götürülür; şimdiki Zimbabwe’de, Matobo Ulusal Parkı’nın bir köşesindeki mezarına…
Dönelim başa; Big Hole’a. ‘Büyük Delik’ demek olduğunu yazmıştım. Kimberley kentinin ortasındaki bu delik, iddiaya göre dünyada kas gücüyle açılmış en büyüğü. 1871’den 1914’e kadar geçen 43 yıl içerisinde toplam 2,720kg elmas çıkarılmış bu çukurdan. Yaklaşık 450m çapında ve 240m derinliğindeki çukur, ekonomik verimliliğini yitirince kendi haline bırakılmış. Yağmur suları dolmuş olan deliğin 175m’lik kısmı su üzerinde görünebiliyor, artık.

Big Hole (Wikipedia’dan ‘araklanmış’tır)
İşte bu deliğin hemen yakınındaki karavan parkında kamp yaptık, biz de. Belediyeye ait kamp yerinde her şey düşünülmüş. Hatta, tuvalet ve duşların bulunduğu binalarda küvetli banyolar bile…
Akşam yeşillikler üzerinde keyif yapmak hayali kurarken, havanın kararmasına yakın başlayan kuvvetli fırtına ile şiddetli yağıştan dolayı; bırakın yeşillikleri, tentenin altında bile duramadık ve erkenden çadıra sığındık.
Ertesi gün pırıl pırıl bir sabaha uyandık. Kahvaltımızdan sonra toparlanıp, Eski Şehri gezmeye gittik. Burası 1870’lerden, Kimberley’in ilk kurulduğu zamanlardan beri olduğu gibi korunarak saklanmış ve şimdilerde müze haline getirilmiş bir mahalle. Büyük Delik, Kimberley’deki Maden Müzesi sınırları içerisinde yer alıyor. Bu maden müzesi de, Eski Şehir dediğim bölgede… Ancak, ne ben, ne de Buket yalnızca bir delik ve Eureka elmasını görmek için müzeye girmek istemedik; Eski Şehir’i gezip, çıktık.

Eski Şehir’den, eski tramvay

Cecil John Rhodes’un vagonu; Cape Town’dan Kimberley’e gelip, giderken kullanırmış

Eski Şehir’den… Arkada görünen kilise, Avrupa’da prefabrik olarak yapılıp gönderilmiş, Kimberley’e

Kilisenin içi

Australian Arms Oteli. 1873’te ilk kurulduğunda da otelmiş zaten, şimdi de otel olarak hizmet veriyor
Cape Town’a varmadan önceki son konaklayacağımız yer ise Beaufort West. Eski, sakin ve küçük bir kasaba, Beaufort West. 1818’e dayanan geçmişinden kalma eski evlerden birinde kaldık, biz de.

Beaufort West’ten…

Üçü bir arada

Kürkçü dükkânı Cape Town

29 Aralık Perşembe günü vardık, Cape Town’a. Yani yılın son gününden iki gün önce. Aslında Cape Town demeyeyim; vardığımız yer Cape Town’ın 55km doğusunda, Gordon’s Bay. Buraya gelmemizin nedeni, Gordon’s Bay’deki bir gezgin durağı. Duncan ve Elisa çiftinin bizim gibi kıta-aşırı gezginler (overlanders) için hazırladıkları bir konaklama yeri var, Gordon’s Bay’e tepeden bakan bir düzlüğün üzerinde. Okaliptüs ağaçlarının gölgelediği geniş bir arazisi olan evlerinin alt katı aynı zamanda pansiyon olarak da hizmet veriyor. Arazi de kamp alanı olarak… Ama, Duncan ve Elisa çiftinin, daha doğrusu tesislerinin de adı olan “African Overlanders”ın başka hizmetleri de var. Örneğin, aracınızı uzun süreli (birkaç ay) burada bırakabiliyorsunuz. Aracınızın bakım ve tamiri için bağlantıları var ve bu konuda (aracın servise bırakılması-alınması v.s.) yardımcı oluyorlar. Aracınızın, istediğiniz bir yere nakliyesi ile de ilgileniyorlar. Duncan aynı zamanda MSC firmasının (Mediterranean Shipping Company) acentesi ve gayet uygun navlun fiyatı verebiliyor. Bunların hepsinden daha önemlisi, aracınızın gümrükleme, konteynere yerleştirme ve nakliye işlemlerini sizin adınıza hallediyor. Yani, bu işlemlerin yapılması sırasında başında bulunmanız gerekmiyor. İşte tüm bu avantajlar, benim için ayrı birer dert kaynağı olan konulardı. Şöyle ki;
  • Bizim Avustralya’dan İstanbul’a, onu son gördüğümüzden 1 yıl sonra gelecek olan oğlumuz Alican’la buluşmak üzere Ocak ortasında İstanbul’da olmamız gerekiyordu.
  • Lando’nun, özellikle KDC ‘savaşı’ndan çıktıktan sonra ciddi olarak bakımdan geçirilmesi, oluşan ciddi arızalarının giderilmesi gerekiyordu.
  • Bu bakım ve tamir işleminden sonra Dakar’a (Senegal), benim onu Mart ortasında teslim alacağım şekilde gönderilmesi gerekiyordu.
Bütün bunların benim tarafımdan yapılması demek; benim Buket’le birlikte, Alican’ı görmek üzere İstanbul’a uçtuktan bir süre sonra, Cape Town’a geri dönüp Lando’yu bakıma sokmam (bu işi Senegal’e bırakamam), ondan sonra da Senegal’e göndermek üzere gemiye yüklemem, Senegal’e varana kadar İstanbul’a geri dönmem, sonra da Senegal’e uçup arabayı teslim almam ve seyahati -artık- bitirmek üzere yola çıkmam demekti. Hâlbuki Lando’yu Duncan’a bırakarak, bunları hepsini birden çözmüş oluyorum. Şimdi Duncan Lando’yu servise götürüp bırakacak, işi bittiğinde alacak, zamanı gelince konteynere yükleyip, gümrük işlemlerini tamamladıktan sonra Senegal’e göndermek üzere gemiye yükleyecek. Ben ise İstanbul’dan, geminin yanaşacağı tarihte Dakar’a uçup arabayı alacağım ve yoluma devam edeceğim.
İşte bu yüzden biz Cape Town yerine, Gordon’s Bay’e, African Overlanders’a geldik; Duncan ve Elisa’nın -ve tabii 10 aylık kızları Chloe’nin- misafiri olmaya. Hem Gordon’s Bay’in sakin ve huzurlu atmosferinde kısa bir ‘yaz tatili’ (burada yaz, malûm) yapacağız ve dinleneceğiz, hem İstanbul’a dönene kadar vaktimizi geçireceğiz, hem de bu arada Duncan’ın servisine Lando’yu götürüp, tamirci Schalk’la görüşme ve dertlerimi anlatma imkânım olacak.
Aslında, yılbaşı gecesini Cape Town’da, yani şehrin merkezinde geçirmek, bunun için de şehir merkezinde bir yerde kalmak niyetimiz vardı. Ancak, Gordon’s Bay’i o kadar sevdik, Duncan ve Elisa’nın kamp yerinde o kadar rahat ettik ki, Türkiye’ye dönüş tarihimiz olan 5 Ocak’a kadar hep orada kaldık. Bir gece hariç; 2012’nin ilk günü gecesi.

Gordon’s Bay’de balık lokantası, o lokantalarda da deniz mahsulü çeşidi bol. Biz de yedik, tabii

Gordon’s Bay plâjı

Kamp yerimizde de yedik, tabii
Yılbaşı gecesi Gordon’s Bay’deki kafelerden birinde akşam yemeğimizi yedikten sonra kamp yerimize çıktık. Ben 10, Buket ise 9 buçuk olduğunu iddia ediyorduk; çadırımıza girip yattığımız zamanın… Öyle erken yatınca da (her gece erkenden yatıyoruz, aslında), sabah erkenden uyanıyor insan. 2012’nin ilk sabahında, kahvaltımızı yaptıktan sonra Ümit Burnu’na doğru yola çıktık. Önceki Afrika seyahatimde burnu görmek kısmet olmamıştı. Kıyıdan False Bay, Fish Hoek ve Simon’s Town üzerinden Cape’e, yani ‘Burun’a gittik.

Simon’s Town’daki plâjda rengârenk kulübeler

Simon’s Town’da deniz kıyısı
Ümit Burnu, Table Mountain Ulusal Parkı sınırları içerisinde yer alıyor. İlk kez 1488’de Portekizli kâşif Bartolomeu Dias tarafından dönülen bu burnun isim babası, o zamanki Portekiz kralı II. John. Hindistan’a doğru yeni umutların doğmasını sağlayan bir yolculuğun ‘dönüm’ noktası olması nedeniyle bu adı vermiş. Her ne kadar, büyük bir çoğunluk tarafından Afrika’nın en güney ucu olarak biliniyorsa da, bu bilginin yanlış olduğunu ilk seyahatimin sonunda ispatlamıştım; okuyanlar bilir. Aynı, bu seyahatimin sonunda da ‘dünyanın yuvarlak olduğunu’ ispat edeceğim gibi… Afrika’nın en güney ucu, Ümit burnunun yaklaşık 150km doğu-güneydoğu istikametinde, kendi halinde bir burun olan Cape Agulhas’tır. Cape Agulhas güney kutbuna, Ümit Burnu’na göre 53km kadar daha yakındır.
Ümit Burnu’na gidip, buradaki tarihi feneri görmemek olmaz. Fünikülerle çıkıyorsunuz, fenere kadar; eğer yürümek istemiyorsanız. Bu tarihi fener 1860’da deniz seviyesinden 269m yüksekteki bu noktaya inşa edilmiş ve -ancak- 59 sene hizmet verebilmiş. O kadar yükseğe yapılan fener sık sık bulutların arasında kaybolduğu için görünemez olmuş. 1911’de bölgede Lusitania adlı bir Portekiz yolcu gemisinin kayalara çarpıp batmasından sonra, yeni ve daha alçakta bir fenerin yapılmasına karar verilmiş.
Ümit Burnu’yla ilgili son anlatacağım şey de, Table Mountain Ulusal Parkı’na yaklaşırken, yolun ortasına kadar inen yüzsüz maymunlarla ilgili. Bunlar bir cins babun maymunu. Bu cinsin adı ‘chacma’; Türkçe okunuşuyla ‘çakma’. Bir başka deyişle; son yıllarda argo deyimleri sözlüğümüze giren ve yerleşen, ‘sahte’ anlamına gelen kelime. Yani bunlar aslında ’sahte babun maymunu’ : )

Fünikülere binerken

Tarihi fener

İşte burası gerçek Ümit Burnu. Önünde fotoğraf çektirmeden olmaz, biliyorsunuz

Umit Burnu’nda…



Ümit Burnu’nun plajlarında rüzgâr sörfü ve paraşüt sörfü yapanları seyretmek de ayrı bir zevk

O akşam Cape Town’ın güneyindeki Muizenberg’de, hani Cecil John Rhodes’un öldüğü sayfiye kentinde, bir karavan kampında kaldık. Bizim yanımızdaki yerde İsviçre asıllı bir Güney Afrikalı’nın, onun da yanında bir Alman çiftin kamyon-karavanları vardı.

Zandvlei RV Parkı’nda
Ertesi sabah erkenden kalkıp, Cape Town’daki Cape Minstrel Karnavalı’nı izlemek üzere şehre gittik. Sabah 10’da başlıyormuş karnaval. Kortejin geçeceği güzergâhta bulunan Adderley Sokağı üzerinde uygun bir noktaya saat 9 buçukta yerleştik. Aslında bizimkisine pek ‘yerleşmek’ denemez. Okuyanlar hatırlayacaktır; New Orleans’ta izlediğim Mardi Gras’ta insanların yol kenarlarına nasıl ‘yerleştiğini’. Burada da, her ne kadar New Orleans’taki kadar olmasa da, izleyiciler tedarikli gelip ‘yerleşmiş’. Biz ise, yalnızca fotoğraf makinelerimizle ‘tedarikli’ vaziyetteyiz. Saat 13:30’du, ben pes ettiğimde. Yani, ayakta bekleyeli tam 4 saat olmuştu. Buket ise, bu bekleme süresini çeşitli gezme faaliyetleriyle değerlendirmiş, sonunda da Greenmarket Meydanı’ndaki kafede buluşmak üzere bu ulvî görevde beni yalnız bırakmıştı. Saat onda başlayacağı söylenen karnaval yürüyüşü (başlangıç noktası, bulunduğumuz yere 500m kadar uzakta) 4 saatte hala bulunduğumuz yere ulaşamamıştı. Daha doğrusu, hala başlayamamıştı. Gordon’s Bay’e döndük.



Bekleyenler

Saat onikiye doğru, korteje katılmak üzere daha yeni gidiyordu bu dede-torun
5 Ocak sabahı arabamızı toparladık, yanımızda götüreceklerimizi çantalarımıza doldurduk, Lando’yu, diğer bekleyen arkadaşlarının yanına bırakıp kilitledik ve anahtarı Duncan’a teslim ettik. Eli ve Chloe’yle vedalaştık ve Duncan bizi havaalanına bıraktı. Akşam 17:30’daki THY İstanbul uçağına binmeye hazırdık artık.

Buket Chloe’yu çok sevdi. Eli onu sık sık Buket’in kucağına teslim edip, kendi işlerine bakıyordu

Lando diğer arkadaşlarının yanında, tamirciye gideceği günü, sonra da gemiye yüklenmeyi bekleyecek
Dünya seyahatimin Afrika bölümünde böyle bir program değişikliği oldu, istemeden. Öngördüğümüz güzergâhta, kuş uçuşu 5,476km’lik bir boşluk oluştu. Bu radikal değişiklik kararımızda haklı olduğumuzu düşünüyorum; gerek yaşayarak gördüğümüz Kongo Demokratik Cumhuriyeti gerçeği, gerek son günlerde Nijerya’da giderek şiddetlenen ve kanlanan Boko Haram eylemleri, gerekse Mali’de geçtiğimiz Kasım’da kaçırılan ve biri (Alman olanı) öldürülen 4 yabancı turist olayı nedeniyle… Dakar’dan sonra daha sakin ve daha kısa bir yolum kalacak, Afrika’da. ‘Yolum’ diyorum, Buket gelmiyor, çünkü. Ben, Dakar’dan Lando’yu alıp, önce Afrika’yı bitireceğim, sonra da Avrupa’yı; yine tek başıma. Başka bir terslik olmazsa, 6 Mayıs 2012’de, yani seyahate başladıktan tamı tamına 3 yıl sonra, hem de tam 54 yaşıma bastığım gün, dünya seyahatine başladığım yere, evimin önüne dönmüş olacağım.
Mart ayında bir zaman Dakar’da buluşmak üzere, hepiniz hoşça kalın.
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş