ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Meksika
Güncelleme Tarihi: 16.3.2011
Gün: 679
Yapılan Yol: 70971 km.


İLK YAZI
1 SONRAKİ
SON YAZI

Benim ve Lando’nun hayatımızı kurtaracak iki ‘şey’ :

Bu arada, daha önceden var olsaydı, ikimizi de yaşadığımız büyük sıkıntılardan ve risklerden kurtaracak olan iki faydalı eserden bahsetmek istiyorum. Bu bahis biraz reklâma girebilir, olsun. Sanmayın ki, bundan bir menfaatim var. Yalnızca, sizlerle paylaşmak ve ihtiyacı olabilecekler çıkarsa, bari onlara yarar diye burada açıklamak gereği duydum.
Bunlardan ilki, Avustralya’da Engine Watchdog adlı firma tarafından üretilen TM2 modeli bir cihaz. Bu cihaz, motor bloğundaki herhangi bir noktaya bağlayabileceğiniz bir ısı sensörü ile motor bloğu sıcaklığını sürekli ölçen ve bunu şoförün önüne yerleştirilen bir monitör ile °C cinsinden sayısal olarak gösteren, motor bloğu sıcaklığı kullanıcı tarafından set edilecek bir eşik değerini aştığında sesli olarak uyaran faydalı bir ‘eser’. Hatta, üzerinde var olan ikinci bir girişe, gösterge panelinizdeki yağ basınç uyarı lambasından bir paralel bağlantı yaptığınızda, yağ basıncı tehlikeli seviyelere düştüğünde de sizi sesli olarak uyarıyor. Böylece; motor soğutma suyu, siz hararet göstergesine dikkat etmediğiniz bir arada iyice boşalıp da, hararet göstergeniz, sanki asayiş berkemalmiş gibi gösterse bile, bu cihaz motor bloğundaki aşırı ısınmayı tespit edip, avaz avaz bağırmaya başlıyor. İşte daha önceden böyle bir cihaz arabamda var olsaydı, benim başıma önce Moğolistan’da, daha sonra da Kanada ve Meksika’da (tabii sonrakilerin hepsi Moğolistan’daki ilk ve ana hararet problemine bağlıydı) gelen sorunların hiç birisini yaşamayacak, seyahati yarım bırakıp, arabayla Türkiye’ye dönmek zorunda kalmayacaktım. İlgilenenler için adresi şöyle :
http://enginewatchdog.com/
Bunu internette bulur bulmaz hemen aldım ve Türkiye’de monte ettim. Şimdi, arabanın motor bloğunun sıcaklığını her an gözleyebiliyorum, ne şartlarda hararetin yükseldiğini izleyebiliyorum, falan. Çok memnunum. Sanmayın ki, tecrübelerim yalnızca Amerika’daki yollara ait. Yazıyı yazdığım Meksika’nın Chiapas Eyaleti’ndeki 2,400 metrelere varan geçitlere tırmanan ‘eşek anırtan’ cinsinden yokuşlu ve virajlı yollardaki gözlemlerim sonucudur.

Monitörün Lando’ya monte edilmiş hali
Bir diğeri ise, Sibirya’nın doğusunda, Kolyma Yolu üzerinde, Tomtor’dan sonra saplandığım ve havuza dönen şoför mahallinde 24 saat geçirmek zorunda kaldığım o zor durumdan beni -büyük olasılıkla- kurtarabilecek bir başka yarayışlı alet. Bu da Amerikan Pull Pal firması tarafından üretilen vinç çıpası. Etrafınızda hiç ağacın olmadığı bir yerde çamura, ya da çölün ortasında kuma saplanırsanız, ne yaparsınız? İşte Pull Pal, toprağa ya da kuma gömülerek, size vinç kancanızı takabileceğiniz bir ‘kazık’ görevi görüyor. Onun da adresi şöyle :
http://pullpal.com/
Bundan da, Savannah’da Lando’nun gümrükten çıkmasını beklerken, üretici firmasından satın alıp, kaldığım otele getirttim. Henüz deneme fırsatım olmadı ama, kullananların yorumlarına bakılırsa, eğer böyle bir alet yanımda olsaydı, Kolima Yolu’nda kalmazdım. Aşağıda da Pull Pal’in şekli ve birkaç kullanım örneğine ait fotoğraflar var. Pull Pal’in sayfasından araklanmışlardır. Umarım bu yüzden bana kızmazlar. Ne de olsa, reklâmlarını yapıyoruz :







Hoşça kal Amerika!

Laredo’dan, Meksika’daki uzantısı Nuevo Laredo’ya geçişim çok zor olmadı, aslında. Şehri, Amerika’yla Meksika arasında ikiye bölen ve bölgede sınırı oluşturan Rio Bravo Nehri’nin üzerinden geçen 3 köprüden birincisine yöneldim, karşıya geçmek için. Daha önceki Amerika-Meksika geçişimde düştüğüm hataya bu sefer de düşmemek için uyanık olmam lâzım. Yoksa, Amerika’ya girişte pasaportuma iliştirilen kartı veremeden kendimi karşıda, Meksika’da bulurum yine. Amerika tarafından ayrılmadan hemen önce yolun kenarına yanaştım ve yanıma gelen görevliye pasaportuma ilişik kartı nereye vermem gerektiğini sordum. Bulunduğum yere arabayı parketmemi ve giriş gümrüğü binasına gitmemi söyledi. Giriş gümrüğündeki görevlilerden birisini de yanıma kattı. Binaya girip, gümrük muhafaza memurlarından birisine derdimi anlattım. Triptik belgesini de damgalaması için uzattım. Tabii, uzattığım belgenin ne olduğunu anlamadı. Anlayabilmek için, belgeyle birlikte içeriye girip, gözden kayboldu. Yaklaşık yarım saat ülkeye girmeye çalışan Meksikalılar’ın, pasaport polisleriyle yaptığı -kimisi hazin- muhabbetleri seyrettim. Hayal kırıklığıyla sonlanan kimi muhabbetlerden omuzları düşük, süklüm-püklüm gerisin geriye dönenler…
Sonunda kapıdan girip kaybolan görevli çıkageldi, elinde triptik belgesiyle. Damgalamayı ancak ticari gümrükten yaptırabileceğimi söyledi. Ancak, o gümrükten de çıkış yaptığımda Meksika tarafında problem yaşar mıydım, bilemiyordu. En iyisi, oraya damgalatıp, sonra yine bu kapıdan çıkmak için geri dönmeliydim. “Şuraya” dedim, “elindeki damgayı basıversen…”. Böyle şeylere alışık olmadıklarından, yüzüme sanki Marsça konuşuyormuşum gibi baktı. “Hayır yani, bizimkiler çıkış damgası görse yeter. Bakmazlar, ticari mi, gayr-ı ticari mi, diye” dedim. Olmazmış. Tarifine göre ticari gümrüğün olduğu sınır kapısına doğru yollandım; kamyonları izleyerek. Yaklaşık 20-25km gittikten sonra anlamsız bir işgüzarlık yapıyor olduğuma kanaat getirip, geri döndüm. Damganın yokluğunun hesabını Türkiye’de ben verecektim, nasıl olsa. Burada bu eziyeti çekmektense, Türkiye’de durumun hesabını verme eziyetine razı olacağıma karar verdim.
Yeniden 1 numaralı köprüden karşıya geçtim. Bu sefer de Meksika tarafına giriş işlemlerini yaptırmam lâzım. Hafif el yordamı, hafif sorarak pasaport ve kayıt ofisinin yerini buldum. İşlemler son derece tek düze ve basit. Lando’nun geçici ithalatıyla birlikte 15 günlük trafik sigortasını da yaptırdıktan sonra, Monterrey’e doğru yola çıktım.
Monterrey için gözümü öyle korkuttular ve daha önceden o kadar çok katliam haberi okumuşum ki, şehre girdiğimde sürekli bir yerlerde silahlı çatışma olacak, ben iki ateş arasında kalacağım gibi bir ürkeklik içerisindeyim. Hani, Red Kit’te falan vardır ya; Vahşi Batı’nın en vahşi zamanlarında, halk sokağa çıkamaz, sokaklarda ha bire birileri vurulur, çocuğunu kapan, evine koşup kapısını kilitler, perdelerin arasından dışarıda vuruşanları seyreder… İşte, ben de öyle bir yer bekliyorum, Monterrey deyince. Halbuki, son derece hareketli, cıvıl cıvıl bir şehir. Otel ararken hiç silahlı çatışmaya, yolda silah çekip etrafa ateş edenlere falan rastlamadım. bu da bir şehir efsanesi mi, acaba? 11 Mart Cuma sabahı, erken bir saatte Monterrey’deki otelimden, Guadalajara’ya doğru hareket ettim.

Yeniden Guadalajara

Geçen yıl Eylül başında Lando iflâsını açıklayıp da, ben de havlu attığımda bulunduğumuz yer Guadalajara’ydı. Yani, eğer bu seyahate ‘bıraktığım yer’den başlayacaksam, işte o yer bu yerdi. Nitekim, Monterrey’den sonraki ilk durağım Guadalajara. Ancak, aradaki 800km’ye yakın mesafeyi tek celsede tamamlamak biraz zor. Yine de denemeye değer. Gitmişken, Guadalajara’daki Eurocavsa Land Rover servisine uğramadan, Servis Müdürü Jose Luis’i görmeden olmaz. Ne de olsa, o kadar iyiliği dokundu. Ertesi gün Cumartesi ve Cuma akşamı Guadalajara’da olmazsam, bu dediklerim için Pazartesi’yi beklemem gerekecek. Uzun ama çok da zor olmayan bir yolculuğun ardından, akşam sekiz buçuk sularında, Guadalajara’da çok severek kaldığım Villa Santa hosteline vardım. Vardım da, geride bir şey bırakmış olduğumu da vardıktan çok sonra, Buket’le Skype’ta konuşurken fark ettim. Bilgisayar pilin azaldığına dair uyarı verdiğinde, adaptörü çıkarmak için çantayı açtığımda, yani. Adaptörü Monterrey’deki otelde unutmuşum. Böyle bir ahmaklık yaptığım için kendime kızıp, odamda ter ter tepinmem bittikten sonra, hostelin ortak bilgisayarından internete girip, Guadalajara’daki Toshiba teknik servislerinin adres ve telefonlarını almak geldi aklıma. Ertesi sabah resepsiyonda görevli hanımdan servisleri arayıp, ellerinde adaptör olup olmadığını sormasını rica ettim. Yalnızca biri cevap verdi, telefonlardan ve ellerinde olmadığını ve ancak bir haftada getirtebileceklerini söyledi. Geldiği yer Mexico City. Ben de oraya gideceğim. Artık, orada Pazartesi’yi bekler, alırım. Akılsız başın cezası, işte. Ama, resepsiyondaki hanım bana, her türlü bilgisayar vs elektronik ürün satılan bir çarşı olduğunu, orada yeni ya da ikinci el aradığımı bulabileceğimi söyledi. Kabaca yerini tarif etti, çok uzak değil. İstanbullular bilir, Kadıköy’deki Yazıcıoğlu İşhanı’nı. Guadalajara’daki Yazıcıoğlu İşhanı’nı buldum, sonunda. Dünyanın iki farklı ucundaki iki farklı yer birbirine bu kadar benzeyebilir. Yalnızca, buradaki daha yeni ve biraz daha geniş. Ama, onun dışında dükkanların şekli, satılan malların envai çeşit oluşu, kapıda yanınıza sokulup kısık sesle “Abi, CD lâzım mı?”, “Program lâzım mı, abi?” diyen çığırtkanlar (yalnız, buradakiler cins-i lâtif)… Bu kadar olur, yani. …ve buldum da. Dükkanlardan birisini gözüme kestirip, daldım içeriye.
- Var mı?
- Var abi.
- Kaç para?
- 490 Pesos abi (yaklaşık 45 ABD Doları kadar)
- Son ne olur hemşerim?
- Abi, olsa dükkan senin.
Bu minval üzre giden kısa bir ‘satış öncesi peşrevi’nden sonra, adaptörü denedim ve aldım. Boşuna tepinmişim yani. Hoş, 490 Pesos’a maloldu ama…
Arkasından Eurocavsa servisine gittim. Benden yaklaşık yarım saat sonra Jose Luis de geldi. Yeniden başlayacağımı biliyordu ama, beni karşısında görmeyi ummuyordu, eminim. Kısa bir hasret gidermece ardından, anı fotoğrafları ve vedalaşıp ayrıldım. Cumartesi akşamı da Mexico City’i bulacağım.

Eurocavsa’nın önünde, Jose Luis ve ben

Yeniden Mexico City

Jose Luis’le vedalaşıp ayrıldıktan sonra, otoyoldan, yani paralı yoldan Mexico City’e hareket ettim. Meksika’da, trafiği yoğun ana şehirlerarası yolların iki alternatifi var; ücretsiz olanlar (libre) ve paralı olanlar (cuota). Burada paralı yol demek, soyulmak demek. Yok, öyle silahlı kişiler tarafından falan değil, endişelenmeyin. Legal olarak ‘soyuluyorsunuz’. Yaklaşık 20 ilâ 50 kilometrede bir bir gişe çıkıyor karşınıza. Buranın standartlarına göre, hatırı sayılır paralar alıyorlar. Aslında, yalnızca buranın standartları değil, şimdiye kadar gördüğüm en pahalı paralı yollar olduğunu söylersem, herhalde yalan olmaz. Bir örnek vermek gerekirse, Guadalajara’dan Mexico City’e gidene kadar toplam 10 gişede toplam 690 Pesos ödemişim ki, yaklaşık 60 Amerikan Dolarına eşdeğer. Mesafe 532km. Yaktığım mazot kadar da otoyol ücreti demektir bu. Evet, biraz daha hızlı ve güvenli gidiyorsunuz ama, bunun bedeli de bu kadar olmamalı. Bundan sonra otoyola girmek yok. Zaten, Guatemala’ya girene kadarki güzergâhımda otoyol da fazla yok artık.
Pazar sabahı, Aysun Hoca’nın yeğeni Öze’yle Coyoacan’da buluşup, güzel bir kafede kahvaltı ettik. Coyoacan, Mexico City’nin ‘entelleri’nin daha çok rağbet ettikleri, rengârenk çiçek açmış ağaçlıklı yolları olan, tarihi evlerin bulunduğu bir mahalle. Kafeler, barlar, restoranlarla dolu sokakları ve meydanları var. Güneşli bir Pazar sabahı kahvaltısı için en güzel seçimdi, bence.
Öğle saatinde Mexico City’den ayrıldıktan sonra, hedefim olan Oaxaca’ya varma plânım, bir daha paralı yol kullanmamaya yemin etmiş olmamdan dolayı gerçekleşemedi. Yaklaşık 150km kala, hava kararmaya yüz tuttuğunda, Huajapan de Leon’da bir otele girip yatmak zorunda kaldım. Arka bahçeye bakan odam o kadar sessiz ve huzurlu ki, gece saat 10 buçuktan, sabah 7 buçuğa kadar deliksiz uyumuşum.

Huajapan de Leon’a gelirken, yolda
Artık, bundan sonra Oaxaca’da durmam. Daha önce zaten iki gece kalmış, çevrede Monte Alban ve Mitla’yı da gezmiştim. O yüzden, Meksika’da son olarak görmek istediğim Chiapas bölgesine doğru yoluma devam edeceğim. Ancak size Oaxaca’yla ilgili bana ilginç gelen bir hikayeyi anlatmak isterim.
Her yıl Oaxaca’da, devlet okullarında çalışan öğretmenlerin maaş artışları için grev yapması ve bunu pazarlıkta bir silah olarak kullanması, uzun geçmişe dayanan bir ritüel haline gelmiş durumda. 2006 yılında da aynı gelenek yerine getirilirken, o zamanki bölge valisi, tatmin edici bir artış yapmadan pazarlığı bitirmiş. Bunun üzerine öğretmenler grevi, büyük bir direnişe dönüşmüş ve şehir merkezi işgal edilmiş. Önceleri, federal hükümetin gönderdiği birlikler direnişçileri püskürtmüş olsa da, daha sonra daha büyük bir halk desteği ile şehir yeniden işgal edilmiş, barikatlar kurulmuş, meydanlarda büyük ateşler yakılmış ve halk sokakta yaşamaya başlamış. Öyle ki, geleneksel Guelaguetza dans festivali iptal edilmiş, falan. Sonda, Ekim ayında daha ağır silahlarla donatılmış birlikler şiddetli ve kanlı bir müdahaleyle şehri ele geçirmişler. Sonuç, 45 ölü. Hepsi direnişçilerden. Ancak şehirdeki tansiyon 2007ye kadar da dinmemiş. O zamanki vali 2010 yılında görevini devrettikten sonra yeniden eski sükûnetine kavuşmuş şehir. 2006 yılında öğretmenlerle başlayan ve hemen tüm Oaxaca halkının desteğini de alan bu direniş, Meksika’nın tarihine yazılmış önemli bir olay.

Oaxaca meydanında bir pankart : Yo soy APPO, y tu? Biz APPO’yuz, ya siz? (APPO, Oaxaca Halk Meclisi’nin kısaltması)
Chiapas’ta ilk hedefim, şu anda da kalmakta olduğum San Cristobal de Las Casas şehri. Evet, adı biraz uzun. Buradakiler kısaca San Cristobal diyorlar, ben de öyle diyeceğim.
San Cristobal’e kadar arada konaklamam gerekiyor. Yolda, daha Juchitan’a varmadan hava kararmıştı. Juchitan’a girdiğimde, sevimsiz ve kalabalık sokaklarında yönümü ve kalacak bir otel bulmaya çalışana kadar da en az 1 saat geçti. Sonunda bulduğum da son derece rüküş, sözüm ona Arap stili verilmeye çalışılmış bir otel. Fiyatı da yüksek (550 pesos, yaklaşık 48 Dolar), oda da önündeki caddeye baktığı için gürültülü. Bu sevimsiz otelde uyuyabildiğim kadar uyuyup, bir an önce San Cristobal’e doğru yola çıkmalıyım.

San Cristobal de Las Casas :

15 Mart Salı günü öğleden sonra saat 3 gibi vardım, San Cristobal’e. Chiapas’a San Cristobal’den başlıyorum. San Criatobal ve çevresi, Meksika’da yerli halkın en yoğun yaşadığı yerlerden birisi. 1528’de İspanyollar tarafından kurulan şehir, bölgedeki yerli halkın baskıyla yönetildiği merkez halini almış, zamanla. Yeni gelenlerle birlikte dünyaya kapalı yaşayan bölge insanının alışık olmadığı hastalıklar da gelmiş; yerliler salgın hastalıklardan kırılmışlar. Kırılmayanı da, ellerindeki toprakları kaptırdığı yetmezmiş gibi, ağır vergi yükü altında ve köle olarak çalıştırılarak ezilmişler. Kendi köklerine ait topraklarda ikinci sınıf insan muamelesine tabi tutulmuşlar. Bu durum yıllarca sürmüş; ta ki onları toparlayan ve bu alışamadıkları düzene karşı örgütleyen bir lider çıkana kadar. Dünya bu lideri 1 Ocak 1994’te duydu. Yani, Kuzey Amerika ülkeleri arasında imzalanan Nafta anlaşmasının yürürlüğe girdiği tarihte. Kendini Subcomandante Marcos diye tanıttı, bu siyah kar maskeli (balaklava) ve ağzında piposu olan kişiyi. Gerçek kimliğini hiçbir zaman açıklamadı. Ama Meksika hükümeti onun, 19 Haziran 1957 Tampico doğumlu Rafael Sebastián Guillén Vicenteolduğunu iddia etti. Ailesi bunu hiçbir zaman doğrulamadı; oğullarının bir gün ansızın ortadan kaybolduğunu söylediler.
UNAM’da (Meksika Otonom Ulusal Universitesi) filosofi eğitimi gördü ve bir süre UAM’da (Otonom Metropolitan Üniversitesi) öğretim üyeliği yaptı. O zamanlar, şimdiki EZLN’nin (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu) çıkış noktasını oluşturan Ulusal Kurtuluş Hareketi’nin sempatizanı ve destekçisiydi.
1 Ocak 1994’te EZLN, Subcomandante Marcos’un liderliğinde, Başta San Cristobal olmak üzere birçok Chiapas kentini işgal etti. Liberalizasyon ve yerli halka uygulanan baskıya karşı gerçekleştirilen eyleme karşı ordunun müdahalesi ağır oldu ve EZLN Lacandon Ormanları’na çekildi. Bundan sonraki süreç, EZLN’nin çeşitli eylemleri, 1996’da hükümetle varılan ve yerli halka çeşitli haklar tanınmasını öngören anlaşmayla devam etti. Ancak, o zaman iktidarda olan PRI hükümeti anlaşma şartlarına uymadı. Bu arada hükümet yanlısı paramiliterler tarafından EZLN’ye destek veren Maya köylerine baskınlar düzenlenmekteydi. Kanlı biten bu baskınlara karşın EZLN yine de silah kullanma yoluna gitmedi. Subcomandante Marcos’un en büyük çıkışı, 2006 seçimlerinden önce oldu. Motosikletle neredeyse tüm Meksika’yı, ama bu sefer Subdelegado Cero adıyla dolaşan, tüm politik çizgilerin dışında La Otra Campaña (Başka Bir Kampanya) adı altında yeni bir politik hareket başlattı. Amacı, alttan gelen bir bağımsızlık fikrini yaymak, alışıldık otoriter siyasi düzeni yıkmaktı. İktidar olmak değildi hedefi. Yalnızca, Meksika halkını uyandırmak istiyordu. Gücü yetmedi.
Subcomandante halâ Lacandon Ormanları’nda. EZLN de buralarda, özellikle Maya kökenli yerli halk başta olmak üzere, yöre halkının çoğunun desteğini almakta.
San Cristobal’den birkaç fotoğraf :

San Cristobal Katedrali

31 Mart Meydanı, gece

San Cristobal Tepesi’ne tırmanan merdivenler

Merdivenlerden San Cristobal

Santo Domingo Kilisesi’nin irişi ve…

…girişte alış-veriş

Ne kadar renkli, değil mi?

Çocuklara fazla yüz verirsen, işin ne ciddiyeti, ne kutsiyeti kalır böyle. Santa Domingo Kilisesi’nde oynayan çocuklar

Rengârenk San Cristobal sokaklarından

Nemi Zapata. EZLN’nin Real de Guadelupe 57Aadresindeki, yerli kadınların ürünlerinin satıldığı dükkanı
Chiapas’ta birkaç gün daha geçireceğim. Tabii, başka kentlerde, köylerde ve dağlarda. Sonra da, ver elini Guatemala.
Hepiniz sağlıcakla kalın.
Ali Eriç
16 Mart 2011
San Cristobal de Las Casas / Meksika
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş