ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Hırvatistan
Güncelleme Tarihi: 6.6.2012
Gün: 1127
Yapılan Yol: 128118 km.


İLK YAZI
1
SON YAZI
Geçen yazımda, Slovenya’dan, dolayısıyla Avrupa’dan çıkışımı anlatmamıştım. Yani, artık tek bir ülke haline gelmiş olan -ya da ‘öyle gibi’ olmuş olan- Avrupa’da, ülkeden ülkeye geçerken olduğundan farklı bir prosedür; gerçek bir sınır geçişi. Yok, merak etmeyin! Öyle ‘narkotik araması’ falan yok.
Slovenya sınırına yanaşıp, geçişteki pasaport polisine pasaportumu uzattım. Kısa bir inceleme ve aramadan sonra giriş damgamı buldu, kaşları çatıldı, pasaportun o sayfasını bana doğru gösterip “Bir ayın dolmuş!” dedi. Saf bir şekilde “Ama, vizem altı aylık” diye cevap verdim. “Kalış süren 30 günden fazla!”. “Ama, vizem çok girişli” diye saçmaladım; saçmalarken de, Avrupa’ya uzun süre önce Fas’taki Ceuta’dan girmiş olduğum geliverdi aklıma, birden. Gerçekten 30 günü doldurmuş muydum? Bunu hiç düşünmemiş, hiç hatırıma getirmemiştim dahi. Pasaportu damgalayıp, geri verdi; ‘bir daha olmasın’ gibilerinden bir yüz ifadesiyle. Defterime baktım, bir gün gecikmişim. Şark kafasıyla ‘alt tarafı bir güncük’ diyecek değilim, tabii. Üstelik, bu aymazlığımla daha da fazla olabilirdi.

Hırvatistan

Sınırdan sonra, yemyeşil Adriyatik kıyılarını yalayarak, Poreč ve Pula üzerinden Rabac’a vardım. Geceyi geçirmek için, oradaki bir kampinge yerleştim.

Adriyatik kıyılarında, Poreč’ten…

Limski Fiyordu



Rovinj’e yemek molası için girmiştim. Mönü, uskumru
Sonraki gün akşamı Plitvička Gölleri Ulusal Parkı’nda olmayı hedefliyorum. Aslında Plitvička’ya normal güzergah, Zagreb’e doğru Karlovac üzerinden. Ancak, bendeniz -malûm- zor yolların adamı olduğum için, kendime kestirme bir rota çizdim; dağ yollarından giden. Nitekim, Delnice’ye varmadan GPS’im, sağa doğru ayrılan bir yola soktu beni. Halimden hiç şikâyetçi değilim. O kadar güzel, yemyeşil ormanların arasından ve köylerden geçiyorum ki… Yol da asfalttı, başta. Sonradan toprak bir yola saptık. Orası da düzgün bir toprak yol, aslında. Birazdan, yolun kıyısında bir takım uyarı tabelaları gördüm; tabii, hepsi Hırvatça yazılı. …ve tabii, hiçbir şey anlamam mümkün değil; devam ettim. Muazzam çam ağaçlarının olduğu bir ormanın içinden giderken, birden yol bozulmaya, yolun her iki kenarına devrilmiş tomruklar belirmeye başladı. Ağaç kesimi nedeniyle trafiğe kapatılmış olan bir yola girmiş olabileceğimi düşünmeye başlamıştım ki, ağaçsız bir yeşilliğe çıkıverdim. O geniş boşluğun ortasında, sağa doğru kıvrılan tatlı bir kavis boyunca (yaklaşık 100m kadar) dizilmiş, her biri bir insan boyunda 26 adet taşa rastladım. Başında da mermer bir tabela, daha dorusu, bir yazıt var; o da Hırvatça. Ne olduğunu daha sonra araştırmak üzere onu da fotoğraflayıp, yoluma devam ettim. Sonradan anlatmayı unuturum; şimdi bahsedeyim. Taşlar, 19’u 20’ye bağlayan 1944 Şubat’ı gecesi donan 26 Partizan için dikilmişler. Aslında, Wikipedia’da bulduğum Hırvatça bir kaynakta 24 Şubat tarihi var ama, ben yine de orada yazılı taşa inanırım. Onu da Google Translate yardımıyla ve ancak en üstteki, tarihin bulunduğu satırını tercüme ederek öğrenebilmiştim, zaten. Sonuçta, II. Dünya Savaşı sırasında Naziler’e karşı savaşan ve bu noktada bir gece donarak ölen 26 Yugoslav Partizan’ı için dikilmiş anıtlarmış.

Donarak ölen 26 Partizan için…
Yola devam ediyorum. Toprak yol giderek daha da bozuldu ve karşıma ummadığım bir şey çıktı. Aslında, eski Yugoslavya sınırlarından içeri girmeden önce okuduğum yazılardan hatırlayıp da, görmek istediğim bir şey.

Yol, asfalttan toprağa, sonra da bozuk yola dönüşüyor ve… Videoyu sonuna kadar izleyin, lütfen!
Evet! Mayınlı alan! Eminim, yolu temizlemişlerdir. Aslında, savaş sırasında genellikle yollara mayın döşenmez; kontrol altında tutulabildiği ve yolun -sonradan- döşeyenler tarafından da kullanılacağı için. Mayın,kontrol altında tutulamayacak yerlere döşenir. Yoldaki tekerlek izleri, yakın zamanda da kullanıldığını gösteriyor. Eğer ileride, hurda halde araçlar görmezsem, mesele yok demektir.
Burada bir ‘mayın anımı’ anlatmak istiyorum. 1992 ya da ’93 yılıydı. O zamanki adıyla Teletaş’ta çalışırken, Güneydoğu Anadolu seyahatlerimden birinde, Mardin’in Kızıltepe TV verici istasyonuna çıkmam gerekti. Programın sıkışıklığı ve mevsimin kış -dolayısıyla havanın erken kararıyor- olması nedeniyle karanlığa kalmıştım. Mardin PTT (o zaman daha Türk Telekom yoktu) Başmüdürlüğü’nden istasyona geleceğim haber verilmiş ama, saati belli değil. PKK’nın en ‘hızlı’ zamanlarından... Göz açtırmayan bir yağmur var. Ana yoldan, istasyonun toprak yoluna saptım. O zamanlar Güneydoğu’da, toprak yollarda en çok dikkat ettiğimiz şey, yerde yeni eşilip kapatılmış noktalar; mayın tehlikesine karşı. Ancak o yağmurda ve yolun çamurunda, eşilmiş toprak görmek falan mümkün eğil, tabii. Silecekler en hızlıda, yine de camı temizleyemiyor. Biraz ileride bir karaltı gördüm; traktörmüş, yanından geçtim. Arkasında, istasyon için götürdüğü su tankını çekiyor. Şimdi hatırlamıyorum, yolun ne kadar olduğunu ama, yaklaşık bir çeyrek saat kadar geçmişti sanırım; istasyona varmak üzereyim; bir gümbürtü işittim. Gök gürültüsü sandım. İstasyona vardığımda, istasyonda görevli muhafızlar ve teknisyenlerin gözleri yerinden uğramış vaziyette beni karşıladılar. “Bir şey mi oldu?” diye sordular; “Yoo!” dedim, umursamaz birşekilde. Aradan bir saat kadar geçtikten sonra telsizle haber verildi; traktör mayına basmış. Neyse ki ön tekerleğinden basmış ve sürücüsü hafif yaralanmıştı. O zamanlar daha askeri mayın kullanmazdı, PKK. Sunî gübreden yapılma mayınlardı, ‘amatörce’. İstasyondan inerken, yolun kenarında yatan traktörü gördüm, sonradan. İşte benim ‘mayın merakı’m buradan gelir.
Azıcık ayrıntısına ileride, Bosna-Hersek’i anlatırken gireceğim. Olayın detayını anlatmaya ne benim vaktim, ne sizin sabrınız ve ne de bu sayfa yeter. Ama, hepiniz hatırlarsınız, az çok bilirsiniz, televizyon haberlerinde, gazetelerde izlemişsinizdir; 1991’deki Yugoslavya’nın dağılması ardından -özellikle- Sırplar, Hırvatlar ve Boşnaklar arasında yaşanan iç savaşı. İşte bu mayınlar da, o yıllardan kalma, tarafların birbirlerine geçit vermemek için döşedikleri, sonradan kendilerinin de nerelere döşediklerini unuttukları için başlarına belâ, sonradan da -aslında, savaş sırasında da- birçok masum kişinin hayatına mal olan bu sinsi silahlar. O kadar sinsi ki; ne bir hedef gözetiyor, ne kendini belli ediyor. Sonuçta, kullanıldığı dünyanın her yerinde, asker-sivil onbinlerce kişinin hayatına mal olan, yüzbinlercesinin sakat kalmasına sebep olan bu iğrenç patlayıcılar… İşte bu mayın tarlalarının birisinin ortasından geçen yoldayım.





Dikkat! Mayın var!
Mayınlı bölgeden sonra yeniden asfalta döndü yol. Plitvička’ya doğru ise, Avrupa’nın II. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşadığı en büyük dramın izleri yavaşça görülmeye başladı.

Aslında daha büyük hasarlı, belki tank, belki de roketatarlarla harap edilmiş bir ev daha geçtim. Ama, emin olamadığım için, buraya koymuyorum; sonra birisi çıkıp “O hocam, o ev yangında bu hale gelmişti. Amma salladın” der diye. Ama, bu deliklerin ‘sivrisinek ısırığı’ olmadığından eminim
Yukarıdaki resim altına yazdığım endişem aslında gerçek değil, ancak haklı bir gerekçesi var. Yoksa, gerçekten öyle bir endişe duymuyorum ama, şimdi yazacaklarıma ‘altlık’ olsun diye koydum, oraya. ‘Şimdi yazacaklarım’ diyorum, sonraya (Bosna-Hersek’e) bırakırsam unuturum, eminim.
Gerek Hırvatistan’da, gerekse, sonrasında Bosna-Hersek’te, Hırvat ve Sırp nüfusta gözlemlediğim, savaş (‘doksanlar’dakinden bahsediyorum) sırasında yaşananların izlerini, kendi mağduriyetlerini gösteriyor olsa dahi, silmek ve unutmak için bir çaba var. Bunu anlayabiliyor ve hak veriyorum. Boşnaklar’da (sonraki yazımda açıklayacağım; aslında ‘Bosnalı Müslümanlar’ denmesini tercih ediyorlar, şiddetle) ise, eskinin izlerini silmek ‘evet’ ama, unutmak ve unutturmak kesinlikle ‘hayır’. Buna ise hak vermemek kesinlikle mümkün değil; Bosna-Hersek yazımda okuyacaksınız ya da, zaten biliyorsunuz. Neyse! Bu savaş mevzularını Bosna-Hersek bölümüne saklayalım ve biz turumuza devam edelim.

Plitvička Gölleri Ulusal Parkı

1949’da ulusal parkı olarak ilan edilmiş olan yöre, aynı isimli nehrin üzerinde doğal barajlarla kademeli olarak dizilmiş toplam 16 gölden oluşan bir doğa harikası. Bu göller arasındaki yükseklik farkları da birbirinden güzel şelalelerle tamamlanıyor. Bölgeye ulaştığım akşam, ulusal parkın kuzeyindeki köylerden birindeki bir köy evi-pansiyona yerleştim. Ertesi gün, ulusal parktaki tren (aslında, bir kamyon tarafından çekilen yolcu arabaları)+yürüyüş+(Kozjak Gölü’ndeki) tekneden oluşan en uzun turla dolaştım, gölleri.

Yürüyüş güzergâhı, bu şekilde ahşap ‘yollar’la belirlenmiş















Plitvička Gölleri ve şelalelerinden manzaralar

Su o kadar berrak ki…
Plitvička’dan yorgun ama keyifli ayrılıp, yeniden Adriyatik kıyısına, Split’e indim. Artık turistik yerlerden fotoğraf vermek istemiyorum; aslında, çekmek de… Camping Split’te geçirdiğim geceden sonra, Bosna-Hersek sınırına doğru yola çıktım. Yok, bu sefer çıkışta bir şey olmadı.
Aslında, bu yazıyı yazdığım Dubrovnik de Hırvatistan’ın bir ’parçası’. ‘Parça’ derken, abarttığımı sanmayın. Haritaya çok dikkatli bakarsanız, Hırvatistan’ın Adriyatik kıyısı boyunca güneye bir dil gibi uzanan çıkıntısının, Bosna-Hersek’in minicik sahil şeridinden sonra, Montenegro’ya (ya da, bizde bilinen adıyla Karadağ’a) doğru, ayrı bir ‘parça’ olarak, daha bir süre devam ettiğini göreceksiniz. Bosna-Hersek’in o ufacık ‘plajı’ndan sonraki kısımda yer alan Dubrovnik’i, bundan sonraki Bosna-Hersek yazımın sonunda anlatacağım. Bu yazıyı yazarken daha oradayım, çünkü.
Bir sonra, Bosna-Hersek’in hazin, iç yaralayıcı öyküsünü de içeren yazıda buluşmak üzere…
Ali Eriç
Dubrovnik / Hırvatistan
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş