ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Kazakistan
Güncelleme Tarihi: 7.7.2009
Gün: 62
Yapılan Yol: 15320 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 4
SON YAZI

Gecenin geç bir saatinde Balkaş’ın içinde doğru dürüst bir otel bulamayıp, şehir girişindeki TIR parkına çekiyorum arabayı. Park parası 200 Tenge; yani, 1.5 Dolardan az.

TIR parklarının avantajı, kafe, tuvalet ve hatta banyo gibi imkânlarının olması. Kafeye girip, biraların durduğu dolaba yöneliyorum. Bardaki genç kadın bir şeyler söylüyor ama, -tabii- anlamıyorum. Dolabın kapağını açmaya çalışırken daha yüksek tonda ve daha da azarlayan bir şekilde bağırıyor. Dolabın kolunu bırakıp ellerimi havaya kaldırıyorum; teslim oluyorum, vurma! Salondaki şoförlerden gülüşmeler… Meğer, dolabın kapısı kilitliymiş de, anahtarı alıp açmam gerekiyormuş. Ne bileyim abla? Kalan son cesaretimle ve titreyerek kadından anahtarı alıp, dolaptan bir bira alıyorum. Parayı ödeyip kafeden çıkıyorum; yemek söyleyecek cesaretim kalmadı. Üç kadına karşı kendimi savunamam sonra. Buzdolabımdan çıkardığım stok yemeklerle karnımı doyuruyorum.
Balkaş,adını aldığı Balkaş Gölü kıyısında bir endüstri kenti. Tarihi, burada yapımına karar verilen bakır cevheri işleme tesisiyle birlikte başlıyor, 1930’larda. Dolayısıyla, Sovyet dönemi beton rayonlardan ve bakır tesisinden oluşan çirkin bir kent. Bakır tesisi, Balkaş Gölü’nü kirletmeye büyük bir hızla devam ediyor. Gö de, Aynı Aral gibi, küçülmeye… Küçülmenin nedeni, gölü besleyen önemli kaynaklardan olan İli Nehri’nin, Çin tarafından aşırı kullanımı. Orta Asya’nın dördüncü en büyük gölü olan Balkaş, en derin noktasının 26m olması nedeniyle, buharlaşmayla su kaybı konusunda çok şanssız. Sonuç, şimdiden toplam 17,400km²’lik alanının 2,000km²’lik kısmını kaybetmiş durumda. Birleşmiş Milletler, 2004 yılında yayımladığı raporda, Balkaş’ı, yeni bir Aral faciasının beklediği yönünde görüş bildirmiş.
Sabah erkenden, yola çıkan ilk TIR’ların motor gürültüleri ile uyandım. Çadırın fermuarını açıp dışarı baktığımda hayretten ağzım açık kaldı; ne zaman geldi bunca TIR? Gece hiç birisinin geldiğini duymamışım bile. Öyle bir derin uyku… Bugün rota Semey’e (ya da, eski adıyla, Semipalatinsk). Karagandı üzerinden, kestirmeden Semey’e çıkmak niyetindeyim. Her ne kadar haritada Karagandı-Semey arası “ana yol”, yani temiz asfalt görünüyorsa da, aynı harita Karabutak-Aralsk arasını da öyle gösteriyordu. Güvensem mi, bilemiyorum. Karagandı’ya kadar Astana, yani başkent yolu. Dolayısıyla, iyi olacağı kesin de,sonrasındaki  Kaynar üzerinden Semey’e kadar olan 600km’lik bölüm düşündürüyor. Neyse, en azından Kaynar’da bir gece konaklarım. Mazotum oraya kadar rahat yeter. Daha arada yakıt ikmali yapabileceğim başka yerleşimler de görünüyor haritada. Kaynar yoluna saptım. 312km var, Kaynar’a. Yol iyiyse, Semey’e devam ederim.
Evdeki hesabın, çarşıya uymadığı zamanların en çarpıcı örneklerinden birini yaşadım, o akşam. Karagandı’dan Semey’e saptıktan bir süre sonra yol bozulmaya başladı; kötü haber. Arabayı yormamak için lastik basınçlarını düşürdüm (önler 35, arkalar 45psi). Sonrasında da tümüyle toprağa dönüştü. Bu daha iyi çünkü, bozuk asfalttansa -çoğu zaman- toprak yol evlâdır. Toprak yolda ilerlerken, bir yandan da dikiz aynasından güneşin batışını gözlüyorum. Havada, bulutlar yavaştan alçalmaya başlamış, güneş ufka yaklaşıyor ve etraf yemyeşil. Fazla vakit kaybetmeden, birkaç kare fotoğraf çekmekle yetiniyorum.
 
Karagandı-Kaynar yolu gün batımı
 
Hafiften yağmur atıştırmaya başladı. Böyle zeminlerde biraz ıslaklık iyidir; toprak yumuşar, taşlar daha az hissedilir olur. Dolayısıyla, sarsıntı da azalır. Güzel gidiyoruz. Birazdan yağmur şiddetini arttırdı. Toprak çamura dönüştükçe, sürüş daha da rahatlıyor. Ama, fazla da rahatlamamalı, derken araba rahatlıktan dans etmeye. Yine de lastiklerin yol tutuşu iyi. Arada bir kaçışlar olsa da, kolay toparlıyor. Yaklaşık 60km/s bir hızda, tehlikesiz bir sürüş mümkün. Birazdan, alacakaranlıkta, bulutların iyice alçalmaya başladığını fark ettim. Bu iyiye alâmet değil; hava gittikçe kötüleşeceğe benziyor. Bulutlar yeryüzüne bu kadar yaklaşırsa ne olur? Yıldırım düşmeye başlar. …ve başladı. Dümdüz bir ova düşünün. Arada ufak tepecikler var. Yol, bu ufak tepecikleri kâh teğet geçerek, kâh üstünden aşarak ilerliyor. Çoğu zaman, çevrede en yüksek nokta -hareket etseniz de- sizsiniz. Bilin bakalım; yıldırım, hareket eden bir araca düşer mi? Yıldırımla ilgili teknik bir kitap okurken, hareket halindeki araçlarla ilgili bir bölümü, beni ilgilendirmediği için atlamıştım. Niye atlarsın birade? Birkaç satır fazla okusan ne çıkar? Genel kültür işte. Bak, lâzım oldu. Çevrede tek tük ağaçlar ve tepecikler var. Sürekli birileri isabet alıyor. Daha 150km’den fazla yolum var ve yağmur giderek şiddetini arttırıyor. Korkudan,hızım yaklaşık 80km/s civarına yükseldi. Yıldırımlardan kaçıyoruz, ne de olsa. Hızlı gidersem belki yakalayamazlar. Bu arada, arabanın sol üstünden doğru can sıkıcı bir ses gelmeye başladı; metalik, takırtıyla gıcırtı arası bir ses. Hatırıma ilk olarak Afrika’da sıklıkla yaşadığım portbagaj ayaklarıyla ilgili kırılma sorunu geldi. Yağmur şiddetli ve yıldırımlar da etrafa yağıyor. Ama, başıma iş açabilecek bu sorunla acil ilgilenmem lâzım. Arabayı durdurdum. Kafa lâmbamı takıp, dışarıya çıktım. Ayaklar sağlam görünüyor, tavan saçaklarında bir problem yok, portbagaj sağlam, stepne yerinde ve sıkıca bağlı, çadır aynı şekilde… Sesin kaynağını bulamadım ama, bir sorun olduğu kesin. Neyse! Başıma kötü bir dert çıkartmayacağını umarak yoluma devam ediyorum. Hızım, riskli limitin üzerinde. Bir de şu yıldırım korkusu olmasa. Hatırıma, Kenya’da, Moyale-Marsabit yolunda arabayla uçuşum geliyor. Burada da böyle bir şey olması çok beklenmedik bir durum değil, açıkçası. Kafamda şöyle bir karikatür dizisi canlanıyor: İlk karede ben yoldan dışarı uçmuşum, zar zor devrilen arabadan çıkmaya çalışıyorum. İkinci karede, tam çıkmışken tepeme bir yıldırım düşüyor. Üçüncü karede, saçlarım (aslında kısacık ama, karikatürde -mecburen- uzun) kavrulmuş, tütüyor. Suratım simsiyah, gözlerim korkudan pörtlemiş, bir yıldırım daha yiyorum. Böylece devam ediyor; sürekli cazzzt, cozzzt. Söylemeyi unuttum; bu arada yolun ilk 150km’sinde geçtiğim yerleşim yerlerinde, umduğum benzin istasyonlarını bulamıyorum. Tek umudum, Kaynar’da bulmak. Derken, yakıt ikaz lambası yanıyor. Hala 60-70km kadar yolum var. Limitteyim yani. Karikatür dizisine bir kare daha eklendi; mazotum da bitiyor.
Neyse! Fazla uzatmanın anlamı yok. Kaynar’a yaklaşırken yağmur şiddetini azalttı. Mazotum, son damlalarını da harcayarak Kaynar’daki benzin istasyonuna kadar beni götürdü. Gecenin bir buçuğu olduğu için benzin istasyonu kapalı. Derme-çatma kulübenin kapısını çaldım, cevap yok. Pencereden içeriye baktım, istasyoncu kadın uyumakta ama, lambası yanık. Bu saatte mazot alıp, Semey’e devam edecek halim yok. Onun için, kadını uyandırmak da anlamsız. Arabayı kulübenin yanına yanaştırdım. Açlığımı bastıracak bir şeyler atıştırıp, çadırıma girip yatıyorum.
Ertesi sabah uyandığımda istasyoncu halâ uyuyordu. Kahvaltımı yaparken uykulu gözlerle dışarı çıkıp beni gördüğünde biraz şaşırdı ama, herhalde gördüğü rüyanın devam ediyor olduğunu falan düşünmüş olacak ki, fazla da önemsemedi. Mazot almak istediğimi söyledim. “Nyet!”. “Niye nyet?”. Kalmamış. Telefon edecekmiş, Semey’den getireceklermiş. “Ne kadar sürer peki?”. Öğleyi bulurmuş. “Neye nyet, neye kısmet”. Kahvaltıma devam ediyorum. Artık, Kaynar Köyü’nün tarihi ve turistik yerlerini gezerim, öğleye kadar.
Kahvaltıdan sonra, şansımı bir kez daha denemek için kadına, bidonla mazot bulup bulamayacağımı sordum. Bu arada “sordum”, “söyledim”, “dedi” falan dememe bakarak, akıcı bir Rusça’yla konuşuyor ve anlıyor olduğumu sanmayın sakın. Bildiğim birkaç kelime, 1’den 10’a kadar, ayrıca 50-100 gibi bazı temel sayılar, kağıda yazarak ve çizerek anlatım, el-kol-mimik dili ve hislerle iletişim kuruyorum. Karşımdakiler ise, ha bire Rusça anlatıyorlar. Anlamadığımı görünce aynı şeyleri biraz daha yüksek perdeden tekrarlıyorlar; ağır işitiyor olduğumu düşündüklerinden olsa gerek. Ya da belki, onların dilini bilmeyen birisi, yüksek sesle konuşulursa dili öğreniverir, diye de düşünüyorlardır, kim blir? Neyse! Kadıncağız biraz ürkerek, uzunca düşünerek beklemeye aldı. Sonra “Skolka litr?” diye sordu (Kaç litre?). “20 litre yeter” dedim. Kapıdan dışarıya şüpheli bakışlar fırlattıktan sonra, yandaki odadan plastik bir bidon çıkardı. Anlaşılan kaçak bir satış söz konusu ve cezası da ağır ki, böyle korkarak veriyor. Litresi ise 70 Tenge. Yani, normal fiyatından 10-15 Tenge daha pahalı. 20lt mazotu depoya doldurdum. Arabaya kısa bir kontrol çektikten sonra yola çıkıyorum. Dün geceki kâbustan sonra, aydınlıkta hayat toz pembe görünüyor. Yol bir süre daha toprak devam ettikten sonra, Semey’e yaklaşık 100km kala önce bozuk asfalta dönüştü. Son 20km civarındaki bölüm ise düzgündü.
 
Semey, ya da Semipalatinsk
Neden Semey? Yani, Rusya’ya (ya da Sibirya’ya) çıkmak için Kökşetav-Petropavlovsk üzerinden, Omsk’a geçmek varken neden Semey’e gitmek istedim? Bu sorunun cevabı, benim ilk Kazakistan seyahatim (bu seyahatin yılı olarak hep 1993’ü kullanıyorum ama, 1992 de olabilir, hatta 1991 de. Bunu belki, -eğer izliyorlarsa- Bekir ya da Hakkı Baba bilebilir) sırasında, ya müzelerden birinde, ya da kaldığım otelin bir salonunda açılan Semey-Nevada Ortak Girişimi’nin sergisinde gördüklerimde gizli. Neydi bu sergi? Semipalatinsk, eski Sovyetler Birlği’nin; Nevada Çölü de, ABD’nin, dünyada en yoğun nükleer silah denemeleri yaptığı iki yerdir. Bu sergiyi düzenleyen Semey-Nevada Ortak Girişim Grubu da, kendi yurtlarında yapılan ve hayatlarını tehdit eden bu denemelere karşı çıkan yerel halkların tepkisini seslendiren bir sivil toplum kuruluşu. Sergi, her iki bölgenin nükleer deneme tarihlerini, çarpıcı yazılar ve fotoğraflarla izleyicilere sunuyordu. Tabii, Semey halkının uğradığı felaketin, Nevada’dakilerinkinden çok daha vahim boyutlarda olduğunu, Nevada’da yerlerinden yurtlarından olan Kızılderili kabilelere karşın, durumdan tamamıyla bihaber Semey insanlarının hızlı ölümler ve sakat kalmaların ötesinde, nesiller boyu süren sakat doğumları da yaşamak zorunda bırakıldıklarını söylemeye gerek yoktur, sanırım. İşte ben, dünyada Semipalatinsk diye bir yer olduğunu ilk olarak bu sergi sayesinde öğrenmiştim.
Semipalatinsk, 1949 yılında başlayan, sayıları ve güçleri giderek artan ve en son 1990’a (ya da, bazı kaynaklara göre 1989’a) kadar süren toplam 456 yer üstü, hava ve yer altı nükleer silah denemesine sahne olmuş bir bölgede bulunuyor. Denemelerin ana komuta merkezi olan Kurçatov (eski adıyla Moldary Köyü) kenti, adını Sovyet nükleer programını başlatan bilim adamı Igor Kurchatov’dan alıyor (Kurçatovyum radyoaktif elementini de keşfeden bilim adamıdır). Kurçatov’daki merkez halâ, Kazakistan Nükleer Araştırmalar Merkezi olarak, ancak barışçıl araştırma amaçlı kullanılmakta. Yapılan nükleer denemelerin esas merkezi ise, Kurçatov’un 20 ilâ 80km uzağında, kimisi, benim bir gece önce konakladığım Kaynar Köyü’nün yaklaşık 40km kuzey doğusu, kimisi ise Sarjal Köyü’nün 20km batısına rastlayan çeşitli noktalarda bulunuyor.
Semipalatinsk, Kurçatov, buralarda yapılan nükleer denemeler, denemeler sırasında ve sonrasında Sovyetler Birliği, ABD ve dünyanın geri kalan “önemsiz” ülkelerindeki yankıları, sonrasındaki hızlı ölümler, sakatlanmalar, hastalıklar, bu sakatlanmalar ve umarsız hastalıklardan dolayı çaresizlikten ya da sıkıntılara dayanamamaktan intiharlar ve nesillerdir süren sakat doğumlarla ilgili bir makale hazırlamaktayım. Ne kadar becerebileceğimi bilemiyorum ama, bir yerlerde yayımlanmasını istiyorum. Bunu istememin amacı, daha çok insanın, bu nükleer silah belasını öğrenmesi, anlaması ve bundan zarar gören ve görmeye devam eden insanları “fark etmesini” sağlamaktır. Umarım, becerebilirim. Yayımlayacak birilerini bulamazsam, daha sonra “özel sayı” olarak sizlerin ilgisine sunarım. Dolayısıyla, burada çok fazla detaya gir(e)meyeceğim.
Gelelim Semey’e! Geldik zaten. Şekerim Kudarberdiyev Caddesi’nden (Zeliha Teyze’nin kulakları çınlasın) Semey Otel’i bulmak üzere ilerliyorum. Kırmızı ışıklardan birinde durduğumda, yanıma gelen arabadan bir adam bana Rusça bir şeyler söyledi. “Ya ni panimayo Ruski!” dedim; “Rusça anlamıyorum!”. Aslında “Ya ni gavaru Ruski!” demeliyim (“Ruça konuşamıyorum!”) ama, bunu söylemeye pek dilim dönmüyor. Neyse ki, beni anlıyorlar. Adam, yanındaki koltukta duran bir tabelayı kaldırıp “Pres, pres!” diye seslendi, bu sefer. Anlaşıldı ki, basından. Kavşaktan hemen sonraki benzin istasyonunu gösterdi, orada durmamız için. Benzin istasyonuna girdim. Yanıma gelip yine anlayamadığım bir şeyler söyledi. Lânet olsun, birkaç kelime olsun konuşabilseydim keşke şu dili. Neyse! Hangi otele gideceğimi sordu. İçinde “gastinitza” kelimesi geçince anladım bunu da. Semey Otel’e, dedim. Onu takip etmemi söyledi. Kestirmeden, Semey Otel’e geldik. Resepsiyonda işlerimi hallederken de, görevliye bir şeyler tembihledi. Hayırlı bir şeylerdir, umarım. Ayrılmadan, beni birazdan telefonla İngilizce bilen birinin arayacağını söyledi. Bunu nasıl anladığımı sormayın artık. Birbirimizin mobil telefon numaralarını aldık ve ayrıldı.
Nitekim, odama çıkıp, duş almak için hazırlanırken telefon çaldı. Son derece tutuk İngilizce konuşan birisi, adının Baurcan olduğunu, yerel ve ulusal iki televizyon kanalı için benimle röportaj yapmak istediklerini ve yarım saat sonra otele geleceklerini söyledi. Peki, buyurun bakalım.Duş alıp, tıraş olduktan biraz sonra telefonum yine çaldı. Baurcan arıyor. Resepsiyondalarmış. Aşağıya indiğimde, yolda “tanıştığım” adamın dışında, bir fotoğrafçı, bir kameraman, genç bir kız ve bir oğlan… Genç oğlan adının Baurcan olduğunu söyleyip elini uzattı. Diğerlerini de tanıttı: Serik (yolda tanıştığım adam), Kiril (fotoğrafçı çocuk, uzun saçları arkadan toplu, 20’lerinin başlarında Rus asıllı genç), Yana (yine aynı yaşlarda, o da Rus asıllı, yerel bir gazetenin muhabiriymiş), Ashat (kameraman). Birazdan bir başka araba daha geldi ve içinden bir başka genç bayan daha indi. O da Aliya; TV muhabiri. Baurcan, içlerinde tek İngilizce bileni ama, çok tutuk konuşuyor. Kendine ve İngilizcesi’ne güvenemediği belli. Sürekli İngilizcesi’nden dolayı özür diliyor; ben de özür dilemesine gerek olmadığını, yalnızca konuşmaya çalışmasını, nasıl olsa birbirimiz anlayacağımızı söylüyorum. Her neyse! Çok merak ettiğim bir şeyi sordum Baurcan’a; nereden icap etti bu röportaj işi? Bu sakin Semey şehrinde konu sıkıntısı çektikleri için, ilginç buldukları her şeyi haber yapmaya çalışıyorlarmış. Benim “ilginç” görünüşüm de (arabamdan bahsediyorum tabii, bende ilginç pek bir taraf yok, yoksa) Serik’in yolda dikkatini çekmiş ve böylece yakalanmışım. Bu benim için iyi bir fırsat aslında. Hazır böyle bir fırsat çıkmışken, yapmayı düşündüğüm araştırmayla ilgili bunlardan yardım isteyebilirim. Bu fikrimi açıyorum onlara. Onlardan istediğim yardım, Poligon-21’e (test bölgesi bu adla anılıyor) giriş için izin alınması ve test mağduru kişilerle görüşme sağlanması. Çok ilgilerini çekiyor. Yardım için ellerinden geleni yapacaklarını söylüyorlar. Bu durumda, ertesi gün (21 Haziran Pazar) dolan kalış süremi uzatabilmek için, bir günlüğüne Rusya’ya geçip, Pazartesi Semey’e geri döneceğimi söylüyorum. Onlar da TV röportajlarını, benim yapacağım araştırmayla birleştirmeye ve çekimleri, birlikte gideceğimiz yerlerde yapmaya karar veriyorlar. Yana’ya, gazetede yayımlayacağı “Şehrimize garip görünüşlü bir arabayla, dünyayı dolaştığını iddia eden bir deli geldi!” konulu haberi için röportaj veriyorum. Bu sırada fotoğraflar çekiliyor; Yana’yla görüşürken, arabanın başında Aliya ile, arabada, küvette köpükler içinde yıkanırken, yatakta çıplak falan… Bu son iki sahnenin sebebini anlamadım ama…
Ertesi gün makul bir saatte, sınıra doğru hareket ettim. Öğleyin saat 12:00 civarında, sınırın Kazakistan tarafında, araba kuyruğunun arkasında sıraya girmiştim. Yarım saattir bekliyoruz ve kuyrukta hiçbir hareket yok. Sınırı mı kadılar acaba? Arabadan inip, bariyere doğru ilerliyorum. Herkes bekliyor. Kuyruktaki arabalardan birindeki gençlere yanaşıp, İngilizce bilip bilmediklerini sordum; biliyorlar. İçerideki arabalar bittikçe alıyorlarmış yenilerini. Bu kadar zamanda hiç araba alınmadığına göre, epeyce buradayız demektir. Bir yarım saat daha geçtiğinde, kuyruğun başındaydım. Beni içeri aldıklarında, daha önce konuştuğum gençlerin işleri bitmek üzereydi. İçlerinden en iyi İngilizce bileni (Alex) koşarak yanıma geldi ve bana neler yapmam gerektiğini kısaca anlattı, vedalaştık. Alex Novosibirsk Üniversitesi’nden mezun. Bir şirkette pazarlama müdürü olarak çalışıyormuş. Alican’dan birkaç yaş büyüktür, herhalde. …ve Alican’ın arkadaşı Cem’e de çok benziyor; yüzü, cüssesi, giyinişi, tavırları v.s.
 
Kazakistan tarafında “uzun” kuyrukta beklemedeyim
 
Kazakistan tarafı bekleme dışında yaklaşık 15 dakika sürdü. Şimdi sıra Rusya tarafında. Orada da sıra var. Biraz daha uzun bekliyorum; yaklaşık 2 saat. Ama, esas sorun içeriye alındıktan sonra başlıyor. Azerbaycan’dan feribotla Aktau’ya geldiğimizde doldurttukları deklerasyon formunu alıyorlar. Eviriyorlar, çeviriyorlar, birbirlerine bir şeyler soruyorlar, bana bir şeyler soruyorlar (tabii, anlamıyorum)… Ortada çözülemeyen bir sorun var, belli. Birazdan vardiya değişiyor. Yeni gelenlerle aynı ritüel bir daha yaşanıyor. Ben halâ bekliyorum. Sonunda, kıt İngilizceli bir gümrük görevlisi çıkageliyor. Bana, deklarasyonda yazılı bilgisayarım, fotoğraf makinelerim, objektiflerim ve GSM telefonumu soruyor. Telefonum cebimde; çıkarıp gösteriyorum.
-         Bir tane mi?
-         Evet!
-         Niye yazdın o zaman?
-         Ne bileyim? Aktau’da “yazacaksın” dediler.
-         Gerek yoktu.
-         Eee?
-         Problem.
-         Çizeyim üstünü.
-         Hop! Sakın ha!
-        
-         Bu bilgisayarın kıymeti $1,000.00 mı?
-         Evet!
-         Nasıl bilgisayar bu?
-         Göstereyim.
-         Ya bu fotoğraf makineleri?..
-         Onları da göstereyim.
-         Bunlar ne (objektifleri kastederek)?
-         Objektif; optik, yani.
-         Haa!
Neyse, hepsini yüklenip getiriyorum.
-         Bunların hepsi senin mi?
-         (Yok, konsinye bıraktılar. Satılırsa, diye…) Evet!
Hepsini evirip çevirdiler, incelediler. Objektifleri çıkarttırdılar. İçlerine baktılar. Fakat, bir şey çok rahatlatıyor beni: Son derece nazik ve güler yüzlüler. Yani, o hani Gürcistan’dan Azerbaycan’a ilk çıkış denememden başarısızlıkla geri dönüp de, Gürcü görevlilerden gördüğüm potansiyel suçlu muamelesi yok burada. Tek sorun, Sibirya’nın çıldırtan milyonlarca sivri sinekleri. Sanki, Sibirya’ya hoş geldin, diyorlar. Sorun, benim kendi şahsi kullanımım için olan teçhizatı deklare etmiş olmamdan kaynaklanıyor; sonunda anlıyorum. Ne yapacağız. Kıt İngilizceli görevli, bana yeni deklarasyon formları doldurtuyor; hiçbir şey deklare etmemiş olarak görünen. Kazakistan gümrüğüne gidip bunları bir güzel onaylatıyor ve dönüyor. Bu arada saat 19:00 civarı. Artık, herhalde bitmiştir diye düşünüyorum. Ne gezer! Arabayı kontrol noktasına istiyorlar ve eziyet başlıyor. Bu ne? Şu ne? Bunu aç. Bunun içinde ne var? Çadırı aç. Bu minval üzerine gidiyor. Derken, portbagajdaki ikinci lastiğe gözü takılıyor birisinin. Lastik inmiş (Alma Ata’da tamir edilen lastik bu).
-         Bu neden inik?
-         Ne bileyim, inmiş işte.
-         Aşağıya indir, x-ray cihazına sokacağız.
-         Emrin olur.
Lastiği bağlayan çelik teldeki asma kilidin şifresini ayarlayıp, açmaya çalışıyorum. Olmuyor. Bir daha, bir daha… Yok, inadı tuttu. Kan ter içinde, zavallı bir ifadeyle görevliye bakıyorum. Halime acıyıp, arabanın üstüne çıkıyor. Lastiği olduğu yerde hafifçe kaldırıp, sallıyor. İçinde bir şey olmadığına kanaat getirip “Haraşo!” diyor. Kağıtları imzalatıp, pasaport kontrolünü yaptırdıktan sonra ayrılıyorum. Ayrılırken, kıt İngilizceli görevli özür diliyor. “Ayıp ettin hocam, görevindi”.
Gümrüğün hemen dışında, milyonlarca sivirisineğe söverek arabanın bağırsaklarını topluyorum. Sonuna doğru, Nedim’in hediye ettiği sivrisinek kovucu ilaç geliyor hatırıma. Kutuların içinden hızla bulup, vücudumun açıkta kalan yerlerine sıkıyorum. T-shirt’ümün ve çoraplarımın üzerinden de sokabiliyorlarmış; onları da spreyliyorum. Hadi, yine gelin, bakalım!
Saat 21:00’de sınıra en yakın kent olan Rubtsovsk’a doğru yola çıktım. Vardığımda hava iyice kararmıştı. Şehrin girişinde beni durdurup, evraklarımı kontrol eden polislerle ufak tefek şakalaşmaların ardından, gastinitza ardığımı söylüyorum. Hemen bir araba durdurup, beni bir otele götürmesini tembihliyorlar. Teşekkür edip, eskortumun peşine takılıyorum. Yeni ve küçük bir otelin önünde duruyoruz. Onlara da teşekkür edip, resepsiyona yöneliyorum. Oda fiyatı yaklaşık yüz Dolar ama, seçeneğim yok. Odama yerleşiyorum. Girmesi bu kadar zorsa çıkması nasıl olur acaba? Bunu ertesi sabah salim kafayla düşünmeye karar verip uyuyorum.
Ertesi gün erkenden yine sınıra doğru giderken, dün zar zor postaladıkları arabayı tekrar karşılarında gördüklerinde neler düşünecekler, dahası, neler soracaklar diye düşündüm sürekli. O kadar düşünmeme gerek yokmuş. Sınırda tüm görevliler yenilenmiş. Hiç kimse, hiçbir şey sormadı. Düne inat, Rusya gümrüğünden yarım saat, Kazak gümrüğünden ise 15 dakikada geçtim. Bir mucize bu!
 
Semey yolunda, sabah kahvaltısı
 
Önceki gece yatmadan, Baurcan’ı telefonla arayıp, bana bir kvartira (apartman dairesi) ayarlayıp ayarlayamayacaklarını sormuştum. Semey’e vardığımda Baurcan’ı tekrar aradım. Kvartira hazırdı. Sergei’le görüşecektim. Yarım saat sonra, Serik’in ofisinin 50m ilerisinde, şehrin göbeğindeki daireme yerleşmiştim bile. 3 günlük kirası yaklaşık 80 Dolar. Serik’in ofisine gittiğimde, içeride bir sürü gençle karşılaştım. Kiril, Baurcan, Sergei; hepsi oradalar. Serik bir fotoğraf ve film stüdyosunun sahibi. Aynı zamanda, içlerinde Rusya’nın en büyük kanalı Kanal 1, Kazakistan TV gibi önemli TV kanallarının da olduğu bir çok televizyon kanalının yerel irtibat bürosu. Çalışanların hepsi 20-25 yaşlarında genç çocuklar. Kimisi kameraman, kimisi muhabir, kimisi fotoğrafçı… Aliya ise bunlardan ayrı. O, Kazakistan TV’nin yerel muhabiri. Biraz internetle haşır neşir olduktan sonra evime döndüm. Ertesi gün sabah 9 buçukta, ofisin önünden hareket edip, Znamenka ve Sarjal köylerine gideceğiz. Aliya, kameramanı ve bir privoçikle (tercüman, yani)…
Sabah 9 buçukta, sözleştiğimiz gibi Serik’in ofisinin önünde buluştuk. Aliya, kameramanı ve şöförü ile kendi arabalarında, ben de privoçik Dima ile benim Lando’da (bu ismi yeni taktım, çok da iyi uydu) yola koyulduk.
Dima, Türkmenistanlı genç bir çocuk. Orada, Türk okulunda okumuş. Aslen Türkmen olmalarına rağmen, Kazakistan’da doğup büyümüş. Daha sonra, anne ve babası kendi ülkelerine geri dönmeye karar verdiklerinde bu, Dima için biraz zor olmuş tabii; Türkmence’yi hiç bilmediği için. Bildiği Kazakça ve Rusça’yla durumu idare etmeye çalışırken çok zorlanmış. Ama sonuçta Dima şimdi 5 lisan biliyor. Bunlardan Kazakça, Türkmence, Rusça ve Türkçe çok iyi derecede, İngilizce de, pratik yapma imkânı fazla olmadığı için, orta derecede. Şimdi ise Semey’e gelmiş; buradaki Türk okulunda gözetmen olarak çalışmak üzere. Türk okulları ile ilgili, fazla rahatsız etmeden ağzını aramaya çalıştım. Kazak okullarının standart tedrisatı dışında fazladan Türkçe ve İngilizce derslerini de aldıklarını, din dersinin de, diğer Kazak okullarındaki gibi, olmadığını söyledi. Öğretmenlerden de, çocuklara din konusunda herhangi bir zorlama ve hatta telkin olmadığını, öğrencilerin bu konularda son derece rahat olduklarını da… Bir de, öğrencilerden isteyen herkes yatılı olarak okuyabiliyormuş; yurtlar buna müsaitmiş.
Dima’yla konuşa konuşa, üç gün önce geldiğim yolu Znamenka’ya kadar gerisin geri gittik. Konuşkan ve meraklı bir çocuk Dima. Znamenka’da önce köyün muhtarı Millet Bey ve bölgede görev yapan doktor İsabekova Gülzada’yla, daha sonra da iki aileyle görüştük. Ailelerden her ikisi de, birer çocukları sakat doğan aileler. Yapılan incelemeler, sakat doğumların ailelerde yüksek miktarda nükleer radyasona maruz kalmanın etkisinden kaynaklandığını ortaya koymuş. Bu yüzden sürekli sağlık kontrolu ve yardım programına alınmışlar. Detaylara daha fazla girmeyeceğim. Ancak, beni en çok etkileyen, Aytkazin Ailesi’nin küçüğü, 11 yaşındaki güzel kız Nazgül oldu. İlkokulu bitirdikten sonra devam etmesine izin vermemiş öğretmenler; fiziksel engelinin sorun çıkaracağı gerekçesiyle… Aliya onunla röportaj yaparken mikrofondan çok korkup ağlamaya başladı. Onu sakinleştirip, yeniden güldürmek ise bana kaldı. Bağrıma bastım güzel Nazgül’ü. Siz de olsanız, basardınız, eminim.
 
Akim Millet Bey Aliya’yla röportajda
 
Doktor Gülzada Hanım
 
İskakova Joldus ve oğlu Ashad
 
Nazgül önce ağladı ama, zorla da olsa güldürdük…
 
Ertesi günüm Semey’i gezmekle geçti. İlk durağım Dostoevski Müzesi.
Fyodor Dostoevski, 1849’da, daha 28 yaşındayken, St. Petersburg’daki (daha sonra adı -malûm- Leningrad olup, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra yeniden St. Petesburg’a dönüştürülmüştü), kurşuna dizilerek öldürülme cezasına mahkûm edilmişti. Suçu, diğer bazı Sosyalist entelijansiyasıyla birlikte toplantılara katılmaktı. Kendisiyle aynı cezaya çarptırılan diğerleriyle birlikte infaz birliğinin karşısında sıraya dizildiklerinde, son anda Sibirya’ya sürgün edilmesine karar verildiği tebliğ edildi, kendisine. Bu ölümden dönüş -herhalde- onun yazma güdülerini tetikleyen önemli bir etken olmuş. Omsk’taki 5 yıllık hapis dönemi ardından, Semey’deki garnizonda 5 yıllık zorunlu askerlik, onun büyük eseri Karamazov Kardeşler’i yaratmasını sağlamış. Dostoevski’nin 1857-59 yılları arasında yaşadığı evi sonradan müze haline dönüştürülmüş. Çalışma ve yatak odası o zamanki haliyle korunuyor. Evin diğer bölümlerinde ise, Moskova’daki çocukluk dönemi ile Omsk ve Semey’deki sürgün günlerinden fotoğraflar var. İçeride fotoğraf çekilmesinin yasak olmasına karşın, beni gezdiren bayan görevli, yakışıklılığımdan o kadar etkilenmiş olacak ki, çalışma odasında fotoğraf çekmeme göz yumdu. Masasındaki o iki kağıt parçası, onun karalamalarıyla dolu. Sağlam bir çizermiş de, aynı zamanda.
 
Dostoevski Müzesi ve üstadın çalışma masası
 
Semey’in ortasından geçen İrtiş Nehri’nin üzerinde iki büyük karayolu köprüsü var. Bunlardan bir tanesi, bizim 2. Boğaz Köprüsü’nün neredeyse aynısı.
 
 
Sovyetler Birliği döneminin kapanmasından sonra, şehirdeki bütün Lenin heykel ve büstlerini bir parkta toplamışlar.
 
 
Pavlov Caddesi üzerinde, 19. yüzyıldan kalma ahşap bir cami var. Sovyetler zamanında sergi salonu olarak kullanılmış. Şimdi ise, ibadete yeniden açılmış bulunuyor.
 
 
…ve, İrtiş Nehri kıyısı
 
 
Semey’de son gece akşamı, bana kaldığım sürece yardımcı olan Serik ve ekibini yemeğe davet ettim. Akşam, Serik’in ofisinde buluştuğumuzda, yemeğe gidecek, benim dışımda, yalnızca 3 kişi bulabildim. Nedense, diğerleri katılmak istemediler. Sonradan anladım ki, hesabı Serik ödeyecekmiş. Sebep bu olabilir miydi acaba? Çok mahcup oldum ama, tüm zorlamalarıma rağmen, bana ödetmediler. Bu durum bana çok da yabancı değil, aslında. Keşke böyle bir davete hiç kalkışmasaydım. Neyse! Olan oldu bir kere.
 
Semey’deki son akşam yemeği: Baurcan, bendeniz, Serik ve Sergei
 
Gece vedalaşıp ayrıldık. Ertesi gün, erken saatte yola koyuldum. Bundan sonrasında, Pavlodar’da bir gecelik konaklamanın ardından, 26 Haziran Cuma günü, sorunsuz bir gümrük formalitesi ardından, Kazakistan’ı terk ettim.
Bu yazımdan sonra benden uzun süre yeni bir yazı alamayabilirsiniz. Çünkü, birkaç gün içerisinde, Rusya’nın Altay Cumhuriyeti’nden Moğolistan’a gireceğim. Yani ben bu arada Sibirya’nın batısını bitirdim bile; size söylemedim ama… Ondan sonra da, benim için zorlu bir yol başlıyor. Gobi Çölü’nü geçeceğim. Dolayısıyla, Ulaan Baatar’a (Ulan Batar da deniyor ama, ben yine de doğrusunu kullanacağım) kadar, yani Moğolistan’ın başkentine kadar, ne doğru dürüst yazı yazacak vakit ve mecal, ne de -eğer yazabilirsem- gönderecek internet imkânı bulacağım. Ulaan Baatar’da bir süre mola verip dinlenmeyi, bu arada biriken yazılarımı yazıp, göndermeyi planlıyorum. Eğer bu dediklerim doğru çıkarsa, 2 hafta kadar benden bir şey beklemeyin. Sonrasında… Onu da artık Allah bilir.
Hepiniz kalın sağlıcakla. Bu arada, beni mesajsız bırakmayın lütfen.
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş