ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
 
ÜLKELER ...
Kazakistan
Güncelleme Tarihi: 24.6.2009
Gün: 48
Yapılan Yol: 12312 km.


İLK YAZI
1 SONRAKİ
SON YAZI

Siz bu yazıyı okurken ben Rusya’ya bir geceliğine geçip Kazakistan’a, Semey’e (ya da eski adıyla Semipalatinsk) geri döndüm bile. Bu yazıyı sayfaya yüklemekte biraz daha gecikirsem, yeniden Rusya’ya geçmiş dahi olabilirim.

Biraz karışık oldu sanırım. Kazakistan’ın gezme kısmını tamamlamış olmakla birlikte (yazılar ise, gördüğünüz gibi, halâ elimde sallanıyor), Semey’de yakaladığım bir konuyla ilgili daha fazla vakit geçirmem gerektiği için birkaç günlüğüne geri döndüm. “O zaman niye çıktın?” diye soranlara; 21 Haziran itibariyle, kalış iznim dolduğundan ülkeyi terk etmem gerekiyordu. İznimi uzatmanın başka yolu yok, maalesef.
Kazakistan’a başlayalım bakalım.
Kazakistan´a giriyoruz
Gecenin bir saatinde Aktau Limanı’nda +1 mevcutlu olarak karaya ayak bastığımızda, beklemekten sıkıntılı ama, dünyaya beklenmeyen bir misafirin katılmasının az sayıdaki şahidinden biri olmaktan da gururluyduk. Arabalılar, arabalarıyla çıkarken ben, gemiden birinci inmenin talihsizliği ile, yanıma katılan askerin direktiflerine uyarak, liman tesislerinin ücra bir köşesinde zorunlu parka tabi tutuldum. Yaklaşık yarım saatlik yalnız bekleyişten sonra, arabayla limanın binaları arasında ürkek ürkek dolanmaya başladım; birinin fırça atıp, sonra da doğru bir ücraya yönlendirmesini umarak. Hiç de öyle olmadı ve zorlukla bulabildiğim iskeleye yeniden ulaştığımda gemide hiç araç kalmamıştı. Hadi buyurun bakalım! Umutsuzca geri döndüm. Ortalıkta kimse yok. Bulabildiğim tek askere dilimin döndüğünce “custom”, “pasaport kontrol” falan diyorum ama, nafile. Sonunda bana doğru, elindeki dosya ile koşarak gelen görevli kadını görünce, “Galiba tamam” dedim, kendi kendime, “ya tutuklu, ya da tutuksuz ama, Kazakistan’a giriyorsun”. Bana -sanırım- “Nerelerdesin, seni arayıp duruyoruz” kabilinden Rusça bir şeyler söylüyor. Bu arada, askeri yanıma oturtup gönderen de yine o hanımdı. Neyse! Takıldık peşine ve “doğru ücra”yı bulduk. Bu arada, Sezar’ın hakkı Sezar’a; son derece modern bir liman tesisi. Ama her şey Rusça ve Kazakça yazılı ve benim gibi zavallı bir turistin hiç şansı yok. Üzerinde “Doğru ücra” yazılı binaya girdiğimde, tüm yolcular içeride pasaport kuyruğundaydı. Çok bir şey kaybetmiş sayılmam. Tek farkla; gemiden ilk indim ve kuyrukta sonuncuyum.
Her neyse! Sorunsuz bir pasaport kontrolünden sonra, bisikletli Fransızlar’la vedalaşıp aracımın başına döndüm. Gümrük görevlileri sabah geleceği için, arabada yatıyorum. Daha ne isterim. Gecenin bu saatinde çıksaydım, şehirde bir de otel ya da çadır kuracak yer arayacaktım. Çadırımı açıp, yatıyorum. Ertesi gün erken saatte uyandığımda ise, bizim Türk ve Gürcü TIR’larının, tren yolunun öte tarafında konuşlandırıldıklarını fark ettim. Birlikte kahvaltı ettikten sonra gümrüğün açılmasıyla işlemlere başlayacağız.
 
Bizimkiler, Nodar (Gürcü), Naim, Cemal (Gürcü), bendeniz ve Sinan
 
Biraz karışık ama, fazla da zor olmayan bir operasyonla gümrük işlerini bitirdim. Tabii, Gürcü Cemal’in yardımı ve tercümanlığı sayesinde… Saat 13:00 gibi limandan ayrılıyorum. Yeni bir ülkeye girmenin gerektirdiği uyum süreci için Aktau şehrinde bir-iki gün geçirmem gerekiyor. Bunun için aklımda bir “quartira” kiralamak var. Şehirde yaptığım kısa oryantasyon turunda Taksim Kafesi ilk tespit ettiğim kerteriz noktam. “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” özdeyişini hatırlayıp Taksim Kafesi’ne giriyorum. Osman’la kısa bir muhabbetin ardından, önce arabanın yağını değiştirmek, daha sonra da uygun bir quartira bulmak için şoförüyle yola çıkıyoruz. Quartira, Rusça’da apartman dairesi demek. Buralarda, otelde kalmak yerine quartira kiralamanın bazı avantajları vardır: Öncelikle güvenlidir. Ayrıca, bir evdir; yatak odası, salonu, banyosu, mutfağı vardır. Rahattır, anlayacağınız. Sağolsun, Osman’ın şoförüyle yağ değişimi işini hallettikten sonra, Taksim Kafesi’nin arkasındaki mikrorayon’da (apartmanlardan oluşan adalara mikrorayon deniyor. Rusçanız yavaş yavaş gelişmeye başladı, bakıyorum) uygun bir daire bulduk. Bu arada, Taksim’in kablosuz internet erişim olanağı var ve kafeye bakan salonumdan da bağlanabiliyorum. Benden mutlusu var mı?
Aktau, Kazakistan’ın Hazar kıyısındaki en büyük limanı. Bundan daha önemli özelliği ise, kazakistan’ın önemli uranyum rezervlerinden birine sahip olması. 1963 yılında Sovyet mimarları burada model bir kent kurmakla görevlendirildiklerinde, öyle bir şehir planı hazırlamışlar ki, numaralandırılmış mikrorayonlardan ve cetvelle çizilmiş cadde ve sokaklardan oluşan, kaybolmanın mümkün olmadığı bir şehir çıkmış ortaya. Aktau’nun bir diğer özelliği de, Hazar’ın batı kıyısında rastlanmayan uzun ve derin kumsallara sahip olması. Öyle olunca da, tüm diğerlerine ilave olarak, doğal bir tatil kenti olma özelliği kazanmış Aktau. Yenilerde, son derece lüks villalarla kaplanmış sahil şeridi. Osman’ın söylediğine göre, milyonlarca Dolar’a varan fiyatlar, son global krizle oldukça düşmüş ama, parasının hesabını yapamayan Kazaklar için -bence- cazibe merkezi olma özelliğini daha uzun süre kaybetmeyeceğe benziyor. Rüzgâr sörfü, paraşüt sörfü yapanlar bol miktarda görünüyor sahilde. Kazakistan’a ulaştığım andan itibaren dikkatimi çeken önemli iki husus var: Birincisi, Azerbaycan’da alıştığım “bahşiş” alışkanlığının burada olmadığı (ya da, ben henüz rastlamadım). Diğeri de, trafik kurallarının son derece katı bir şekilde uygulandığı. Daha sonra da her yerde (tabii, yol olan her yerde) dikkatimi çeken, tüm trafik işaretleri, lambalar ve yol çizgilerinin son derece düzenli olduğuna, ilk kez Aktau’da şahit oluyorum.
 
Sıkıntılı bekleyiş, Aktau’da, Deniz Lisesi öğrencileri törende…
 
6 Haziran 2009 Cumartesi sabahı erken saatte, Osman’a veda ettikten sonra yola çıktım. Osman’ın Taksim Kafesi 24 saat çalışıyor. Sanmayın ki, bir Türk kahvehanesi. Son derece modern ve sosyetik bir café. Ve, evet, 24 saat çalışıyor. Abisi de, Alma Ata’daki Taksim Kafesi’ni işletiyormuş. Enka firması ile Kazakistan’a gelip, daha sonra burada bir “caféler zinciri “oluşturmaya girişmiş. Osman, İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü mezunu. Babasıyla Türkiye’de sürdürdükleri tekstil işini, krizin olumsuz etkisi nedeniyle bırakıp, abisinin Kazakistan’daki işlerini genişletmesine yardımcı olmak üzere buraya gelmiş.
Baştaki planım olan Beyneu üzerinden Aralsk-Kızıl Orda rotasından, Gürcü şoför Cemal’den aldığım yol konusundaki kötü istihbarat sonucu vazgeçip, yönümü Atrau- Uralsk (yeni adıyla Oral)-Aktöbe-Karabutak-Aralsk- Kızıl Orda şeklinde değiştiriyorum. Bu bana fazladan 1500km’ye mal olacak. Ne yapalım, Kazakistan’da böyle. Kutsal kitap, Aktau için “En yakın yerleşime bile uzak” diyor. Haksız sayılmaz. Yüzlerce kilometre hiçbir şey görmeden gidiyorsunuz. Yol Kulsarı’ya kadar kaymak gibi. Beyneu’ya kadar Alarko, sonrası da Eko İnşaat tarafından yapılmış. Sonrası… İşte ondan sonrası fena “hırpalıyor”. Yaklaşık 110km yolu -neredeyse- 7 saatte geçip, Maqat’a (adı ne kötü değil mi?) doğru bizimkileri yakalıyorum. Maqat’a bitap düşmüş bir şekilde ulaşıyoruz. Bir boşlukta, geç bir akşam yemeğinden sonra hepimiz yatıyoruz.
 
Asıllar ve suretler, Maqat-Atrau yolu
 
Sabah, Atrau üzerinden Oral’a ulaştım. Burada, kısa bir “es” vermek istiyorum. Kazakistan seyahatimin bundan sonraki kısımlarında, 1992-93 yıllarında Kazakistan’a yaptığım iş gezilerinde, özellikle ülkenin bu uzak kentlerinden anılarıma da yer vereceğim. Yoksa, monoton geçen seyahatimi anlatmam ne bana, ne de okuyan sizlere hiç keyif vermeyecek. Anılarımı da işin içine katmamın sizlere ne derece keyif vereceğini bilemem ama, en azından ben kendimi kurtarmış olurum.
Evet, dönelim Oral’a, ya da benim hatırladığım -ve hatırlamak istediğim- adıyla Uralsk’a… Uralsk, Ural Nehri üzerine kurulmuş bir şehir. Lenin’in, Sovyetler Birliği’nin kuruluş döneminde Uralsk’ı, Ruslar’ı Kazakistan’a yerleşmeye özendirmek için bir geçiş noktası olarak düşündüğü söylenir. Bu aslında doğru. Nüfusunun büyük kısmını oluşturan Ruslar, kentin bir Avrupa şehri görünümüne bürünmesini sağlamış. Uralsk’la ilgili anıma gelelim. Yanılmıyorsam 1993 senesi idi. Perestroika hemen öncesi ya da sonrası…. Çalıştığım firmanın Uralsk’ta Kazakhtelekom’la ortak kurduğu fabrikaya yaptığımız seyahatte gece, Alma Ata’dan gelen uçaktan alınıp, şehrin -şimdi maalesef hatırlayamadığım- bir köşesinde, ama, Ural nehrinin kıyısında, ağaçlar içerisinde bir “daça”ya getirildiğimizi hatırlıyorum. Daça -bu arada, bilmeyenler için- tatil evi demek Rusça’da. Ama, bu daça, herhalde üst düzey yöneticiler için ayrılmış olanlarındandı ki, son derece lükstü. Alt katında koca bir salon, üst katta da yatak odaları, banyo v.s. Her yer parke, salonda koca bir şömine, yanına istiflenmiş odunlar… Tek sorun, sanırım geç haberleri olmuş ki, evi ısıtmayı ya unutmuşlar, ya da ısıtma sistemi çalışmıyor. Belki de yok; hani yazlık ya… Tabii, sıcak su da… Zaten araziden döndüğüm gün yola çıkmışım. Bir de üzerine o yolculuk; bitlenmek üzereyim. Ama, gerek evin ısısı, gerekse suyun sıcaklığı (ya da soğukluğu mu demeliyim?) yıkanma cesaretini öldürüyor insanın. Bizim gruptan en rütbeli kişi İhracat Direktörümüz Faruk Bey. En yaşlımız da, aynı zamanda… İçimizde ilk cesur o çıktı. Evin 10 derecenin hayli altında, suyun da sıfıra yakın sıcaklığına rağmen duşa girdi. Onun haykırmalarıyla ev çınlarken, “vardır bir hikmeti” deyip, ardından ben de sıraya girdim. Hayatımın en kısa, en soğuk ve fakat en verimli duşunu aldıktan sonra, soğuyan vücudumu ısıtmak için şömine başında konyağın sıcak kollarına bıraktım kendimi. Geç saatlere kadar süren keyifli sohbet sonunda, odunlar tükenmedi ama, biz tükenmiştik.
Es bittiğine göre, şimdiye dönebiliriz. Akşamüzeri, körpe bir saatte Uralsk’a ulaştığımda, ilk iş kutsal kitabın önerdiği otelleri aramaya başladım. Listeden bulabildiğim tek otel olan Sayahat Konak Yuvi (“Konak Evi” demek, yani otel) hem fiyatı (yaklaşık US$95.00), hem yenileme çalışmalarından dolayı inşaat şantiyesi görüntüsü, hem de altındaki diskodan dolayı sarhoş gençlerin can sıkıcı gürültüsünden dolayı hiç de çekici değildi, doğrusu. İşi, içgüdülerime bırakmaya ve uygun bir otel bulmaya karar verdim. Uralsk caddelerini arabayla arşınlamaya başladım; nafile. Bir ara, cadde üzerinde bekleyen birkaç polis gördüm. Kazakistan’da polis gördün mü, kaçacaksın. Ama ben çaresizim ve son derece masum bir gerekçem var, polisten yardım istemek için. Yanlarına usturuplu bir şekilde yanaşıp, elimde LP kitabı ile araçtan indim. “Bir gastinitza ariyorum” dedim, en kibar ses tonumla. “Dakimınt!” dedi, içlerinden birisi. Yani, evraklarımı soruyor. Bu arda, Rusça’da, İngilizce’dekileriyle özdeş birçok kelime vardır. Bunlardan birisi de dakimınt; İngilizce’deki document’la özdeş. “Yok” dedim, “yanlış anladınız. Gastinitza arıyorum”. Yine aynı sert ifade ile “Dakimınt!”. Peki, ne yapalım. Veriyorum “dakimınt”larımı. Bu sırada telsiz sürekli çalışıyor; heyecanlı bir muhabbet sürmekte. Evraklarımı alan polis, telsizine sarılıp bir şeyler söylüyor; içinden “Türk” ve “maşin” (yani, “araba” demek) kelimelerini yakalıyorum. Çok geçmeden (üç-beş saniye) iki polis arabası bulunduğumuz köşeyi hızla dönüp, 10-15 santim dibimize sert frenlerle duruyorlar. İçinden inen 7-8 polis (bir kısmı üniformalı, bazıları sivil) etrafımızı sarıyor. Herkes bir şeyler soruyor. Paniklememeye çalışarak, Rusça bilmediğimi anlatmaya uğraşıyorum. Bir problem var ama, haydi hayırlısı. Birazdan, içlerinden birinin elinde küçük bir fotoğraf fotokopisi beliriyor; ben bu yüzü tanıyorum. İstanbul’da sevgilisinin başı kesik cesedi bir çöp konteynerinde bulunan C.G.’nin resmi bu (hani, katil zanlılarının adı böyle yazılıyor ya). Hay bin kunduz! Yahu, ben bu olabilir miyim? Ben 50, o ise 23 (yanılmıyorsam) yaşındayız. Üstelik, insanın deli olması lâzım, tüm dünya bu adamın peşindeyken Türk plakalı ve ve üzerinde Türk Bayrağı çıkartması olan bir arabayla dolaşmak için. Gelen geçen yavaş yavaş birikmeye başladı. Millet, belli bir emniyet mesafesi bırakarak etrafımızda halka olmuş, bizi seyrediyor. Sirk çadırından sonra, bir de sokak soytarılığını oynamak varmış kaderde, demek ki. Yaklaşık 45 dakika süren bir sorgulama geçiriyorum. Sorulara Türkçe, Rusça, Tarzanca, “el-kol”ca cevap verirken, verdiğim cevaplar sürekli “merkeze” telsizle bildiriliyor. Bu arada, arabaların biri gidiyor, öteki geliyor. Sonunda, benim aradıkları “o şahıs” olmadığıma kanaat getirdiler ve “gidebilirsin” dediler. Eee? Benim gastinitza işim. “E, sen bulursun artık”. Sağolun be birader. Tutuklanmaktan kurtulduğuma sevinsem mi, bu geç saatte hala bir otel bulamamış olmama üzülsem mi, bilemiyorum. Uzatmayayım, yaklaşık yarım saatlik bir turlamanın ardından, eski Sovyet döneminden kalma klasik bir otel buldum sonunda. Oteli, 60 yaş üzeri bir sürü kadın işletiyor. Tabii, hiç birisi İngilizce -ve, tabii, Türkçe- bilmiyor. Otele, sanırım son zamanlarda gelen tek ciddi müşteri olmam nedeni ile, hepsini bir telaş aldı. Birisi, otelin en iyi odasını gösterirken, ötekilerinden bir diğeri arabamı park edebileceğim, park yerindeki en güvenli köşeyi tespit etmeye çalışıyor, falan. Bir koşuşturmadır gidiyor ki, sormayın. Neyse! Koca bir oda; banyolu falan. Koca bir yatak. Ancak, boyuna eksende yapılan sürekli ve ritmik hareketlerden, eklemleri gevşemiş. Yanal mukavemeti ise iyi görünüyor. Dikkatli olmak lazım. Gecenin ilerleyen saatleri olmuş ve yiyecek bir şeyler bulma olanağım zayıf. Yine de şansımı denemek üzere kendimi sokağa atıyorum. Bu kadar stresin üzerine, soğuk bir birayla, güzel bir yemek iyi gider. Ne mümkün? Küçük bir kafede önceki müşterilerin tabaklarından artmış görüntüsü veren kötü bir tavuk, ama soğuk bir bira eşliğinde, yemeğimi yiyorum. Otele dönerken izbe bir kuytuda üç polis çeviriyor. “Dakiment!”. Hay dakiment kadar başınıza taş düşsün, be birader!
-          Dakiment otelde.
-          Hangi otel?
-          Ne bileyim birader? Kafa mı bıraktınız adamda? Otelin adına bakmadım bile.
-          Adres?
-          Yahu, adını bilmiyorum. Adresini nereden bileyim? Şurdan şöyle gidiyorsun, 2. sokaktan sağa sapıyorsun, 100 metre ileride solda.
-          Silah, bıçak falan var mı üzerinde?
-          (Bazoka var) Ne silahı be kardeşim? Ben zavallı bir turistim.
Bu arada, içlerinden birisi, elinde telsiz, sanki “merkeze” bir şeyler soruyormuş gibi yapıyor. Yemezler kardeşim! Telsizle konuşurken “pıh, pıh” diye ses çıkar. Sen bizi ne sandın? Anladım ki, bunların amacı aslında, göz korkutup, çorba parası koparmak. “Dökümanlar otelde. İstiyorsanız, buyurun gelin, göstereyim” diye yürüdüm; bir cesaret. “Hey, hop” falan diye seslendiler ama, kim tutar beni; hızlı adımlarla otele doğru yürümeye başladım. Onlar da benden bir şey koparamayacaklarını anlamış olacaklar ki, peşimi bıraktılar.
 
Rus Ortodoks Kilisesi
 
Sokakta resim yapan öğrenciler
 
Ertesi gün, Kazakistan’a girişten sonra, 5 gün içerisinde yapılması gereken registration (kayıt) işlemini yaptırmam lazım. Bunun için de OVIR (İçişleri Bakanlığı’na bağlı Yabancılar Dairesi) ofisini bulmalıyım. Oteldeki yaşlı bayanlardan birisine soruyorum. Yine bir telaş; telefonlar telefonlar. Sonunda elime, üzerinde adres yazılı bir kağıt tutuşturuyorlar. Yer uzakmış. Arabayla bulmam da mümkün değil. Taksi soruyorum; onu da hemen ayarlıyorlar. Gelen taksiciyi bir güzel tembihleyip, ödemem gereken para konusunda da beni özellikle uyarıp gönderiyorlar. Bu yaşlı bayanlar bir harika. Şehrin varoşlarında bir yere varıyoruz. Taksiden inerken telefonunu istiyorum. Dönüşte telefonla çağırıp, aynı taksiyle dönmek en kolayı. Sevinerek veriyor. Binaya girdiğimde bir sürü kuyrukla karşılaşıyorum. Hiçbir yabancı olmadığı gibi, yabancı dil bilen bir kişi bile yok. Sonunda, çalmadığım tek kapıyı vurup içeri giriyorum. Küçük bir oda ve tek başına genç bir kız oturuyor. Derdimi anlatmaya çalışıyorum. O da, bildiği birkaç kelime İngilizce ile, gelmem gereken yerin burası olmadığını, burasının eski Sovyet ülkeleri vatandaşları ile ilgili Yabancılar Dairesi olduğunu anlatıyor. Eee? Nereye gideceğim ben peki? Kağıda bir şeyler çiziyor. Kutsal kitap da yanımda değil ki, oradan tarif etsin. Sonunda, “Gel” diyor, “beraber gidelim”. Nasıl yani? “Ya işin?”. “Tamam” diyor, “nasıl olsa öğle tatili başlıyor”. Peki bakalım. O önden, ben arkadan, çıkıyoruz. Taksiye doğru yöneldiğimi görünce, “Yok” diyor, “otobüsle önünde ineriz”. Hemen oradaki duraktan bindiğimiz otobüs, bizi, uzun süre dolaştıktan sonra, kaldığım otelin önünden geçiriyor. Otelden 2 durak sonra da biz iniyoruz. Otele 300 metre yok yani. Yürüyerek 10 dakika… Yolda, daha önce o bölümde çalıştığını, oradakileri de iyi tanıdığını söylüyor. Şansın bu kadarı olur yani. Binaya giriyoruz. Sırada bekleyenlerin homurtularına aldırmadan, beni kolumdan çekip bir odaya sokuyor. Oradaki rütbeli askere (ya da polise, bunun ayırdına hala varmış değilim burada) bir şeyler söylüyor. O da, ona… Odadan çıkıyoruz. Bana “Çek” diyor. Ne çeki? Para mı, yani? “Yok, çek!” Anlamadığımı görünce, yine kolumdan çekerek dışarı çıkartıyor beni. Otele gidecekmişiz. Peki! Oteldekilere bir araba dolusu söyleniyor; sanırım, beni yanlış yönlendirdikleri için. Yaşlı bayanlar, sus-pus. “Çek”in ne olduğu anlaşıldı; otel faturasıymış. Faturayı alıp çıkıyoruz. “Benim işe dönmem lazım” diyor. “Saat üç buçukta, bununla gidip kaydını yaptır”. “Peki, seni bırakayım” talebimi, biraz nazlandıktan sonra kabul ediyor. Yolda, saat üçte onu almamı ve kayıt işlemi için birlikte gitmemizi öneriyor. Canıma minnet.
Saat üç buçukta kayıt işlemim bitmişti. Onu yeniden iş yerine bırakırken, teşekkür için ne yapabileceğimi sordum. “Sana yardım ettim sadece” dedi. Tabii ettin de, hani her gariban turiste böyle yardım edeceksen işin zor. Bari, sana bir şeyler ısmarlasaydım! Teşekkür ederek, geri çeviriyor. Allah razı olsun, ne diyeyim?
Ertesi sabah, yani 9 Haziran Salı sabahı, erkenden, Aktöbe üzerinden Aralsk’a doğru yola çıktım. Aktöbe’de yine otel arama krizi, şehrin dış semtlerinden birinde bir otel bularak noktalanıyor. Otel, iyi hoş da, elektrik yok. Yani, karanlıktayız. Arabadan fenerlerimi yanıma alıyorum. Aralsk yolu, Aktöbe-Qostanay yolunun 220’nci kilometresinden ayrılıyor. Bizim Gürcü şoförler, Cemal-Nodar ikilisinden aldığım istihbarata göre, Aralsk’a kadar olan 390 kilometrenin 150 kilometresi bozuk. Ne 150 kilometresi, ne bozuğu? Benim ölçümüme göre o “bozuk” dedikleri yer 260 kilometre ve -benim bildiğim- ona “bozuk” denmez; daha çok “yol yok” denir.
 
Sonsuzluk, hiçlik, yalnızlık, sessizlik… Qostanay-Aralsk “yolu”
 
Gecenin saat onbiri’nde Aralsk’a vardığımda, bitkin bir vaziyette şehrin/kasabanın tek oteline yanaştım. İçeriden inanılmaz yüksek perdeden bir müzik sesi geliyor; eşliğinde de genç kızların çığlıkları. Büyük olasılıkla, “eğleniyorlar”. Resepsiyondaki şişman bayan, benim gürültüden sağırlaşmış kulaklarımın kesinlikle duyamayacağı bir sürü şey söylüyor. Ne derse desin, umurumda değil. Uyumalıyım. Bir de, bir şeyler yemeliyim, tabii. Saatler, bir saat daha ileri olmuş, haberim yok. Gittikçe doğuya ilerliyor olduğumu unuttum tabii. saat gece yarısını yarım saat geçmiş ve “1 saat sonra gürültü biter” diyor, şişman resepsiyon görevlisi. Bana şaşlık yapacak bir ana-yiğit var mıdır buralarda? Yokmuş. Karşıdaki kafede yiyebilirmişim ama. O kalan bir saati, kafede karnımı doyurarak geçirmeye karar veriyorum. Beynim uğulduyor, tüm kaslarım taşlaşmış vaziyette, boş gözlerle, etraftan beni süzen yüzlere bakıyorum, tek tek. Ne benim boş bakışlarım onlara, ne de onların soru işaretleri çakan gözleri bana, bir şey ifade ediyor. Önüme gelen şaşlık ve yanında birayı nasıl bitirdiğimi bile hatırlamıyorum. Otele döndüğümde, müzik aynı perdeden devam ederken, kızların çığlıkları -sanki- birkaç misli artmıştı. Deşarj mı desem, orgazm mı, bilemiyorum. Odama çıkıp, yataktaki ikinci yastıkla da açıkta kalan kulağımı tıkıyorum. Piyanist-şantörün zımbırtısından çıkan bas temposuna, kalbimin ritmini uydurmaya çalışarak uykuya daldım.
Bu yazıyı burada kesmeliyim. Aksi takdirde, beni izleyen son birkaç kişi de umudu kesip, sayfaya girmekten vazgeçecek. Biliyorum, aralar çok uzamaya başladı ama, bunun suçlusu ben değilim. Yetişmiyor, inanın. Bir yandan yol yapmak, bir yandan fotoğrafları derlemek, bir yandan GPS verilerini kopyalamak, bir yandan yol kayıtlarını ve hesapları tutmak (bunlar, ileride yoldaki hareketlerimi, nerelere, ne zaman gittiğimi, nelere ne kadar para harcadığımı hatırlamak için çok önemli), bir yandan gittiğim ve gideceğim yerlerle ilgili araştırmak, okumak ve not almak, bir yandan otel bulmaydı, vize ve kayıt işleriydi gibi ıvır zıvır işlerle uğraşmak, bir yandan yemek yemek ve uyumak gibi gereksiz formaliteleri de yerine getirmek… Tüm bunlardan sonra da yazı yazmak ve yazdıklarımı sayfaya yükleyebilmek için -eğer varsa- internete erişecek bir yerler bulmak için çok fazla zamanım kalmıyor. Artık, beni mazur görürsünüz, umarım.
Son bir not: Sayfada gördüğünüz yapılan yol ve geçen gün sayaçlarında yazılı olan değerler, yazıyı yayımladığım andaki güncel durumu göstermektedir. Dolayısıyla, -örneğin- bu yazı yayımlandığındaki değerler, benim şu anda bulunduğum Semipalatinsk’te (Kazakistan) 24 Haziran tarihi itibariyle yapmış olduğum toplam yol ve geçen gündür. Yoksa, yazıda belirtilen son noktadaki (bu yazıda Aralsk oluyor) değil, yani.
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş