ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Montenegro
Güncelleme Tarihi: 10.7.2012
Gün: 1150
Yapılan Yol: 130720 km.


İLK YAZI
1
SON YAZI

Montenegro

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan -Kosova’yı da katarsak- 7 ülkeden -Kosova’dan sonraki- en küçüğü, Montenegro. Hani biz ‘Karadağ’ olarak biliriz ki, zaten -aslen kaynağı olan- eski Venedik dilinde de onun karşılığı imiş. Zaten -sanırım- Baskça’da da aynı anlama geliyor, falan.
Bu küçük ülkeye girişimden itibaren, denizden içeriye dönene kadar yine, Dalmaçya’nın dantel kıyılarını yaladım. Sanırım pek yakında bu kıyılar da, -özellikle Kuzey- Avrupalı turistlerin güneş ve deniz açlığına cevap verecek beş yıldızlı tatil köyleriyle dolacaktır; şimdilerde bakir gözükseler de…

Kotor Körfezi… UNESCO Doga Mirası listesinde bulunan bu körfez, Montenegro’da turistlerin gözdesi
Montenegro’da fazla bir hedef yok benim için. ‘Eve dönerken’ içinden geçeceğim bir ülke olması dışında, Arnavutluk’tan hemen önce uğrayacağım Stari Bar var. Yine de, rotamı kıyıdan değil ama, ‘karadağlar’a doğru çizdim. İlk konaklayacağım Nikšić’e kadar, dağları ine-çıka Slansko Gölü’ne vardım.

Slansko Gölü ve karşıda Nikšić
İlk geceyi, Nikšić’in 5km kadar kuzeyinde bir köyde geçirdim. Yine bir ‘açıkhava restoranı’ ve yine bahçesinde tek başıma çadır kuruyorum. Restoranın karşısındaki berber (kadın-erkek, karışık), Türkiye’den önce son saç tıraşımı olmak için ideal. Duşun sıcak suyu olmadığı için, tıraş olmayı sabaha, güneşin ortalığı ısıtmaya başladığı zaman bırakıp, gecenin tatlı serinliğinde kitabıma daldım.
Ertesi gün öğlene kadar süren tıraş-duş faslında sonra toparlanıp, başkent Podgorica’ya doğru hareket ettim. Artık dağlar, orman, yeşil benim için o kadar alışıldık hale geldi ve o kadar kanıksadım ki, yolda durup fotoğraf çekmek için bile ilginç gelmiyor doğa. Podgorica ise, kendi halinde, sakin bir başkent. Şehrin merkezine kadar gidip, caddelerini biraz arşınladıktan sonra çıkıyorum. Burada da kayda değer bir şey yok. Yoluma, Stari Bar’a doğru devam ediyorum.
Podgorica’dan güneye doğru İşkodra (Skadar) Gölü’nün batı kıyısından geçiyor yol. Hatta gölün en kuzey-batı ucunun da -uzunca bir köprüyle- üzerinden… Bu göl ve çevresi ulusal park ve koruma alanı. İşkodra Gölü’nün üzerindeki o uzun köprüyü geçtikten sonra Virpazar var; şirin bir köy. İşkodra Gölü’nü besleyen derlerden birinin oluşturduğu haliç üzerinde bulunan köprüsüyle, daha da şirin olmuş. Buradan, İşkodra Gölü üzerinde gezinti yapmak için motorlar kalkıyor. Bir sürü turist de, kendilerine sıra gelmesini bekliyor, ufacık iskelenin başında. Ben ise, fotoğraf çektikten sonra ayrılıyorum. Bar’a giden yol aslında güneye doğru. Ancak, gölün kıyısını takip ederek güney-doğuya doğru giden bir başka yol var ki, ben onu tercih ettim. Ormanın içerisinden giden bu dar yol hem daha ıssız.

Virpazar

İşkodra Gölü kıyısında nilüferler çiçek açmış

Arılar da faaliyette
Montenegro, Osmanlı egemenliğini, özel ve özerk statüsüyle yaşamış bir ülke olarak kalmış hep. Düzenli ordu ve konvansiyonel savaş tekniğine aykırı coğrafyası, yalnızca Osmanlı’yı değil, bölgeyi istilâ etmeye yeltenen diğer güçleri de yıldırmış. Yine de 400 yıl Osmanlı kontrolünde kalan Karadağ, bu ayrıcalıklı durumuna rağmen Balkanlar’da rahat durmamış. Bar, Montenegro’nun bir sahil kenti. Adriyatik’in karşı kıyısındaki İtalya’nın Bari kentine nazire ismiyle Bar, şimdi olduğu kadar, tarihte de önemli bir liman olma özelliğine sahipmiş. Osmanlılar’ın ilk ayak bastıkları Bar kentinin o zamanki yerleşimi, limandan biraz uzakta, içeride bulunuyormuş. Bu eski yerleşimin adı da, şehir daha sonradan zorunlu olarak limana yakın yeni yerine taşınınca ‘Eski Bar’ anlamına gelen Stari Bar olmuş.

Bar yolu boyunca dağlarda bu Osmanlı çeşmelerinden görmek mümkün
Osmanlı İmparatorluğu’nun, Balkanlar’daki varlığını yavaş yavaş yitirmesiyle birlikte, Karadağ’daki kontrol noktaları da elden çıkmaya başlamış. Uzun süren kuşatmalara, eldeki yetersiz silâh ve mühimmat ve de asker gücüyle çok dayanamamış. Yine de, -örneğin- Nikšić’i orantısız zafiyetine rağmen 1.5 ay boyunca azimle savunan Nikšić Naibi Hüseyin Rûhit Efendi sonunda teslim olmak zorunda kalmış. Ancak sergilediği bu azimli direniş karşısında şehri teslim alan Prens Nicola’nın hayranlığını belirttiği konuşmasının ardından, silahı da iade edilerek serbest bırakılmış.
-Şimdiki- Stari Bar da, benzer bir savunmayla, özgürlükçü Karadağ birliklerinin karşısında 3 aya yakın dayanabilmiş. İbrahim Bey, ağır topçu bombardımanına karşı kırık-dökük birkaç silahla karşı koymuş. Tabii bu arada, o eski Bar’ın büyük kısmı da yıkılıp gitmiş. Sonunda Karadağlılar şehri, su sağlayan kanalı dinamitleyerek teslim alabilmişler. Yıl 1878! Kalanı da 1979’daki Karadağ Depremi sırasında yerle bir olmuş.

Stari Bar ve uzakta ‘yenisi’

Bu yıkıntı, 1595 yılında, 13. yüzyılda inşa edilmiş olan Saint Nicola Manastırı’nın üzerine yapılan Sultan Murat Camii’ne ait. Sonradan o da 1912 yılındaki bir bombardımanda yerle bir olmuş
Hızlı Karadağ seyahatimin ikinci ve son gecesini, Adriyatik kıyısında, Uljeha’da geçireceğim. GPS’imin söylediğine göre orada üç tane kamping var. Uljeha’ya vardığımda, biri kız (motosikletli), diğeri erkek (yayan) iki genç daha girişte karşıladı. Bu kadar ilgiye mazhar olmak insanın koltuklarını kabartmıyor değil, tabii. Ama, aralarındaki ‘müşteri kapma savaşı’na alet olduğunu görünce hayal kırıklığına uğruyorsunuz. Yan yana iki kampingin en son jenerasyonu olan gençler, ticarî rekabetten çok, birbirlerine nispet yapmanın peşinde. Her ikisinin de gönlünü almak için ‘tesisleri’ni gezdim. Sonra da, GPS’imdeki üçüncü kampingi de görmek istediğimi söyleyip, ayrıldım. 12km ilerideki ‘üçüncü kamping’in bulunduğu koyun girişinde yol bariyerle kapatılmış. Başında da güvenlik görevlisi var. Yeni bir ‘çıplaklar kampı’ vakası mı, diye ‘sevinçle’ düşünürken, -artık- ‘özel kullanıma mahsus alan’a çevrilmiş olduğunu öğreniyorum. Sonradan öğrendiğime göre koy, bazı ayrıcalıklı kişiler için villa sitesi kurulmak üzere ‘kapatılmış’. Ben bu filmi bir yerlerden hatırlıyor gibiyim!
Gerisin geriye dönüp, komşu kampinglerden 2 Avro daha ucuz olanına daldım. Diğeri, ticarî rekabetin ne demek olduğunu öğrensin.
Kızgın güneşin etkisi geçmeye başladığı sıralarda denize attım kendimi. Pek serinletmese de, keyifli. Seyahatimin ilk ‘deniz banyosu’nu aldıktan sonra, kumsaldaki barda, Saraybosna’daki kitapçıdan aldığım kitaba daldım, buz gibi bira eşliğinde.
Sarımsaklı-yoğurtlu makarnadan oluşan akşam yemeğinden sonra, kafa lâmbamın ışığında yazı yazarken, ayak parmaklarımı bir şey ‘dürttü’. Kedi herhalde, diye düşünerek, kafa lambasının ışığını yere denk getirmeye çalıştım. Ayaklarımın ucunda dev gibi bir kirpi bana bakıyordu. Onu beslemek zorunda olduğumu düşünmüş olmalı ki, burnuyla ayağımı dürtmekte. Bu kadar irisiyle hiç karşılaşmamıştım şimdiye kadar. Biramın yanında kemirmekte olduğum tuzlu fıstığa ortak ettim kendisini; pek hoşuna gitti.

Yemek arkadaşım
9 Haziran Cumartesi sabahı kampingden ayrılıp, Arnavutluk sınırına vardım.
Siz bu yazıyı okuduğunuzda ben İstanbul’a çoktan varmıştım bile. Zaman ilerledikçe yazılar daha da zor çıkıyor artık. Kalan son iki yazım, Arnavutluk ve Yunanistan için daha da fazla umudunuzu yitirmeden birşeyler yapmak zorunda olduğumun farkındayım. Arnavutluk neyse de, Yunanistan’da bir şey yok, zaten. Bir gayret, onları da bitirdik mi…
İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış : )
Hepiniz kalın sağlıcakla.
Ali Eriç
İstanbul / Türkiye
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş