ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
 
ÜLKELER ...
Şili
Güncelleme Tarihi: 27.9.2011
Gün: 874
Yapılan Yol: 93195 km.


İLK YAZI
1
SON YAZI

Yeniden Şili

Cardenal Samore sınırını geçtikten bir süre sonra Şili gümrük ve pasaport kontrol noktasına vardım. Güney Amerika’nın bu iki medeni ülkesinde her şey düzenli; insan yabancı da olsa zorluk çekmiyor. Pasaport kontrolünden sonra gümrük muayenesine girdim. Taze meyve-sebze ile et ve süt mamulü olup olmadığını sordu, görevli. “Yok!” dedim. Buzdolabımda kalan iki salatalığı çıkardığında yalan söylediğimi anladım; unutmuşum, kusura bakma abi! Deklarasyon formunu yeniden hazırlamam gerekiyormuş, olsun.
Sınırı geçtikten sonra yaramaz çocuk Puyehue Volkanı’nın eteklerini yalayarak devam ediyor yol. Kendi adını verdiği gölün kıyısından sonra Osorno kenti ve sonra da güneye dönüyorum. Daha önce de dediğim gibi, volkan Şili’de patlamış ama, külleri olduğu gibi Arjantin’e yağmış. Bu tarafta kül namına hiçbir iz yok. Her yer yemyeşil.

Puyehue Gölü kıyısından ‘yaramaz çocuk’ sisin arasında kaybolmuş
Şili’ye geçmemin nedenini söylemiştim, son yazımda. Chiloe Adası’na gideceğim. Sonra da, Pasifik kıyısı boyunca güneye inen Austral karayolundan Buenos Aires gölüne kadar gideceğim. Oradan sonrası, yeniden Arjantin. Gece konaklamak için Llanquihue Gölü’nün güney kıyısında bulunan Puerto Varas’ı seçiyorum. Aslında Chiloe Adası’na feribotun kalkacağı Pargua adında, Pasifik kıyısında küçük bir yerleşim ama, kalacak yer konusunda pek fazla şansım olduğunu sanmıyorum. Arada ise Puerto Montt var ve oldukça büyük bir liman kenti fakat, ben -malûm- büyük kentleri pek sevmem.
Puerto Varas’ta Lonely Planet’in önerdiği bir hostelde yer yok. Listede yer alan bir başka otel ise ilginç geldi. Adı Residencial Hellwig. 1915’ten kalma bir Alman eviymiş. Ev demek biraz haksızlık, kocaman ahşap bir konak burası. Öyle pek sevimli değil, aslında ama, eski bir evde kalmak ilginç olabilir. Derme-çatma bölünmüş odaları, köhne banyoları, yürüdükçe gıcırdayan ve sallanan döşemesi ile ilginç olmasının ötesinde başka hiçbir olumlu özelliği yok. Mutfaktaki odunlu kuzinenin yanında evin bir demirbaşı gibi sürekli oturan kırmızı yanaklı, mavi boncuk gözlü Alman asıllı yaşlı sahibinin ile, gelen-gidene kapı açan ve oda gösteren orta yaşlı adam dışında başka hiç kimse yok, koca binada. Benden başka birkaç da müşteri, o kadar. Puerta Varas, Şili’nin çeşitli yerlerine serpilmiş Alman kolonilerinden birinin bulunduğu yer. Burada yaşayan Almanlar’ın kurduğu bir ‘Alman Kulübü’ bile var.
Pazar sabahı! Otelden çıkıp, kahvaltı(!) edebileceğim, en azından kahve içebileceğim bir yer aradım. Nafile! Her yer kapalı. Aç biilaç Puerto Varas’tan ayrıldım. Chiloe Adası’na geçmek üzere Pargua’ya giderken yolda dayanamayıp, kendime bir sandviç hazırladım. Çay yapmaya ise üşendim. Yolda çevrenin görüntüsü o kadar güzel ki... Yağmur ve sis olmasa daha güzel olacaktı, tabii. Buket’leyken zorunlu-hızlı kuzey Şili geçişinde görebildiğim tek manzara çöldü, hatırlarsanız. Arica’dan başlayıp, Santiago’ya kadar sürekli çöl görmüştüm; bir de madenler. Santiago’dan ayrılıp, doğuya, Arjantin’e doğru yönlendiğimizde ancak yeşile kavuşmuştuk. Şimdi ise her taraf yemyeşil, ormanlık. Bir de o yeşille ve arkasında denizin mavisi ile büyük bir uyum içinde sarı var, katırtırnaklarının sarısı. O kadar bollar ki. Sonrasında Chiloe Adasında da göreceğim o bol katırtırnağı ‘tarlalarını’. Boyları insan boyunu aşmış vaziyette.

Katırtırnakları

Chiloe Adası

Feribot(!) iskelesine(!) vardığımda, kalkmasına 10 dakika kaldığını öğrendim. Güzel haber! Fazla vakit kaybetmeyeceğim böylece. Buna ‘feribot’ demek biraz yanlış olur. İçerisine 8-10 araç alabilen minik bir ‘araba vapuru’, bizim tabirimizle. Yanaştığı yere de iskele demek yanlış. Burada zaten ‘rampa’ deniyor; bence de rampa daha yerinde bir deyim olur. Yaklaşık 15 dakikada Canal Chacao’yu geçip, adadaki Chacao rampasına vardık.
Chiloe Adası’na gitmek istememin sebebi, aslında bir değişiklik. Hep anakarada gezecek değiliz ya, biraz da adaları dolaşalım. Ama bir de, Unesco tarafından Dünya Mirası listesine alınmış olan 19. yüzyıldan kalma ahşap kiliseleri var, görmek istediğim. 180km (kuzey-güney doğrultusunda) uzunluğu ve 50km genişliği ile, Güney Amerika’nın Tierra Del Fuego’dan sonra ikinci büyük adası (Evet! Tierra Del Fuego bir ada). Anakaradan izole bir hayatın sürdüğü adanın orta-batı ve güney bölümleri koruma alanı. Esas yerlileri olan Chonolar, Mapucheler tarafından güney ucuna doğru sürülmüşler. Ama, İspanyollar’ın 16. yüzyılda adaya ayak basmalarından sonra yerli halkın büyük kısmı, beyaz adamın taşıdığı hiç tanımadıkları bulaşıcı hastalıklarla kırılmış. İspanyollar, Orta ve Güney Amerika yerlilerine toplu kıyım uygulamamışlar; gerek kalmamış. Taşıdıkları mikroplarla (başta suçiçeği) onlar topluca ölmüşler zaten.
Akşamı Castro’da geçireceğim. Castro adanın en büyük kenti değil. Ondan daha büyük olan Ancud, 1960’taki büyük depremde neredeyse tümüyle yıkılmış ve yerine yeni bir şehir yapılmış. Hemen tamamı beton olan bu kente gitmek istemedim, tabii. Onun yerine, depremde daha az hasar görmüş olan Castro oldu, tercihim.
22 Mayıs 1960 depremi, dünyada ölçülmüş en şiddetli depremmiş; Richter ölçeğine göre 9.5. Güney Şili’nin kıyı bölgesini Concepcion’dan Chiloe’ye kadar yerle bir etmiş. Meydana gelen tsunami, 10,000km ötedeki Hawai ve Japonya’yı bile etkilemiş.
Castro’ya kadar yeşillikler ve sarılıklar arasında birkaç ufak köy ve kasabaya girip çıkarak gittim.

Tenau’daki kilisenin bulunduğu sokak. İleride gördüğünüz, mavi kuleli kilisenin inşaatı 1877’de başlamış

Aynı sokakta, tarihi bir ahşap ev
Akşamüstü Castro’ya girdim. Hakkında temizliği ve güler yüzlülüğü konusunda övgüyle sözedilen Hostal Cordiella’da kapıyı açan hanımın gösterdiği oda, şimdiye kadar kaldığım odaların en konforlusu; tabii, bu standartlar için. İçinde televizyon ve artık buralarda önem kazanmaya başlayan elektrikli ısıtıcı bile var. Hatta, banyosunda sabun ve şampuan bile… Daha ne isterim! Eşyalarımı odaya koyup, kasabayı gezmeye çıktım. Gezecek çok da bir şey yok ama, Plaza de Armas’taki San Francisco de Castro Kilisesi’ni görmeden olmaz. Ahşap binanın dış yüzü, Sibirya’da gördüğüm binalar gibi, çinko saclarla kaplanmış. 1912’de tamamlanan kilise, yanan bir eski kilisenin yerine yapılmış. O da daha önce yananının… Bu şehirde o sıralarda yaşayan bir ‘kilise düşmanı’ vardı, anlaşılan.



San Francisco de Castro kilisesi ve içi
Akşam bir curanto yemek istiyorum. Ama bir yandan da Arjantin’in yazısını bitirip, göndermem lâzım. Yazıyı göndermem akşam 8 buçuğu buldu. Yemek için dışarı çıktığımda ise, curanto yiyebileceğim açık hiçbir yer kalmamıştı. Bırakın curanto’yu, yemek yiyebileceğim hiç yer yok. Kös kös hostele dönüp, arabadan çıkardığım ton balığıyla zil çalan karnımı doyurmaya çalıştım. Kader! Curanto, Chiloe’nin geleneksel bir yemeği. Aslında toprağın içinde pişiriliyor. Ancak, artık ‘çakma’ curanto da yapıyorlar, tencerede. İçinde deniz kabukluları, domuz ve tavuk eti var. …ve bazı bilmediğim sebze ve baharatlar. Kısmet değilmiş!
Sabah mütevazı ama doyurucu bir kahvaltı da var, fiyata dahil olan. Kahvaltıdan sonra hostelden ayrıldım. Biraz güneye, birkaç küçük köyü ziyaret ettikten sonra, yeniden feribotla anakaraya dönmek üzere Chacao’ya gittim.



Palafitos. Arkası karaya, önü de ayaklar üzerinde denize basan bu binaların hepsi, 1960 depremi ve sonrasındaki tsunamide yıkılmış

Carretera Austral’den güneye

Carretera Austral (Austral Karayolu), Şili’nin güneyinde, Pasifik boyunca, orman ve buzulların arasından ilerleyen 1,240km’lik yola verilen isim. Pinoche’nin büyük iddialarla başlattığı ve 300 milyon Dolar’dan fazla paraya malolan yol, 20 yıllık bir çalışmanın ardından 1996’da bitirilebilmiş. Karayolu derken, sanmayın ki gerçekten ‘kara’, ya da asfalt. Hemen tamamı toprak olan yolun çok kısa bölümleri asfalt kaplı. Hatta, coğrafi şartların izin vermemesi yüzünden, bazı yerleri de ‘yok’. Buraları feribotla geçiyorsunuz. Kimi kısa süreli (15-20 dakikalık) bu deniz yolculuklarının en uzunu ise Hornopiren-Gonzalo arasında olanı; 4 saat sürüyor. Bunun için önceden bilet alınması tavsiye olunuyor ama, herhalde bu mevsim için değil. Ben yine de tedbiri elden bırakmamak adına, feribot işletmesini yapan Transportes Austral şirketinin Puerto Montt’taki ofisinden, ertesi gün için biletimi aldım. Bahsettiğim feribot her gün bir kez saat 11:30’da kalkıyor Hornopiren’den. Benim ise Hornopiren’e varmam akşamı bulur. 100 küsur kilometre bozuk yol gideceğim, Puerto Montt’tan sonra. Biletimi aldıktan sonra, benzinciden depomu da doldurdum. Bundan sonra yakıt biraz kısıtlı. Bir sonraki büyük kent Chaiten’de de yedek yakıt bidonlarımdan ikisini doldurmak niyetindeyim. Hornopiren’e kadar arada ilk kısa tekne yolculuğunu yapıyorum, Arena-Puelche arası.

Arena’da ‘feribot’a(!) binmeden önce

Hornopiren’in mezarlığı. Renk-ahenk, çocuk bahçesi gibi, değil mi?
Gece Hornopiren’de bir otel buldum. Aslında burada cabañas denilen, bungalovlardan oluşan konaklama yerlerinden bolca mevcut. Ancak cabañas aileler ya da kalabalık gruplar için, daha çok. Yani, müstakil küçük bir ev gibi. Öyle olunca da, tek kişi için biraz tuzlu oluyor. Kentteki çalışan tek otelde kalıp, akşam yemeğimi de orada yedim. Sabah söylenilen saatte ‘rampa’nın başındayım. Bu seferki biraz daha büyükçe bir tekne. Daha çok askeri çıkarma gemilerini andıran, baştan rampalı bir gemi. Yüklendik ve yola çıktık. Geminin ufacık yolcu ‘salonu’nda kendime bir köşe kapıp, Şili yazıma başladım. 4 saat sürecek yolculukta, dışarıdaki yağmur ve soğuktan, görecek çok da fazla bir şey yok. Gemide benden başka birkaç kamyonet, bir kamyon ve bir tane de midibüs var. Ha, bir de 2 yaşlı İsrail çiftinin Arjantin plâkalı bir arabaları. Sanırım onlar da turist (İspanyolca bilmiyorlar çünkü) ve araçları da kiralık. Yaklaşık 3.5 saat sonra gemi kıyıda, ağaçların arasında bir rampaya yanaştı. Herkes arabalarına doğru hareketlendi. Ben de tam eşyalarımı toplamış kalkıyordum ki, İsrailliler’den iri-yarı olanı beni durdurdu. Gonzalo burası değilmiş, bir sonrakiymiş. Hayret, bana hiç böyle bir şey söylenmemişti, ama… Kantini işleten adama “Burası Gonzalo mu?” diye sordum, “Hayır, Leptepu” dedi. Peki, Gonzalo sonra mı? Öyleymiş. İsrailli haklı herhalde. Kendinden o kadar emin durdurmuştu ki beni, “Buraların yabancısı değil, herhalde” diye düşündüm. Ama bir yandan da, turist olarak böyle ücra bir köşeye insan niye birden fazla kez gelir, diye de kendi kendime sormadan edemiyorum. Neyse! Ben ve İsrailliler, ‘lay lay lom’ vaziyette etrafa bakınıyoruz, fotoğraf falan çekiyoruz. Herkes de arabalarına binmiş, tekneyi terk ediyor. Tekne görevlileri ise garip yüz ifadeleri ile bize bakmakta. Anlaşılan, biz de ineceğiz. İsrailli halâ inatla burasının Gonzalo olmadığını anlatmaya çalışıyor. Kaptan da İspanyolca ile karışık, vücut diliyle bundan sonrasını arabayla devam etmemiz gerektiğini söylemek çabasında. Ben arabama yerleştim ama, önümde İsrailliler’in arabası var ve çıkmam mümkün değil. Neyse! Adamlar sonunda ikna oldular (ya da öyle görünüyorlar) ve arabalarına binip gazladılar. Yağmur halâ devam etmekte. Haritaya baktım, bir yarımadanın dibindeki dar geçişi yaklaşık 20km’lik bir yolla aşıyoruz. Toprak yolda hoplaya-zıplaya, diğer uçtaki Fiordo Largo (Büyük Fiyort) rampasına ulaştık; orada da bizi bir başka tekne beklemekte. Meğerse böyle bir bağlantı varmış ve esas bu tekne bizi Gonzalo rampasına kadar götürecekmiş. İsrailli bir daha benim yüzüme bakmadı. Sonuçta biz Gonzalo rampasında karaya ayak bastık ve oradan da yaklaşık 60km ötedeki Chaiten’e geldik. Chaiten ölü bir kasaba. Western filmlerindeki terkedilmiş kasabaları andırıyor. Halbuki, Lonely Planet’da oteller, moteller, kafeler, restoranlar, banka, ATM falan olduğu yazılı. Ama, bir de not var ki, “Bu bilgiler ‘milât’tan öncesine aittir. Milâttan sonra ne olduğunu sorup, öğrenin” misilli bir şey. Şimdi gelelim bu milâdın ne olduğuna. Bu milât, kentin hemen 9.5km (kuş uçuşu) kuzey-doğusunda yer alan Chaiten Volkanı’nın Mayıs 2008’de yeniden faaliyete geçmesi. 2 Mayıs’ta başlayan patlamaların hemen ardından kent boşaltılıyor. İyi ki boşaltılıyor çünkü, 12 Mayıs’ta kent tamamıyla sular altında kalıyor. Sebep, volkanın patlaması ardından meydana gelen çamur selinin, kentin hemen yanından akmakta olan Rio Blanco’nun yatağını değiştirmesi. İşte bu milâdın öncesinde bölgeyi ziyaret edip, bilgileri edinen Lonely Planet yazarları, volkanın patlaması olayından sonra durumun vahametini duymuş, ancak derecesini bilememişler ki, böyle bir uyarı notu düşmüşler. Ama, -heyhat- çok geç. Şehirde banka çalışmıyor. Çalışan otel-motel-pansiyon-cabañas sayısı bir elin parmaklarından az. Restoran desen, hakeza. Cepte Şili Pesosu kısıtlı. Arabanın yakıt durumu, beni bir sonraki büyük yerleşime, güneyde, Arjantin’e geçmeden uğrayacağım (belki de kalacağım) Coyhaique’ye kadar götürmeye rahatlıkla yeter. Kendimi fazla kasmıyorum. Yer bulabildiğim tek otele, cebimde kalan son meteliğin büyük kısmını vermekten çekinmiyorum.

Gonzalo’ya yanaşırken…



Chaiten’den arada kalanlar. Arkada masum durann ise, Chaiten Volkanı. Sokakların çoğu çamurdan ancak bu kadar temizlenebilmiş (üstteki resim). Bazı yerler ise olduğu gibi duruyor (alttaki resim)
Burada bir ‘es’ vermem gerekiyor. Şili’nin bu bölgesi, neredeyse tümüyle koruma alanları. Leptepu’da karaya çıktığımızdan itibaren, güneye doğru geniş bir alan da, bu koruma bölgelerinden birisi; adı Park Pumalin. Park Pumalin, Şili’nin en büyük, dünyanın da sayılı büyük ‘özel’ koruma bölgelerinden birisi. Özel derken, şahsa ait, demek istiyorum. Aslında şahıs değil, ABD’li bir yardım fonu kuruluşu. Adı “The Conservation Land Trust”. Yöneticisi de yine bir Amerikalı; Douglas Tompkins. Bu kişi -bazılarınız bilir- North Face ve eşi de Esprit markasının sahibi; ikisi de tekstil imparatoru. Douglas 1961’den beri gelmekte olduğu Patagonya’dan 160,000 dönüm(cük) bir yağmur ormanı arazisi satın alır. Buna, kendi önderlik ettiği fonun satın aldığı 2.8 milyon dönüm(cük) arazi de eklenince, ortaya bu özel koruma bölgesi çıkar. ‘Özel’ deyince, kimsenin giremediği bir bölge falan sanmayın sakın. Tam tersine, içinden karayolu geçiyor, köyler var, buranın yerli halkı yaşıyor, tarımını, balıkçılığını yapıyor, falan. Tek fark, bölgenin alt yapısıyla ilgili tüm fon, işte bu kuruluş tarafından sağlanıyor. Kamp alanları, köprüler, yürüyüş yolları hazırlanması, buraların bakımı, denetlenmesi ve güvenliği v.s. Tüm bunlar Şili devletinin denetiminde ve fon tarafından finanse ediliyor. Tümüyle bir ‘hilâli ahmer’ hizmeti yani. Bir şart var: Burada yaşayan yerli halkın, büyük gelir getirecek bir örgütlenmeye gitme hakkı yoook. Neyse! İşin politik kısmına da girmeye fazla gerek yok. Arjantin’de, eğer Chubut’a gidebilir de, orada Benetton’un yaptıklarıyla ilgili bilgi verebilirsem, Tompkins’in kısıtlamalarının ne kadar masum olduğunu görürsünüz.
Perşembe sabahı, Coyhaique’ye doğru yola çıktım. Yağmur halâ peşimi bırakmadı. Zaman zaman azalsa da, genellikle şiddetle devam ediyor. Yine de güzergâh boyunca görüntüler keyifli. Akşam hava kararmadan Coyhaique’ye vardım. Kaldığım hosteldeki hanımın tavsiyesiyle İtfaiyeciler Restoranı’nda yemek yedim. Şehrin itfaiye binasının yanındaki restoran İtfaiyeciler Vakfı’na ait bir işletme. Mütevazı bir yer ama, yemekler harikaydı.




Chaiten-Coyhaique arasından…
Cuma günü sabah erken kalkıp, Arjantin sınırına doğru yola çıktım. Artık yanımda meyve taşımıyorum. Her sınırda bırakmaktan gına geldi.
Bir sonraki yazıda, tekrar Arjantin’de buluşmak üzere.
Hepiniz kalın sağlıcakla.
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş