ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Bosna Hersek
Güncelleme Tarihi: 16.6.2012
Gün: 1137
Yapılan Yol: 130720 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 2
SON YAZI

Bosna-Hersek’e devam…

Önceki yazımda vermeyi unuttuğum bir link var; Mostar’ın yaşadığı ızdırap dolu günleri anlatan bir videonun olduğu… BBC’nin hazırladığı bu ibret verici belgeseli izlemenizi salık veririm:
Pazar gününün öğleden sonrasını da, Mostar’ın yakınındaki birkaç yeri gezerek geçirdim. İlki, Blagaj (‘Blagay’ diye okunur) yakınındaki 16. yüzyılda Mostar Müftüsü olan Ziyaeddin Ahmed İbni Mustafa tarafından yaptırılan ve içinde Hacı Bektaşı Velî’nin müritlerinden Sarı Saltuk’un türbesinin de bulunduğu (Anadolu ve Balkanlarda 12 türbesi bulunmaktaymış) tekkeydi. Bir Türk turizm firması tarafından 33 yıllığına devralınmış ve restore edilmiş olan ve -nedense- Alperenler Tekkesi olarak adlandırılan bina, Neretva’nın kollarından biri olan Buna Nehri kıyısında bulunuyor. Aslında, nehrin kıyısı değil de, ‘başı’ demek daha doğru olur. Bulunduğu yer, Buna’nın doğduğu ya da yeryüzüne ilk ulaştığı mağaranın hemen girişinde. Mağaradan çıktığı noktada buz gibi ve tertemiz olan suyu, çevresine kurulmuş restoranlardaki garsonlar, ellerindeki sürahiyi nehre daldırıp doldurarak sofraya getiriyorlar.

-Yeni adıyla- Alperenler Tekkesi
Biraz daha güneydeki Počitelj (‘Poçitel’ okunuyor) ise ikinci durağım. Savaş sırasında ağır hasar alan, Boşnak nüfusunun büyük kısmı göçeden Počitelj, İngiliz York ve Saraybosna Üniversiteleri’nin girişimi ile yok olmakta olan tarih mirasları listesine alınıp, acil müdahale ile kurtarılmış. Şu anda, Şişman İbrahim Paşa Camii (ya da Hacı Alija Camii), Medresesi ve Hanı ile, hamamı ve saat kulesi ile, Gavrankapetanović harem ve selamlığı ile ve tüm eski Osmanlı mimarîsi ile eskisine benzetilerek yenilenmiş halini görebiliyorsunuz.

Počitelj. Solda Şişman İbrahim Paşa Camii, sağ yukarıda saat kulesi, ortada Gavrankapetanović harem ve selamlığı

Kaleden görünüş

Türk Bayrağı da eksik değil, hani

…ve kale
O günkü son uğrağım ise Kravice Şelalesi’ydi. Trebižat Nehri üzerindeki Kravice, yaklaşık 25m yükseklikte, yarım daire şeklinde bir setten aşağıya dökülüyor.

Saraybosna (Sarajevo) ve Srebrenica

4 Haziran Pazartesi günü sabah Mostar’dan ayrıldım, başkent Saraybosna’ya doğru. Yol Konjik’ten geçiyor. Aslında şehri gezmek değil amacım. Ancak, II: Dünya Savaşı sırasında Alman uçakları tarafından bombalanarak yıkılan ve sonradan iğreti şekilde ‘onarılan’ Konjik Köprüsü’nün yeni halini görmek istiyorum. Konjik Köprüsü, Sultan IV. Mehmet’in fermanıyla inşa edilmiş ve 1682’de tamamlanmış. Eski köprünün yıkılması ardından yapılan iğreti köprü ise kaldırılıp, TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) desteğiyle ve ER-BU İnşaat tarafından orijinal haliyle yenisi yapılmış; hani Mostar Köprüsü’nü de yapan firma…

Konjic ve köprüsü…

Yukarıdaki fotoğrafta uzakta görülen bu minarenin ucu ise halâ kopuk

Konjikli kızlar objektifime poz verdiler
Saraybosna’ya girmeden önce, ‘tünel’e yakın geçiyorum; önce orayı görmeliyim. Tüneli anlatayım, size. 1990’lardaki o meşum savaşa geleceğim, yine. Saraybosna Sırplar tarafından kuşatılmıştır. Batıdaki havaalanı ise, Birleşmiş Milletlerin nahif koruması altındayken bile, Sırplar’ın tacizlerinden kurtulamamaktadır. Bu yüzden, Saraybosna’nın dış dünyayla tüm bağlantısı kesik durumdadır. Şehrin batısındaki ve havaalanından sonraki Butmir bölgesi Bosnalı Müslümanlar’ın kontrolündedir. Butmir’e gelen yardım malzemesi ve askeri malzeme ile, Saraybosna’dan kaçmak isteyen insanların ulaşımını gerçekleştirmek ve Birleşmiş Milletler tarafından uygulanan silah ambargosunu ‘delmek’ için, aradaki Sırp kontrolü ve tehdidi altındaki bölgeyi geçmenin en uygun yöntemi olarak, havaalanının da altından geçecek bir tünel kazılmasına karar verilir. Butmir bölgesinde bir ev tespit edilir. Ocak 1993’te başlayan kazı çalışmaları yaklaşık 6 ayın sonunda tamamlanır. 960m uzunluğundaki tünel kullanıma hazırdır. Ağır malzemelerin taşınması için kullanılacak minik vagonlar için raylar döşenir. Tünelden, savaş boyunca onbinlerce ton yardım malzemesi ve askeri malzeme geçirilir. Yine binlerce kişi bu tünelden şehre girer ya da şehirden çıkar. İşte bu tünelin başlangıç yeri olan ev şu anda müze. Tünelin, sağlam kalan ilk 20m’lik kısmını da görebiliyorsunuz, o müzede. Ben de oradaydım.

Tünelin başlangıcındaki ev

…ve tünelin baş kısmı
Saraybosna’da, Žika’nın tavsiye ettiği bir hostelde kalacağım, şehrin merkezinde. Ancak, arabayı parkedeceğim yer olarak gösterilen yakındaki lüks otelin park yeri, Avrupa standartlarında bir fiyat ‘sunuyor’. Eh, sonunda burası da Avrupa değil mi?
Kafe ve restoranlarla dolu sokakların bulunduğu sokaklara attım kendimi, hostele yerleştikten sonra. Sonra da Saraybosna’yı dolaşmaya çıktım.

Oslohodenja Meydanı’nda satranç oynayanlar… Arkada da Ortodoks Katedral’i

Saraybosna’nın sokakları kafelerle dolu

Gazi Hüsrevbey Bedesteni (ya da ‘Bezistan). Gazi Hüsrev Bey, Boşnak bir babadan ve anne tarafından da Sultan II. Beyazid’in torunu. 1536-41 yılları arasında Bosna sancakbeyliği yapmış. Bedesten, şimdi hediyelik eşya satıcıları ile dolu bir çarşı haline gelmiş

Bakırcılar çarşısı, ya da Baščaršija (‘Başçarşiya’ okunur)

Kovači şehitlik ve mezarlığı. 1992-95 yılları arasında süren Sırp kuşatmasında 10,500’den fazla -çoğu Bosnalı Müslüman- Saraybosnalı, ya bombardıman, ya da Sırp keskin nişancılarının açtığı ateş sonucu hayatını kaybetmiş

Alija İzzet Begovič’in de mezarı bu şehitlikte bulunuyor

Burası Markale Pazarı. Bu Pazar yeri Sırplar tarafından havan ateşiyle iki kez vuruldu. İlk havan mermisi 5 Şubat 1994 günü öğle saatlerinde, yani pazarın en kalabalık olduğu bir zamanda düştü. 68 kişinin ölümü ve 144 kişinin yaralanması ile sonuçlandı, bu saldırı. Önceleri, atılan havan mermisinin Bosna mevzilerinden ateşlendiği yönünde raporlar ve iddialar yayınlandı. Sonradan, hesaplarda yanlışlık yapıldığı tespit edildi. Gerçek sorumlu olan Sırp birliği komutanı ileride yargılanacak ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılacaktır. İkinci havan saldırısı ise 28 Ağustos 1995’te, yine öğle saatlerinde gerçekleşti. Bu sefer pazara 5 havan mermisi isabet etti ama, kayıp daha azdı; 37 ölü, 90 yaralı. Bu ikinci saldırı savaşın seyrini değiştirdi. Yıllardır katliamı seyreden batı uykusundan uyandı, NATO kuvvetleri Bosna Sırp Cumhuriyeti birliklerine karşı hava harekâtına başladı ve sonunda Sırp birlikleri teslim oldu

Yine Markale Pazarı… İlk katliamda havan mermisinin düştüğü yer, şimdi bir ‘cam kafesle’ kapatılmış vaziyette. Bu fotoğrafı çekerken yanıma yaklaşan ve sonradan -sorunca- Hırvat olduğunu öğrendiğim bir adam, bana Hırvatça uzun süre nutuk attı; anlamadım tabii. Sanırım anlatmaya çalıştığı, yakın tarihi fazla kurcalamamam gerektiğiydi. Camiler, müzeler varmış, oraların fotoğrafını çekmeliymişim. Önceki yazımda söylemiştim ya, olanların üzerini -artık- örtmeye ve unutmaya çalışıyorlar. Belki kendilerince haklılar ama, gerçekleri örtmek, kafayı kuma gömmek nereye kadar? Yüzleşmek gerekmez mi?
Salı sabahı Saraybosna’dan ayrıldım. Şehirden Vlasenica istikametine, doğuya doğru giden yola saptıktan kısa bir süre sonra, Sırp Cumhuriyeti’ne (Republika Srpska) girdiğinizi gösteren tabelâ çıkıyor karşınıza. Bosna-Hersek’in ilk bölümünde bahsetmiştim; bu, Bosna-Hersek sınırları içerisinde yer alan ve ülkenin %49’unu oluşturan Sırp Cumhuriyeti. Yani, asıl Sırbistan’la karıştırmayın.
Srebrenica Saraybosna’ya 140km kadar uzaklıkta, Sırp Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alıyor. Sırbistan sınırına, dolayısıyla sınırı oluşturan Drina Irmağı’na yaklaşık 10km uzaklıkta. Adı ‘gümüş madeni’ anlamına geliyor(muş); yakın çevresindeki madenlerden dolayı verilmiş. Sonuçta bir maden ve endüstri yerleşimi, Srebrenica. Sırp bölgesinin, Drina Irmağı’nın oluşturduğu bu vadisinde Müslümanlar çoğunlukta yaşarmış. Srebrenica’da da nüfusun %75’ini oluştururmuş Müslümanlar, savaştan hemen öncesine kadar. Daha sonraki birkaç yıl içerisinde şehirde ve civar köylerdeki Müslüman nüfus katlanmış.
Sebep, Drina Vadisi’ndeki diğer Müslüman yerleşimlerinde Sırplar’ın uyguladığı etnik temizlik amaçlı yıldırma ve kaçırma faaliyetleri. ‘Faaliyet’ derken, yalnızca korkutmaktan bahsetmiyorum; kaçırıp öldürmeye kadar varan zulüm uygulanırmış. Srebrenica’nın UNPROFOR (United Nations Protection Force- Birleşmiş Milletler Koruma Kuvveti) tarafından silahlardan arındırılmış(!) ve koruma(!) altında olması nedeniyle, Vadi’den kaçan Müslümanlar buraya ve çevresindeki köylere sığınmış. Bu yüzden Müslüman nüfusta hızlı ve ciddi bir artış kaydedilmiş, kısa süre için. Uzun sürmemiş bu durum. Sırbistan’la Sırp Cumhuriyeti arasındaki bu bölgenin Müslümanlar’dan arındırılması için dayanılmaz bir istek duyan Sırbistan Cumhuriyeti yönetimi, bölgedeki ordu birlikleri ve paramiliter güçleri, Srebrenica’nın ‘temizlenmesi’ için kullanmaya karar vermiş. Şehrin savunması ile görevli Bosna-Hersek hükümet birliklerinin, UNPROFOR’un isteği doğrultusunda, zaten yetersiz olan silahlarını teslim etmeleri ile iyice çaresiz duruma düşmeleri; bölgedeki ‘koruyucu’ görevi ifa edecek olan birkaç yüz kişilik zayıf ve aciz Hollandalı UNPROFOR birliğinin Sırp güçlerinin baskısı altında kontrol noktalarını terk etmek zorunda kalmaları; Birleşmiş Milletler’in, daha önceden Sırp güçleri tarafından esir alınmış olan Fransız UNPROFOR askerlerinin hayatlarını riske atma korkusu Srebrenica’daki 40,000’e yakın Müslüman’ın kaderini Sırplar’ın ‘vicdanı’na bırakmış.
Bölgedeki Sırp birlikleri ile paramiliterler (Škorpioni ya da halk arasında yerleşmiş adıyla Chetnikler), Bosna kasabı lâkaplı Ratko Mladić’in emrindedir. Hatta, Yunanistan’dan gelen Yunan Gönüllü Bekçileri’nin de, bu temizlik harekâtı için Ratko Mladić’in emrine girdiği raporlarda yer almıştır. Bu ‘bekçiler’in bir kısmının, şimdilerde ismi sıkça gündeme gelen Nazi yanlısı Altın Şafak (hani, Yunanistan’daki son seçim öncesi, televizyon programında rakiplerini kendine has yöntemlerle ‘ikna etmeye’ çalışan milletvekili adayının partisi) hareketine bağlı, diğerlerinin ise paralı asker oldukları bilinmektedir. 1995 ortalarına doğru UNPROFOR, şehirdeki Müslümanlar’ı tahliye etmeye çalışır. Ancak, Bosna-Hersek hükümeti, Müslümanlar’ın yerleşkelerinden sürülmelerine karşıdır. Bir yandan, sürmekte olan Sırp kuşatması nedeniyle şehre hiçbir şekilde insanî yardım ulaştırılamamaktadır. Bırakın şehri, UNPROFOR bile, gerek yiyecek, gerekse yakıt stoklarını tüketmektedir. Şehirde açlık ölümleri başlar. Temmuz’da Mladić UNPROFOR’a, Müslümanlar’ın şehri terk etmesi ya da teslim olması, aksi halde saldırı başlatacağı yönünde uyarıda bulunur. UNPROFOR Müslümanlar’ı şehirden ayrılmak konusunda ikna eder. Önce kadınlar, çocuklar ve 15 yaş altı-65 yaş üstü erkeklerin otobüslerle -bir kısmı da yaya- tahliyesi işlemlerine başlanır. Ancak Birleşmiş Milletler bu tahliyelerin güvenliğini bile sağlamaktan acizdir. Yolda otobüsle ve yaya olarak sürülen gruplara yer yer saldırılar olur; kaçırılırlar, öldürülürler, kadınlara ve genç kızlara tecavüz edilir. Aslında bu işkence, öldürme ve tecavüzler, daha Srebrenica’da, UNPROFOR’un Hollanda birliğinin gözleri önünde başlamıştır zaten. Geride kalan ‘savaşabilir’ erkekler için ise Maldić’in ayrı tasarrufları vardır. Kimisini tek tek, kimilerini toplu olarak kurşuna dizerler, bazılarını ise iş makineleriyle açılan çukurlara doldurup, el bombalarıyla imha ederler. Daha ayrıntıya girmeyeceğim. Ben okurken ve dinlerken girdim, aklî dengemi yitiriyordum. Sonuç bilançosunu vereyim : Yalnızca Temmuz’da gerçekleşen toplu katliamlarda 7,400’e yakın olmak üzere, Srebrenica ve civarındaki köylerde toplam 8,372 Müslüman Bosnalı, Sırplar tarafından öldürülür. Bunlardan 500 kadarı 18 yaşın altındadır (bazısı, hayli altındadır, hatta.) Dünya da bu katliamı yalnızca ‘seyreder’. Hollanda birliğine ne mi olur? Ülkelerine döndüklerinde madalyayla taltif edilmeleri Hollanda’da büyük tepki toplar.
Hayatta kalanlardan evini, tarlasını satıp, topraklarını terkeden birçoğu gibi yapmak istemeyen az sayıda Müslüman, savaştan sonra geri dönmüş. Bir süre tacizler sürmüş. İnatla direnmişler. Srebrenica şimdilerde sakin görünüyor.

O günlerden kalan sadece bu; Bosnalı Müslüman soykırım anıtı ve mezarlık
Srebrenica’daki mezarlıktan ayrılırken yağmur başlamıştı; benim yapamadığımı bulutlar hallediyor. Boğazıma düğümlenen o ‘şey’den uzun süre kurtulamadım. Katliama sahne olan bir başka kent olan Foča’ya gidene kadar bulutların gözyaşı kesilmedi. Bir zamanlar nüfusunun yarısı Müslüman olan Foča artık hemen tamamıyla bir Sırp şehri.

Foča’ya doğru
Foča’da, Drina Irmağı’nın kıyısındaki kampinge girdim. Kampingden çok, bir açık-hava restoranının bahçesi gibiydi, aslında. Hani şu ‘kendin pişir-kendin ye’ cinsinden olan… Benden başka da kimse yok. Sahibi adam da sanki beni bekliyormuş gibi, bana gerekeceğini düşündüğü ışıkları yaktı, banyo ve tuvaletlerin yerini gösterdi (sıcak su yokmuş, ne gam), arabasına binip gitti. Sakin akan Drina’nın kıyısında, keyifsiz, sessiz makarna haşlayıp, yedim; kucağımda, o gece bana yamanan kediyle birlikte. Sabah, bahçede odun kıran gencin ikramı olan kahveyi içtikten sonra yola koyuldum. Drina Vadisi’nden çıktıktan sonra da, güneydeki sınıra kadar yolun doğu kıyısı mayın uyarılarıyla dolu. Bosna-Hersek’ten ayrılıyorum artık.
Eminim, Bosna-Hersek’e tekrar geleceğim ve Anıl’ın eleştirilerine rağmen, savaşı yaşayanları dinleyeceğim; can kulağıyla.

Geçen yazımda, yani Hırvatistan’da anlatmadığım Dubrovnik’e gidiyorum. Söylemiştim; Hırvatistan’ın, Adriyatik kıyısı boyunca, Bosna-Hersek’le deniz arasında güneye doğru incecik bir dil gibi uzanan kısmı, arada 10km kadar kesintiye uğruyor. O daracık kısım, Bosna-Hersek’in denizle olan tek bağlantısı. Onun güneyinde devam eden ‘küçük’ Hırvatistan’da, Karadağ (Montenegro) sınırından hemen önce Dubrovnik kenti bulunuyor. Bosna- Hersek’in o daracık deniz bağlantısının hikâyesi de şöyle. 1699’da Dubrovnik (o zamanki adıyla Regusa) Derebeyliği, Osmanlı İmparatorluğu’ndan, olası bir Venedik saldırısına karşı koruma ister. Bunun ‘ücreti’ olarak da, bir kısım toprağını teklif eder. Aslında, zaten Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı bir derebeylik konumunda olan Regusa’yla, işte Bosna-Hersek’in denize ulaşmasını sağlayan bu ufacık bant karşılığında ek bir ‘koruma anlaşması’ imzalanır. Sonradan bu topraklar, Yugoslavya’nın dağılması ardından sınırlar çizilirken, Bosna-Hersek’in ‘zilliyetlik hakkı’na dönüşür.

Dubrovnik (Hırvatistan)

Yaklaşık 1,300 yıllık tarihi boyunca, bölgede hüküm süren tüm güçlere rağmen, kimi zaman yarı-bağımsız, ama hep kendi başına bir şehir-devlet olma vasfını sürdürebilmiş, Dubrovnik; ya da eski adıyla, Ragusa. Her ne kadar tarihi dokusu hemen tümüyle korunmuşsa da, içinde 1,300 sene öncesinden bir mimariyi görmek pek mümkün değil artık. Çünkü, gerek 13. yüzyılın sonunda meydana gelen ve şehrin neredeyse tamamını yok eden büyük yangın, gerekse 1667’deki deprem, o çağlardan hiçbir şey bırakmamış, günümüze.
Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte, Dubrovnik’i Hırvatistan’a ‘yedirmek’ niyetinde olmayan Slobodan Milošević de, kalanı ortadan kaldırmaya çok uğraşmış; Dubrovnik’in ‘yavru vatan’ Montenegro’ya ait olduğunu ileri sürerek. 7 ay kuşatma altında kalan şehri sürekli havan atışlarıyla dövmüşler. Kayıtlara göre, binaların %56’sı çeşitli derecelerde hasar görmüş, eski Dubrovnik’in. Sonrasında, eskiden UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınmış olan kent restore edilmiş ve bugünkü ‘eski-yeni’ çehresiyle karşımızda.
Dubrovnik’te, yeni şehrin kuzey-batı ucundaki bir kampinge kilitlemiştim, GPS’imi. Niyetim aslında, etkileyici görüntüsü olacağını düşündüğüm gecesinde gitmekti, Dubrovnik’e. Kampinge yerleşip, çamaşırlarımı da iki su ve iki katı paraya yıkadıktan sonra (ilkinde, farkında olmadan makineye biraz fazla deterjan koymuşum, çamaşır odasını benim makineden taşan köpükler bastı da), akşam otobüsle eski şehre inecekmiş gibi hissetmedim kendimi. Ertesi sabah kampingden ayrıldıktan sonra arabayla gittim. Sıcak ve kalabalık! Tüm turistler gibi ben de dolandım sokaklarında. “Dubrovnik’in en eski pizzacısı”nda da karnımı doyurdum, üstünüze afiyet.

Uzaktan, Eski Dubrovnik

Eski şehrin merkezine inen daracık merdiven-sokaklardan…

Eski liman ve St. John Kalesi

Eski şehrin, yeni taraftan ana girişi sayılabilecek St. Lawrence Kalesi tarafı

Eski şehrin ana caddesi Placa (ya da Stradun)… Caddenin sonunda tarihi saat kulesi (çan kulesi de, aynı zamanda) görünüyor

Gunduličeva Meydanı ve Katedral… Burada sabahtan öğlene kadar pazar kuruluyor, ne ararsan var. Tam, alış-veriş meraklılarına göre

Surların kuzeyindeki Grada Caddesi’nden giriş

Tepeden Lokrum Adası
Öğleden sonra, zaten yakın olan sınırdan Montenegro’ya (Karadağ) geçmek üzere yola çıktım.
Siz bu yazıyı, ben İstanbul’dayken okuyorsunuz. Slovenya yazımın sonunda belirttiğim gibi, 16 Haziran Cumartesi günü akşamüzeri, 3 yıl, 1 ay, 10 gün sonra, seyahate başladığım noktada, evimin kapısının önündeydim yeniden. Benden başka 75 kişi daha vardı, beni karşılamaya gelen. Büyük bir sürpriz! Hikayesini, yeri geldiğinde, tüm yazılar bittiğinde anlatacağım. Artık ne zaman biterse…
O zamana kadar, kalın sağlıcakla. Benim de tembellikten bir an önce kurtulmam için dua edin : )
Ali Eriç
İstanbul / Türkiye
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş