ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
 
ÜLKELER ...
Rusya
Güncelleme Tarihi: 24.7.2009
Gün: 79
Yapılan Yol: 18244 km.


İLK YAZI
1 SONRAKİ
SON YAZI

Uzun bir aradan sonraki ilk yazıma başlamadan önce sayfayı halâ izleme kararlılığını gösteren sizlerden bir ricam olacak. Lütfen, bu yazıyı okuduktan sonra (ya da hemen şimdi, yani, unutmadan), iletişim sayfasına girerek bana bir mesaj gönderin. Rumuz “İzlemeye devam ediyorum”. Tabii, daha fazlasını da yazarsanız “hayır” demem; aksine, çok makbule geçer. Hala azimle izleyen kaç kişi kaldı, merak ediyorum. Mesaj gönderenlere armağan olarak bir fotoğrafımı göndereceğim : )

Bendeniz, bu yazıyı yazarken Gobi’ye girmiş, çölün hangi köşesinden başlayacağını şaşırmış bir halde, 2 günlük konsantrasyon kampına çekilmiş bulunuyorum. Umarım bu kamp, bu yazının da salimen tamamlanıp gönderilmesine yardımcı olacaktır.
Dönelim yazımıza.
…ve tekrar Rusya’dayım
Rusya’ya -tekrar- girişim o kadar zor olmadı bu sefer. Neredeyse hiç aranmadan, ama klasik Rusya bürokrasinin etkisiyle yine oradan oraya koşturup, yarım saat kadar bir sürede sınırdan geçtim. Bu sefer hedef Tomsk. Tomsk’u tercih etmemin nedeni, Sibirya’ya olabildiğince batıdan girmek. Yoksa, genel olarak Kazakistan’dan sonra, Novosibirk’e geçiyorlar, bu şekilde seyahat edenler.
Rusya’nın farkına, daha önce Semey’den yaptığım bir gecelik ziyaretimi anlatırken değinmiştim. Fark derken, polislerin davranışından bahsediyorum, öncelikle. İnsan, gezdiği ülkelerde polisten gördüğü davranıştan çok etkileniyor. Düşünsenize, başınıza bir şey geldiğinde öncelikle polise başvuracaksınız. Sizi potansiyel suçlu olarak gören bir polise, böyle bir durumda başvurmak konusunda tereddüt edersiniz. Öyle bir ülkede de kendinizi pek rahat hissetmezsiniz. Bırakın başınıza bir şey gelmesini, yolda, sizi bekleyen bir polisten kaçmak için türlü atraksiyonlar göstermeye çalışırken, bir yandan araba kullanmaya, diğer yandan da trafik kurallarına uymaya çalışmak, yorucu bir iş. Durum böyle olunca, sizi dövmek yerine, yardımcı olmaya çalışan gümrük görevlilerinin, hatta yolda sizi durdurduğunda, “ne yamuğunu bulurum da, bir şeyler kopartırım” diye düşünmek yerine, bir otel bulmak konusunda yardımcı olmak için başka bir arabayı durdurup, önünüze eskort olarak katan trafik polislerinin olduğu bir ülkede insan kendini daha rahat ve güvende hissediyor. Sonuçta, sınırı geçtiğim andan itibaren, kendimi Rusya’nın “güvenli ellerine” terk etmenin rahatlığını yaşıyorum.
 
Kazakistan sınırından Omsk’a giderken
 
Akşamın geç bir saatinde Tomsk’a vardığımda, kutsal kitabın budget (ucuz) olarak “buyurduğu” otellerden Gastinitza (Otel) Omskgrazhdanstroy’u bulmak için çabalamaya başladık. GPS’te harita olmayınca, tek başvuru adresi, kutsal kitabın kaba haritası. Şehir içinde kısa bir oryantasyon turu ardından, otelin yaklaşık mevkiini GPS’te işaretleyip, baş istikametini o yöne doğrulttum. Yine de yaklaşık bir saatlik bir aramanın ardından (otelin arka sokağındaki kazı çalışması, beni olmayacak yerlere yöneltti) otel olduğu dışarıdan hiç belli olmayan (buna alışığım aslında) bir binanın, yine otel olduğu hiç anlaşılmayan tabelasından zor belâ okuyarak muhterem gastiniztza’mıza ulaştım. Benim saatim gece yarısını gösteriyor. Kapı kilitli. Karanlıkta, el yordamıyla bulduğum zili çalar çalmaz, resepsiyon olduğunu tahmin ettiğim içeride bir kımıldanma oldu. Işıklar yandı. “Resepsiyon gibi” yerdeki kanepe ve üzerindeki yorgan, görevlinin bu saatte bir müşteri beklemediğinin işareti. Resepsiyon görevlisi hanım, gözlerini ovuşturarak önce kapıya yöneldi. Sonra, anahtarı unuttuğunu anlamış olacak ki, geri dönüp bankodan anahtarları aldı. Birkaç anahtar şakırtısının ardından kapı açıldı. Açılmadı, aslında aralandı. “Ne istiyorsun?” gibisinden bakışlar ve -sanırım- aynı nitelikte sözler… “Adnamyestni nomer, bajalsta! Dva noç.” (Tek kişilik oda, lütfen! İki gece). Anlamaz gözlerle bana bakınca “Single room, please! Two nights.”. Yok, onu da anlamadı. El-kol işaretleri ile birlikte ”Nomer, mnye, adin, dva noç” gibisinden saçmalayınca, anladı. E, kadın uyku sersemi tabii. Karşısında akıcı bir Rusça’yla konuşunca, olmuyor. Saçmalayınca, şok etkisi, ani adrenalin salgısı, kendine geliyor. Varmış. Ama, fiyatı hiç de öyle kutsal kitaptaki gibi değil. Bu arada gözüm duvardaki saate takılıyor; biri geçmiş. Bu saatte bir de otel arayacak halde değilim. Bir gecelik olarak onaylıyorum.
Buralarda, özellikle eski geleneği sürdürme yanlısı olan otellerde bir adet var: Odayı tuttuğunuz zaman, 24 saat size ait. Yani, bu oda ertesi gece yarısını 1 saat geçinceye kadar bana ait. Ya da, 12 saat tutarsam, odanın yarı fiyatını ödüyorum. Oda, biraz eski görünüşlü olmakla birlikte, her şey var; duş, tuvalet, televizyon, buzdolabı… Tek eksik, sıcak su yok; “Remont”muş (tamir ediliyormuş yani) efendim. Dedim ya, gecenin bu saati başka seçenek yok diye. Yattık, nitekim.
Ertesi gün yapmam gereken önemli bir iş var: Rusya’nın GPS haritasını bulmak. Bunun için, internetten harita satın almak, yine internetten -birilerinden- “beleş” harita bulmak, ya da -eğer varsa- Novosibirsk’te bir Garmin bayiinden harita almak lâzım. Tüm bunlar için iyi bir internet caféye ihtiyacım var. Kitabın yazdığı Internet Zona çalışmak için çok uygun görünüyor. Fazla gürültü de yok. Garmin’in Rusya sayfasına girdiğimde, gariptir ama, bırakın Novosibirsk’i, Omsk’ta bile Garmin bayii olduğunu gördüm. Adresini alıp doğruca oraya gittim. Amacım, Rusya’nın Garmin için hazırlanmış GPS haritasını almak.
Alışveriş merkezi modası çıkmadan önce, -hatırlarım- çocukluğumda -ve hatta gençliğimde- “pasaj” diye bir kavram vardı. O zamanlar (1960’lar ve ‘70’ler) kendi çapında alışveriş merkezleriydi bu “pasajlar”. Hattâ, Ankara’da bu “pasajlar”ın en meşhuru, Kızılay’da Koca Beyoğlu Pasajı’ydı. Adı niye öyleydi, bilemem. Bir giriş katı, bir de izbe bodrum katından oluşur, giyim, kumaş, ayakkabı v.s. alışveriş için oraya gidilirdi; eğer Ulus’taki Büyük Çarşı’ya gidilmiyorsa. Koca Beyoğlu Pasajı, Ulus’a göre bir gömlek daha sosyetikti. Daha sosyetiği de yoktu (ya da, ben bilmezdim).Şimdi, nereden çıktı bu pasaj muhabbeti, derseniz, Garmin bayiinin olduğu yer de işte öyle bir “pasaj”. Tek farkı, bodrum katı yerine, üstte bir kat var.
Her neyse! Debri isimli dükkânda genç bir kıza İngilizce bilip bilmediğini sordum. hemen bankonun arkasındaki küçük bölmeye seğirtip İgor’u çağırdı. Yine genç bir delikanlı, İgor. Hafiften utanarak, İngilizcesi’nin yetersizliği konusunda özür dileyerek ne istediğimi sordu. Derdimi anlattım. Bana, Garmin için hazırlanan haritanın doğu Rusya’da yetersiz kalacağını, ancak kendisinde başka harita olduğunu söyledi. GPS’imi almak için aşağıya beraber indik. Arabayı görünce, biraz da imrenerek, ne yaptığımı sordu. Anlattım. Yukarıda, GPS’ime yükleyeceği haritanın fiyatını sordum. Biraz düşündükten sonra, “Böyle bir seyahat yapıyorsun. Bu da benim katkım olsun. Hediye!” dedi. Allah razı olsun, ne diyeyim. Yüzümü kızartıp, bir de Moğolistan haritası olup olmadığını sordum. Elinde olduğu kadarını yüklemeye söz verdi. Telefonumu alıp, işinin bittiğinde arayacağını söyledi ve beni azat etti. Fırsattan istifade, bir süpermarkete gidip, azalan yiyecek ve içecek stoklarımı tazelemek üzere alış-veriş yaptım. İgor ve İrina’ya da güzel bir Fransız şarabı aldım; bu da benden onlara hediye. İgor aradığında, benim de alış-verişim bitmiş, malları arabaya yerleştiriyordum. GPS’imi alıp, İgor ve İrina’yla vedalaştım.
 
St. Nicholas Katedrali
 
Omsk’un iki önemli özelliği var: Birincisi, 1849-1853 yılları arasında Dostoevski’ye ev sahipliği yapması. Aslında buna “hapishane sahipliği” demek daha doğru olur. Dostoevski, bu 4 yıllık hapis yaşamında, ölümden dönmüş, yaşadığı ağır şartlardan ötürü.
Diğer önemli özelliği ise, iç savaş sırasında Bolşevik Ordusu’na karşı direnen Amiral Kolçak’ın geçici “devleti”ne mekân olması. Amiral Kolçak (Alexander Kolchak), diktatör kişiliğiyle tanınan, aynı zamanda maceraperest ruha sahip bir asker. Kuzey Kutbu’na düzenlediği keşif seyahatleri ve bu konuda hazırladığı çeşitli yayınlar, onun aynı zamanda coğrafya alanında da tanınmasını sağlamış. Ama, Kolçak’la ilgili en ilginç hikaye, Çarlık Rusya’sına ait hatırı sayılır öneme sahip bir hazineye ait. Bolşeviklerden kaçırılan 1300 ton altına ilave olarak yüklü miktarda gümüş ve platinin yanı sıra, milyonlarca Ruble’lik serveti taşıyan özel bir tren, bir şekilde Omsk’ta Kolçak’ın eline geçer. Bu hazinenin bir kısmı, anti-Bolşevik ordusunun silahlanması için harcanırken, çoğu da, Omsk’ta yaşayan Çarlık Rusyası devrinin geri geleceğini uman Beyaz Ruslar tarafından bonkörce harcanmaya başlanır. Hazinenin bir kısmı ile, Beyaz Ordu’nun ihtiyacı için Japonya’dan yüklü miktarda silah ve mühimmat alınır. Parası peşin olarak ödenen bu silahlar, Beyaz Ordu’nun eline hiçbir zaman ulaşamayacaktır. Tüm bunlardan artan ve Chita’nın doğusuna kaçırıldığı rivayet olunan hazinenin geri kalan kısmını da ben, Chita’ya vardığımda bulacağım. Kolçak’ın hikâyesi, Irkutsk’ta Kızıl Ordu askerleri tarafından 1920 yılında yakalanıp kurşuna dizilmesiyle son bulur. Cesedi, Irkutsk’un içinden akan Angara Nehri’ne atılır. Şimdi bu yerde, Amiral Kolçak’ın bir heykeli bulunuyormuş (göreceğiz).
Omsk’a Kazakistan sınırından doğru gelirken, 55km kala Archairsky Manastırı’nın önünden geçiyor yol. Bu manastırın önemli bir özelliği var. 1905’te inşa bu manastır 1930 yılında yıkılarak, yerine çalışma kampı kuruluyor. Yaklaşık 200,000 kişinin ağır koşullar sonucu ya da idam edilerek öldürüldüğü rivayet olunuyor, bu kamplarda. 1992 yılında manastır, yeni haliyle yeniden inşa ediliyor. Hayatımda ilk defa Gulag çalışma kampı kalıntısı görmek umuduyla gittiğim Archairsky Manastırında, çalışma kampından hiçbir kalıntı kalmamıştı tabii. Onun yerine 9 kubbeli devasa bir kilise, şirin bir şapel ve 15 metre yüksekliğinde bir çan kulesi bulabildim. Girdiğim bahçeden çıkmak için kapıya yöneldiğimde kapının arkamdan kilitlenmiş olduğunu görünce, açtırmak için bulduğum yaşlı rahibenin “Madem Rusça bilmiyorsun, ne işin var buralarda” misilli söylenmesine, spasiba balşoy’la (“çok teşekkür ederim) cevap verebildim, ancak.
 
Bu alandan yüzbinlerce insan geçti. Tabii, çoğu da “geçemedi”.
 
Sevimli şapel
 
Omsk’taki iki gecelik konaklamanın ardından, 28 Haziran öğle saatlerinde Novosibirsk’e doğru yola çıktım. 500km’ye yakın araba kullandıktan sonra, gecenin geç bir saatinde, Lebedevski yakınlarında bir benzin istasyonuna çektim arabayı. Dışarıda, ince ama insanın iliklerine işleyen bir yağmur yağıyor. Benzin istasyonunun yanındaki kafede şaşlık ve borş çorbasından oluşan “klasik” (diğer yemek isimlerini ezberleyemediğim için, bu ikisi klasik mönüm oldu) yemeğimi yedikten sonra odama, pardon, arabama çekildim. Bu yağmurda çadırı açmaya kalkarsam, çadırda ıslak ıslak donarım. Arabanın ön koltuklarını “uyunabilir” hale getirip, Eberspächer ısıtıcımı çalıştırıp yatıyorum. Uyumuşum bile.
Sibirya deyince herkesin aklına soğuk, kar, yokluk, boşluk, yalnızlık gelir, değil mi? En azından benim aklıma öyle gelirdi; ta ki Sibirya’ya gelene kadar. Artık bunların hiç birisi gelmiyor. Aklıma tek gelen, sivirisinek. Sibirya, bizim bildiğimiz Boris Pasternak’ın romanından uyarlanarak çevrilen o meşhur Doktor Zhivago’daki (Jivago değil, dilinizi dişlerinizin arkasına bastırıp, “J” der gibi “Z” diyorsunuz) Sibirya’dan çok farklı. Bir kere, o filmde hiç sivrisinek oynamıyordu. Halbuki gerçek Sibirya, sivrisinekleriyle meşhur, aslen. Sivrisineklerin kaynağı da, tabii, Sibirya’nın uçsuz bucaksız sulak arazileri. …ve benim okaliptüs sandığım, ancak aslında Sibirya’ya özgü gümüş huş ağacı olduğunu sonradan öğrendiğim ağaçlar. Hele o ağaçların olduğu bölgelere girdiğinizde, hiç şansınız yok. Nedim’in özenle seçip gönderdiği sivrisinek kovucu ilaç bile para etmiyor. Milyonlarcası üzerinize üşüşüyor ve büyük bir iştahla kanınızı emmeye başlıyorlar. Ağaçlıktan çıktığınızda, vücudunuzun açıkta kalan her bölgesinde yüzlerce kızarık ve şişlikle, çılgınca kaşınıyorsunuz. Ağaçlığa niye mi giriyorsunuz? Doğada kamp yapanların tuvalet ihtiyaçlarını görebilecekleri tek yer ağaçlık alanlardır da, onun için.
Bu huş ağaçları oranın doğal florasında zaten var olan ağaçlar mıdır, bilemiyorum. Ancak, beni ilk bakışta okaliptüse benzetmeye iten neden, benzerliğinin dışında, Sibirya’nın yer yer bataklık niteliğindeki sulak ortamını kurutmak için özellikle dikildiklerini düşünmemdir. Okaliptüs, malûm, sulak alanları kurutmak için dikilir; topraktan çok yüksek miktarda su çekme özelliği olduğu için.
Novosibirsk
Lebedevski’deki benzin istasyonunda ve arabanın içinde ne kadar uyunabilir ki? Sabah beş buçukta yola çıkıp, öğleyin Novosibirsk’e vardım.
Novosibirsk, 1.5 milyon nüfusuyla Sibirya’nın en büyük kenti. Aynı zamanda en hareketli, canlı ve keyifli kenti. Şehrin merkezindeki Tsentralniya Oteli’ni (zaten Merkez Oteli demek) kendime mekân olarak seçtim.
Burada en merak ettiğim yer Opera ve Bale Salonu (“salon”dan başka isim bulamadım, aslında “Opera&Bale Theatre” ama, “Opera ve Bale Tiyatrosu” dersem, çok garip olacak). Eski Sovyetler Birliği’nin en büyüğü imiş; yani, Moskova’daki Bolşoy’dan dahi daha büyük. Burada bir konser dinlemek herhalde çok keyifli olur. Ancak maalesef, sezonun son konseri benim Novosibirsk’e vardığım tarihten iki gün önce, yani 27 Haziran akşamıymış. Bu iki gün içerisinde de sezon dışı herhangi bir konser yok. Yine de, hiç olmazsa içini görebilirim diye kapısına gideyim dedim. Olur ya, halime acır, içeri alırlar. Ne mümkün. Kapı duvar.
 
Novosibirsk Opera ve Bale Salonu, gece
 
Yerel Çalışmalar Müzesi, -yine- gece
 
İki gece Novosibirsk’te geçirdikten sonra Tomsk’a hareket ettim. Tomsk benim Sibirya’da -şimdilik- en kuzey nokta olacak. Niye Tomsk? Meşhur ahşap yapıları beni çektiği için. Tomsk halkının, meşhur Tans-Sibirya Demiryolu hattının şehirlerinden geçmesine, gürültü ve hava kirliliğine neden olacağı nedeniyle itiraz etmesi, bu şehrin günümüze kadar sakin ve huzurlu hayatına devam etmesini sağlamış. Sibirya’nın, Novosibirsk’ten sonra önemli bir üniversite şehri olan Omsk, bu özelliği nedeniyle genellikle genç ve entelektüel nüfusuyla, keyifli bir şehir. Kutsal kitapta yazılı olan TGU Hotel, Tomsk Üniversitesi’nin misafirhanesi aslında. Üniversitenin yurt binalarından birisinin en üst katında bulunan misafirhane, aynı zamanda otel olarak da kullanılıyormuş. Kutsal kitaba göre hem temiz ve konforlu, hem de ucuz. Nefes nefese tırmandığım beş katın sonunda bulduğum resepsiyon görevlisi kadın, beni önce yukarıdan aşağıya süzüp, sonunda oteline uygun evsafta bulmamış olacak ki, kesin bir ifadeyle “Nyet” dedi. Kös kös 2 sokak arkadaki Sputnik Otel’e yönlendim.
Tomsk’taki iki dolu günüm, sırtımda fotoğraf çantam, elimde kutsal kitapla, sokakları arşınlayarak geçti. Hepsi birbirinden güzel ahşap binaların bol bol fotoğraflarını çektim. Size de sunuyorum.
 
 
 
Tomsk’ta görmek istediğim bir diğer yer de, Kırmızı Cami. 1904 yılında yapılan cami, Sovyet döneminde votka fabrikası olarak kullanılmış (ne tezat ama). Şimdi ise yıkık ve metruk bir halde duruyor. Önünde, renovasyonuna ilişkin bir tabela konulmuş ama, uzun süre önce konulduğu solgun halinden belli olan tabela yalnızca Rusça ve Arapça yazılı olduğu için, içeriğini anlayamadım. Ancak, renovasyona karar verildiği tarihten sonra uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen, henüz bu konuda fazla bir hareket de olduğunu sanmıyorum.
 
Kırmızı Cami ve içi
 
Voznezenskaya Kilisesi’nin çan kulesi
 
Eski Müminler Kilisesi. Tümüyle ahşaptan inşa edilmiş
Son ziyaret noktam da, şehrin kenarından akan Tom Irmağı’nın kıyısındaki Lagerny Bahçeleri’nde bulunan II. Dünya Savaşı Şehitleri anıtı ve buradaki Anne-Oğul Heykeli. Heykel, oğlunu savaşa gönderen anne ve oğlunu betimliyor. Önünde sürekli yanan ateş, klasik Sovyet savaş anıtlarında olduğu gibi. …ve yine diğer tüm savaş anıtları gibi burası da, yeni evlenenler tarafından, törenden sonra mutlaka ziyaret ediliyor.
 
Tom Irmağı
 
Anne-Oğul Heykeli
 
II. Dünya Savaşı Anıtı.
Halâ hatırlayanları varmış
 
Gelinin karnına dikkat!
 
Tomsk’tan sonraki hedef Rusya’nın Altay Bölgesi ve Altay Cumhuriyeti. Altay Cumhuriyeti, Rusya’ya bağlı özerk bir cumhuriyet olması nedeniyle, yabancıların girişi için de bir kural koymuşlar. Başkent Gorno-Altaysk’ta İçişleri Bakanlığı Yabancılar Bürosu’na başvurup izin almak zorundasınız. Aksi halde, -örneğin- sınırdan Moğolistan’a geçemiyorsunuz. 4 Temmuz sabahı Tomsk’tan ayrılıp, Gorno-Altaysk’a ulaşmak üzere yola çıktım. Altay Bölgesi’nde Barnaul ve Biysk şehirlerinden sonra Gorno-Altaysk’a ulaşacağım. Ancak bu yol, bir günde tamamlanamayacak kadar uzun. O nedenle, Biysk’te bir gece konaklıyorum. Ancak, ne Barnaul, ne de Biysk’te kayda değer bir şey olmadığından, burada da bahse değer bulmadım.
Yazıyı burada noktalıyorum. Gelecek programda Altay Cumhuriyeti’nden kısa anılar var.
Bu yazının başında bahsettiğim mesajı halâ göndermediyseniz, şimdi lütfen gönderin. Gobi’den esenlikler, hepinize.
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş