ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Arnavutluk
Güncelleme Tarihi: 15.7.2012
Gün: 1150
Yapılan Yol: 130720 km.


İLK YAZI
1 SONRAKİ
SON YAZI

Arnavutluk

Theth

Montenegro’dan çıkıp da Arnavutluk sınırından geçtim. İşkodra Gölü’nün güney-doğu ucundaki İşkodra şehrinin içinden kısa bir turla geçip, kuzeye yöneldim. Gideceğim yer Theth. Arnavutça’da yazılışı aynen yazdığım gibi. Okunuşu da bu kelimeyi İngilizce olarak nasıl okuyorsanız, öyle. Bizler (Türkler) için telaffuzu biraz zor olan İngilizce’deki ‘th’ın okunuşu (hani, dil dişlerin arasındayken ‘t’ demeye çalışmak gibi bir ses) bu ismin başında ve sonunda var. Uzatmayayım, adını söylemesi zor olan bu yere doğru gidiyorum. Neden Theth? “Arnavutluk’un bilinmeyen yüzü” demiş Lonely Planet, Theth’ten bahsederken. Dünyadan izole, Prokletije Dağları, diğer adıyla Arnavutluk Alpleri’nin 2,700m’ye varan yükseltileri arasındaki Theth ve çevresindeki köylerin 300-350 yıllık tarihi var, ancak. Katolik Hristiyan olan Shala Komünü, dinlerini koruyabilmek için kendilerini bu doğal hapishaneye kapatmışlar.
Theth’e ulaşmak için, İşkodra’dan kuzeye doğru gittikten sonra Dukaj’ı geçip dağ yoluna giriyorsunuz. Yine Lonely Planet’ta, Arnavutluk’un karayolu altyapısının yetersiz olması nedeniyle, kimi yerlerde dörtçeker araç gerekebileceğini okuduğumda, biraz abartıyor olduklarını düşünmüştüm. Ancak, Dukaj’dan sonra bunun hiç de abartı olmadığını fark ettim. Lando, Türkiye’ye dönmeden önce son kez kendine uygun yollar buldu. Bundan ne kadara hoşnut, bilemiyorum ama, benim bu sıcakta ve kendimi asfalta iyice alıştırmışken pek hoşuma gittiğini söyleyemem.

İşkodra’dan Dukaj’a doğru… Geçebileceğim uygun bir boşluk bulana kadar, uzunca bir süre kaplumbağa hızıyla takip etmek zorunda kaldım
Yol dik, dar, çok virajlı ve çok ham. Sanki kayaları kırıp da, iş makinesinin geçebileceği genişlikte bir düzlük elde edip, bırakmışlar gibi. Üzerinde herhangi bir kaplama malzemesi yok. Dolayısıyla, kırık kaya parçaları ve taşların üzerinde gidiyorsunuz. Bu da, hem sizi, hem de aracınızı çok yoruyor. Tabii lastiklerin aşırı yıpranması ve kesilerek yarılma riski de cabası. Yaklaşık 40km’lik bu yolu 2.5 saat kadar bir sürede tamamlayabildim.

Ön camımın özürlü olması nedeniyle çok fazla video çekemedim. Çektiğimden ayıklayabildiğim en iyi klip de bu kadar işte. Theth’e giderken dağ yolları



Yolun zirve yaptığı noktadayım; rakım 1,690m. Buradan sonra, Theth’e doğru sürekli viraj ve iniş

Theth’e doğru inerken…
Sert doğa koşulları, buranın insanını da kendi şartlarına uydurmuş. Dirençli, sağlıklı ve çalışkan insanlar. Hem de çok güzeller. Aynı zamanda bir millî park ve koruma alanı olan Theth’te sakin, sessiz ve huzurlu bir yaşam sürüyorlar.
Vadinin içine doğru indikçe orman sıklaşıyor. Güneşin yakıcı ışığından kurtulup, ormanın serinliğine dalınca yolculuk da keyifli olmaya başladı. Theth’e girdiğimde, köyün ortasından akan ve dağlardaki buzulların erimesiyle oluşmuş çayın üzerinden geçen köprüde durdum, fotoğraf çekmek için. Su o kadar berrak ve rengi o kadar güzel bir mavi ki, insan seyretmekten kendini alamıyor. Buzullar tarafından beslenen akarsuların ve göllerin rengi hep böyle tuhaf bir mavi oluyor, hafiften türkuaza çalan… Ben köprünün üzerinde suyun seyrine dalmışken, yanımda bir çocuk peydahlandı. Güzel bir İngilizce’yle, kalacak yer arayıp aramadığımı sordu. O gece Theth’te kalacağım, tabii. Aynı gün içerisinde o yolu bir kez daha, ters yönde yapmak istemem, kesinlikle. Dolayısıyla “Evet,” dedim çocuğa, “arıyorum!”. Köprünün arkasında, 50m kadar ilerideki eve yönlendik. Yürüken, İngilizce’yi nerede öğrendiğini sordum. Yazları, köyün çocukları ve gençlerine İngilizce öğretmek için hoca geliyormuş. O da, bu sayede İngilizce öğrenmiş. Çok başarılı doğrusu!

Theth’deki çayın üstünde…
Ev derken, bitişiğinde inşaat halindeki ‘müştemilatı’yla, dev gibi bir bina duruyor, karşımda. Çocuk, annesine bir şeyler söyleyip, bana bir oda gösterdi; akşam yemeği ve sabah kahvaltısı dahil 30 Avro’ymuş. Güzel tabii, aslında. Ama, ben ya çadırda, ya da ‘gerçek bir köy evi’nde kalmak niyetindeyim. “Etrafa biraz daha bakınma” bahanesiyle ayrıldım. Köyün meydanına doğru sürdüm, arabayı. ‘Meydan’ demek ne derece doğru olur, bilemiyorum. Köy dediğim, birbirlerine uzaklıkları 100-150m civarında 15-20 evden oluşan bir yer, burası. Öyle ‘köy meydanı’ falan yok. Arabayı sürdüğüm yer, çan kulesini gördüğüm kilisenin olduğu alan. Orada da yol bitti, nitekim. Arabadan iner inmez, iki çocuk daha geldi, yanıma. Onlar da diğeri gibi cin bakışlı ama, İngilizceleri daha zayıf. Fiyat aynı; ev yürüyerek gidilebilecek şekilde 100m ileride. Onlara da teşekkür edip, kendi ‘kafam’a uygun bir yer aramak üzere ayrıldım. Çayın öte yakasında, evini pansiyona dönüştürme çalışmalarıyla meşgul bir adam beni görünce el sallayıp, çağırdı. Yanına gittim. Çok zayıf İngilizcesi ile, istersem bahçesinde çadır kurabileceğimi söyledi; ücret de istemezmiş. Sanki, akşam yanına yarenlik edecek bir arkadaş arıyor gibi. Hiç fena bir teklif değil. Üstelik, gürül gürül akan nehrin de dibinde. İleride bir şelale ve ‘Blue Eye’ olduğundan (Mavi Göz) bahsediliyor. Oralara bakıp, belki(!) döneceğimi söyledim. Ama, dönemedim. Blue Eye ne ola ki, diye gidedurayım, yolda bir çoban çocuğa rastladım. Güneye doğru ilerledikçe İngilizce bilir oranı da düşüyor, anlaşılan. Blue Eye’ı biliyor, gitmekte olduğum yol da doğru da, ne kadar sonra ne yöne sapacağım konusunda çelişki var. İngilizce yerine parmak, el ve kol dillerini kullanarak birkaç yüz metre sonra önce sola, ondan birkaç yüz metre sonra da sağa sapacağımı anladım. Umarım, doğru anlamışımdır. Çünkü, gitmekte olduğum o ‘birkaç yüz metreler’de yol iyice bozuldu. Kimi zaman kuru dere yatağına giriyor ve kocaman yuvarlak taşların üzerinde, kâh bata-çıka, kâh seke-düşe ilerliyor, kimi zaman da önceden olduğu gibi kaba ve keskin kenarlı taşlarda lastiği yarmayacağım diye ter döküyorum. Sağa sola ayrılan -sanki- daha az kullanılmış yolları gözardı ederek, bir düzlüğe ulaştım. Sağımda birkaç ev var. Doğru yolda olup olmadığımı öğrenmek için bir tanesinin önünde durup, içeriden koşup gelen ufaklığa “Blue Eye?” dedim. İngilizce bilirlilik oranı sıfıra düşmüş durumda. Ama, haksızlık etmeyeyim; çocuğun yaşı diğer hepsinden küçük. Babasını çağırdı. Bu arada ben de evlerini ‘kalınabilirlik’ gözüyle süzüyorum. Baba geldi, o da İngilizce bilmiyor ama, ‘vücut dili’ konusunda, yaşının verdiği tecrübe ve kıvrak zekâsı sayesinde daha becerikli. Blue Eye’ı anladı ve tarif etti. Hatta, biraz önce aynı soruyu yönelttiğim ufaklığı da yanıma katacak, yarı yola kadar. Peki, kalacak yer? Bahçede çadır açıp açamayacağımı sordum. Evlerinde kalabileceğimi söyledi. İstediğim de bu, aslında. Kendimi zorla davet ettiriyorum yani.
Biz, Albert’le (ufaklık) beraber yürüyerek yola koyulduk. Albert beni bir köprünün(!) başına kadar götürüp, oradan sonrasında ‘serbest bırakacak’. Bunu kendi dilinde bana anlatamadıkça da, benim ne kadar anlayışsız ve aptal birisi olduğumu belli edercesine ufluyor, başını sallıyor, söyleniyor. Onu daha fazla sıkmamak için daha fazla soru sormadım; köprübaşına kadar sessizce yürüdük. Sonrasında yalnız devam ettim. Devam ettim, etmesine de, hava giderek alacakaranlığa döndü ve ben daha Blue Eye denilen şey her ne ise, onu göremedim. Daha da devam edersem, dönüşte karanlığa kalacağımı, sonra da önümü göremeyeceğim için o sarp yerlerde düşüp, bir taraflarımı kıracağımı, en azından karanlıkta yolumu kaybedip, kurda-kuşa yem olacağımı düşünerek, geri döndüm. Kafa lambamı almadığıma hayıflanıyorum ama, bu Blue Eye denilen yerin bu kadar uzak ve ulaşılması bunca zor bir yer olduğunu da kimse söylemedi ki, birader! Kime sorsan “Aha, şurası!” diye parmağıyla işaret ediveriyor. Evin yerini, Lando’nun siluetinden tanıdım.

Hava kararmaya başladı. Şelale gibi akan suların üzerindeki kayalardan sekerek ilerliyordum
Bahçeye girdiğimde bir sürpriz; Dede’nin (evin babası olan adam, adı bu) büyük oğlunu gördüm. Bu benim birkaç saat önce yol sorduğum çoban çocuk; adı Christian. Bir yandan da evde ufak-tefek inşaî faaliyetler sürmekte. Benden, arabayla yakında bir yerden tuğla taşıyıp taşıyamayacağımızı sordu. İyi de, kamyon değil ki bu! “Ne kadar tuğla?” diye sordum; “Ne kadar alırsa…” dediler. “20-30 anca alır” dedim; “Tamam!” dediler. “Ne kadar uzakta?” diye sordum. Yakınmış, bir-iki kilometre. E hadi bari, bir kıyak yapalım. Lando’ya üçümüz bindik, yola çıktık. Bir-iki kilometre oldu üç-beş kilometre. “Daha var mı?” diye soruyorum; “Şurası hemen”. Yol giderek dikleşiyor ve zorlaşıyor. Hava giderek zifiri karanlık oldu. Sağ taraf uçurum. Yol git-git bitmiyor bir türlü. Tuğlaları alacağımız yere vardığımızda odometreye baktım, 9.2km gösteriyor. Dede’ye de gösterdim, güldü. O da bilmiyormuş, meğer. 20-30 tuğla için, böyle bir yolda 9.2km gel ve dön. Kendime sövmekten başka elimden bir şey gelmez; onu da yapmadım.
Geç saat döndüğümüzde ter içinde bahçedeki sıraya oturdum. Evde, evin 7 kişilik ahalisi dışında üç de inşaat işçisi kalıyor. Bir de ben, 11 kişi. Ev büyük, neyse ki; bana da bir oda düştü. Akşam yemeğinden önce rakı servisiyle başladık. Oranın rakısının adı ‘rakı’ sadece. Tadı ise -çok- farklı. Su katmadan, sek içiyorsun. Yemekten sonra da okkalı bir Türk kahvesi getirdiler ki, o günün yorgunluğuna deydi hani.

Nika ailesinin evi

Nika ailesi… Sol baştaki Christian, çoban olan; 8. sınıfa geçmiş. ‘Esas duruş’taki ise Albert

Dede Nika ve kızları Denisa ve Daniella

Daniella
Sabah kahvaltıdan sonra Blue Eye için son bir hamle yapmaya karar verdim. Bu sefer kararlıyım, bulacağım. Hava inadına çok sıcak. Yaklaşık 1.5 saat kadar, o güneşin altında tırmandıktan sonra yine pes ettim. Tişörtümü zaten çoktan çıkarmıştım, sırılsıklam olduğu için. Ayağımdaki şort, külotum, çoraplarım da sırılsıklam. Öyle terlemişim ki, ayağımdaki ayakkabı bile, vücudumdan akan terle ıslanmış vaziyette. Suyun genişlediği ve sakin aktığı bir yerde kıyıya indim. Etrafta kimse yok, nasıl olsa. Üzerimdekileri tamamıyla çıkarıp, ağaç dallarına ‘serdim’; güneşte kurusunlar diye ve suya girdim. Girmemle, ok gibi fırlamam bir oldu; suyun sıcaklığı (‘soğukluğu’ demek daha doğru olur) herhalde sıfır dereceye yakın. Hani ‘çivi gibi’ derler ya… Ayak bileklerime kadar tekrar girip, başımı, kollarımı ve vücudumun kalan kısımlarını yeniden ıslattım. Yalnızca ayaklarımı bile birkaç on saniyeden fazla tutmam mümkün değil. Sonunda kendime geldim, ama. Yanıma aldığım ufak su şişesini de birkaç kez doldurup, kana kana içtikten sonra kurumaya yüz tutan çamaşırlarımı giyinmeye başlamıştım ki, üstteki patikadan insan sesleri geldiğini duydum. Alelacele yukarıya çıktım, onları yakalayabilmek için. Belki Blue Eye’ı biliyorlardır.

Burada suya ‘sere serpe’ girdim
7-8 kişilik bir grup, Blue Eye’a gidiyorlarmış. Hepsi yerli turist. Grubu götüren genç (Theth’li ve orada yaşıyormuş) ve gruptan birkaç kişi daha İngilizce biliyor. Onlara katıldım, son bir gayretle. Grup liderine (‘şef’ diyeceğim), daha önce gittiğim yolu tarif ettim. “Orası uzun yol” dedi; üstelik pes ettiğim yerden sonra, yürüdüğümün yarısı kadar daha yol varmış. O bizi ‘kestirme’den götürecekmiş. Aralardan bir yerden aşağıya inmeye başladık. Şef dimdik bir yerden, keçi gibi sekerek indi. Sonra, gruptan diğerlerinin, en azından benim gibi birkaç kişinin keçi vasfına sahip olamayabileceğimizi düşünüp, tekrar tırmandı ve hepimize inerken yardımcı oldu. Arkadan da, suyun iyice genişlediği bir yerde, birbirinden 1-1.5m uzakta duran taşların üzerinden zıplayarak karşıya geçti. Yine geri döndü ve bizleri de ‘zıplattı’. En sonunda da, suyun kıyısında, 90 derece dik bir yamaçta ‘komando yürüyüşü’yle 50m kadar ilerledikten sonra Blue Eye’ı gördük. Bana kalsa, yine de uzun yolu tercih ederdim. Şef, Blue Eye’ı görünce, güçlü bir nara atıp kendini suya bıraktı. Karşıya kadar çılgın kulaçlarla yüzüp döndü ve sudan çıktı. Soğukmuş!
Gelelim, ‘Blue Eye nedir?’e. Burası, koca bir kayanın içine oyulmuş, yüzeyde çapı yaklaşık 15-20m kadar olan bir çukur. Söylendiğine göre derinliği 80m imiş. Adının ‘Blue Eye’ olmasının sebebi de, derinliğin fazla olması yüzünden, suyun ‘gece mavisi’ne yakın bir renkte görülüyor olması. Yukarıdan inen suların doldurduğu bu çukuru, devamındaki kanallar ve -iddiaya göre- dibindeki bir delik boşaltıyormuş. Suyun kaynağı olan buzullara bu kadar yakın olması yüzünden de, aşağıdaki diğer her yerden daha soğuk. Şefin termometre özellikli kol saatiyle yaptığı ölçüme göre sıcaklık 4°C. O soğuk suya nasıl atladı, nasıl karşıya kadar yüzüp geldi, inanamadım. Ben, buradan daha aşağıdaki bir noktadan (dolayısıyla, nispeten daha sıcak, belki 6-7 derece) ok gibi fırlamıştım, hâlbuki. Daha önce de dedim ya, sert doğa koşulları, buranın insanını da kendine uydurmuş.

Meşhur Blue Eye bu işte. Bu kadar eziyete deydi mi, derseniz…
Grupta Makedonyalı genç bir çift de var. Benim o gün Tiran’a gideceğimi öğrenince, onları İşkodra’ya bırakıp bırakamayacağımı sordular. Theth’den öyle durmadan dolmuş kalkmıyor(muş), çünkü. Yolu ve koşulları biliyorlar, buraya kadar geldiklerine göre. O yolda, 2.5 saat tek koltuğa sıkışmayı göze alıyorlarsa, götürebileceğimi söyledim. Kabul ettiler. Gruptan ayrıldık. Şef bize önce komando yürüyüşü, ardından yuvarlak taşlar üzerinde sekme, sonunda da yamaç tırmanışı yaptırıp, patikaya çıkardı; teşekkür edip, vedalaştık.
Arabaya vardıktan sonra ilk etap Theth’e kadar gitmek. Arkama takılan ‘havalı’ (off-road donanımlı) bir pikap korna ve farla uyarıp, durdurdu. Yanıma yanaşıp, Arnavutluk Rallisi nedeniyle yolda trafiğin yoğun olduğunu, dikkat etmemi söyledi ve arkamdan gelecek yarışçılara yol vermemi rica etti. Ayvayı yedik! O daracık ve zor yolda bir de rallicilere yol vermek… Nitekim, Theth’e varana kadar birkaç (15-20 kadar) motosiklet ve quad’a (‘4 tekerlekli motosiklet’ diyebiliriz, ATV diye bilinen ‘oyuncaklar’ın biraz daha ‘hallicesi’) yol vermek zorunda kaldık. Hepsi geçerken selam verip, teşekkür ediyor da, quadlardan birisi (bir bayan), yolun en dar noktasında beni fena sıkıştırıp, geçerken de sıkı bir küfür salladı ya, çok ağırıma gitti. Hem kendini tehlikeye atıp, -olmayan- ‘kenar’a çekilerek yol vermeye çalışıyorsun, hem de küfür işitiyorsun.
Theth’te Makedonyalılar’ın, kaldığı pansiyondan eşyalarını almaları için acele etmelerini söyledim. Motosiklet ve quadlardan sonra arabalar akın edecek ki; bu daracık yolda beni geçmeye çalışırken, birimizden birisi aşağıya uçar, herhalde. Daha fazla uzatmayayım; biz 2.5 saatte, önce motosiklet ve quadların, arkasından da (sonuna doğru) 4x4 araçların taciz ve tozu içerisinde asfalta çıktık. Onların da özel etabı bitti, zaten. Makedonyalı çifti İşkodra’ya bıraktıktan sonra, başkent Tiran’a doğru yola çıktım.
Gelecek yazıda Tiran ve Berat’la Arnavutluk’u bitireceğiz.
Hoşça kalın!
Ali Eriç
İstanbul / Türkiye
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş