ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
 
ÜLKELER ...
İspanya
Güncelleme Tarihi: 11.5.2012
Gün: 1101
Yapılan Yol: 124150 km.


İLK YAZI
1
SON YAZI
Bu yazıyla, 3 yıldır aralıklarla devam eden dünya seyahatimin son kıtasına, Avrupa’ya hep beraber ayak basmış olacağız. Yani, seyahatin son bölümü başlıyor. Bundan sonra yol düz, artık.
Size geçen yazımda Ceuta’ya (Sebta ya da bizdeki adıyla Septe), yani Afrika’daki İspanya’ya girerken sınırı nasıl geçtiğimi anlatmadım, değil mi? Aslında anlatacak fazla bir şey yok. Çünkü, fazla bir şey olmadı. Şimdi hatırlamıyorum, tam olarak. Şu anda internet bağlantım olmadığı için de, sayfama girip bakamıyorum ama, yanlış hatırlamıyorsam, en kolay sınır geçişlerim olan Kanada’dan Alaska’ya ve sonradan Kanada’dan ABD’ye geçerken beni indirmeden, arkaya ‘alel usul’ bakmışlardı. Burada o bile olmadı. Pasaport polisinin kulübesine yanaştım, pasaportumu uzattım, sorduğu tek soru “Geri dönecek misin, yoksa İspanya’ya mı geçiyorsun?” oldu. “İspanya’ya!” cevabımdan sonra da pasaportumu damgaladı; başka ne bir soru, ne de arabayı kontrol etmek… Ömrü hayatımda hiç bu kadar kolay bir sınır geçişi hatırlamıyorum. Hele, Avrupa ülkelerinden birine girerken; arabayla ya da uçakla gittiğimde… Bilsem, Avrupa’ya hep bu yoldan girerdim : )

Ceuta’da feribota biniyoruz
Avrupa’ya başlamadan önce bir konuda ufak bir hatırlatmam olacak. Türkiye’ye kadar gideceğim güzergâh ”Rota” sayfasındaki haritadan da görüleceği üzere, Akdeniz ülkelerinden ve kıyıya yakın bir rota izleyerek olacak. Geçeceğim 10 kadar ülkede bu rotadan çok az sapmak niyetindeyim. Dolayısıyla, geçtiğim ülkelerin her yanını dolaşmak, ya da-en azından- tüm önemli yerlerine gitmek gibi bir niyetim yok. Zaten, böyle bir niyetim olsaydı, herhalde Avrupa için bir 6 ay daha harcamam gerekirdi. Bazı dostların “Ne yani, “Şu ülkeye gidiyorsun da, şu şehri görmeyecek misin? Yapma!”, ya da “Aman diyeyim, şu şehre gittiğinde, şu müzeyi görmeden ayrılma” gibi uyarılarına kulağımı tıkamak zorundayım, kusura bakmasınlar. Avrupa dediğin, kapı komşu. O yüzden, yolumun üzerinde olan yerlerden vaktimin yettiğini gezeceğim. Aynı nedenle, bazı ülkeleri de ‘kısa geçeceğim’; Slovenya gibi, Montenegro (Karadağ) gibi… Şimdiden söyleyeyim de…

İspanya

Feribotun alt kısmındaki arabalara ayrılan kapalı bölüme Lando’yu parkettikten sonra yolcu salonuna çıktım. Kendime büfeden bir kahve alıp, pencere kenarındaki koltuklardan birine oturdum. Daha öncesinde de söylemiştim, bu yönde -ve bu mevsimde- yolcu az. O yüzden, çoğu koltuk boş. Bir saatten biraz az bir sürede İspanya’nın Algeciras Limanı’na yanaştık. Feribottan çıktıktan sonra ilk olarak hemen güney-batıdaki Tarifa’ya gittim. Tarifa’nın benim için önemli bir yeri var; Avrupa kıtasının -gerçekten- en güney ucu olması. Malum, bundan önce hep kıtaların en uç noktalarına (ya gerçek coğrafî, ya da -bence- sembolik olanlarına) ulaştım, bu seyahatimde. Senegal’de belirtmedim sanırım ama, Dakar’da Afrika’nın en batı ucunu, sayfanın ‘Yol izleri’ sekmesindeki 58 numaralı “Dakar(Sen.)-Ziguinchor(Sen.)” yol izini açınca “Westernmost Point of Africa” adıyla görebilirsiniz. Yine Afrika’nın -benim için sembolik- en kuzey ucunu da aynı sayfada 64 numaralı “Fes (Morocco)-Ceuta (Spa.)” yol izinde bulacaksınız. Aslında bu ikinci nokta -dediğim gibi- benim için sembolik ‘en kuzey’. Ancak, bu noktanın 10km batısında ve Fas sınırları içerisinde kalan başka bir noktaydı, gideceğim ‘sembolik en kuzey’ ama, bir yanlışlık eseri unutup Ceuta’ya (İspanya’ya) girmiş bulundum. Böylece biraz ‘semboliğin semboliği’ bir ‘en kuzey’ çıktı, ortaya. Afrika’nın gerçek (coğrafi) en kuzey ucu -aslında- Tunus’un Bizerte kentinin hemen batısında yer alıyor. Neyse!

Feribottan CebelitarıkBoğazı… Sağda Avrupa, solda Afrika

Algeciras-Tarifa yolundan manzara… Karşısı Afrika
Tarifa’dan, Büyük Okyanus (Atlas Okyanusu) kıyısı boyunca biraz gidip, Las Canteras’a girmeden kuzeye döndüm. Hedefim Sevilla kenti; İspanya’nın Endülüs (Andalusia) bölgesindeki ilk konaklama yerim olacak. İspanya’da -ve tabii tüm Avrupa’da, artık- park sorunu başlıyor. Şehir içlerindeki park yerleri genellikle kapalı (yerin altında) ve yükseklik sınırı en fazla 2.10m. Lando’nun boyu ise uzun; 2.35m. Döndükten sonra basketçi yapacağım.

Sevilla

Sevilla’da (ya da Seville) da arabayı park edecek yer bulmak zor oluyor, bu yüzden. Neyse ki şehre vardığımda mesai saati sona ermişti de, şehir merkezindeki caddelerin birinde zor da olsa bir yer buldum.
Sevilla, İspanya’nın Andalusia Bölgesi’nin başkenti. Aynı zamanda da ülkenin dördüncü büyük kenti.
Sevilla’da görülmesi gereken yerlerin başında Alcazar gelir. İlk olarak 913 yılında Endülüs Emevîleri tarafından bir kale olarak inşa edilmiş, Alcazar. Alcazar zaten İspanyolca’da da kale demek; Arapça al-qasr’dan geliyor. Kalenin içerisinde yer alan saray, daha sonra gelen hanedanlarca genişletilmiş; kale de öyle. Daha sonra da dillere destan olan Alcazar bahçeleri yapılmış. Bunların hiç birisini -maalesef- bu sefer göremeyeceğim. Alcazar’a girmek için bilet, bilet için de kuyruğa girmek gerekiyor. Benim ise vaktim yok. Alcazar’ı ‘ati’ye bırakıp, şehrin merkezinde biraz dolaştım ve ayrıldım.



Plaza De San Fransisco’dan (San Fransisco Meydanı)…





Sevilla’nın katedrali, Catedral de Santa Maria de la Sede. 16. yüzyılda tamamlandığında, bin yıla yakındır dünyanın en büyük kilisesi olma özelliğini sürdüren Aya Sofya’nın elinden bu unvanı almış. Bulunduğu yerde daha önce yapılmış olan Muvahhidler’den kalma caminin minaresi, kilisenin çan kulesi olmuş. Böyle olunca da, Arap mimari tarzı çan kulesinde ve camiden kalan bazı kapılarda varlığını sürdürüyor
Akşam Sevilla yakınlarında Dos Hermanos’ta bir kampingte kaldım. Ertesi gün niyetim, Cordoba ve Malaga üzerinden Granada’ya gitmek.

Cordoba, Granada, Valencia

Cordoba’da da uzun aramalardan sonra ara sokaklardan birinde park edecek bir yer bulabildim. Cordoba da bir Endülüs kenti ve aynı zamanda Emevî devrinin başkentliğini yapmış. Kentin önemli yapılarından olan Mezquita’ya gidiyorum. Mezquita, İspanyolca ‘cami’ demek. Cordoba 711 yılında Emevîler’in işgalinden sonra, 716 yılında başkent olarak ilan ediliyor. Kentte I. Abd el-Rahman tarafından 785 yılında Vizigotik San Vicente kilisesinin yerine yaptırılan cami, daha sonra birkaç kez genişletiliyor. Reconquista döneminde (Hıristiyanlar’ın, 711’den itibaren Emevîler’e kaptırdıkları hemen tüm İberya topraklarını geri alma dönemi), 1236’dan sonra da genel yapısı fazla bozulmadan, yeniden eski haline, yani kiliseye dönüştürülüyor.



Cordoba Camii’nden… Dünyada en fazla sütuna sahip tapınak olduğu söyleniyor; 850 sütun varmış



Caminin orijinal mihrabı… Mermer işçiliği ve mavi zemin üzerine altın varakla yazılmış kufî yazı muhteşem



Caminin katedrale dönüştürülmesinden sonra içine yerleştirilen kilise ve orgu

Caminin hemen yakını eski Yahudi yerleşimi. Buradaki Callejas de las Flores’in (Çiçekler Sokağı) sevimliliğine dikkatinizi çekerim


Cordoba sokaklarından…
Cordoba’dan sonra yeniden Akdeniz’e Malaga’da ulaşıyorum. Ancak burada şansım, Sevilla ve Cordoba’da olduğu gibi yaver gitmiyor. Lando’yu parkedecek yer bulamadığım için şehirden ayrılıp, Granada’nın yolunu tutuyorum. Sierra Nevada’nın bahara uyanmış yeşilliklerinde virajları aşıp, Granada’ya varıyorum.
Granada’da El Hamra (Al-Hambra) Sarayı’nı sonraya bırakmak olmaz. O yüzden niyetim, geceyi şehre yakın bir kampingde geçirmek, sabah erkenden otobüs ya da taksiyle El Hamra’ya gitmek. Gece saat 9’u biraz geçe, GPS’imde bulduğum, şehrin merkezine fazla uzak olmayan bir kampinge yerleştim. Sabah erkenden kalkıp, resepsiyondaki görevliye El Hamra’ya gitmenin en kolay yolunu sordum; 2 otobüsle kapısına kadar ulaşabiliyormuşum. Ancak, o gün için El Hamra’ya girme şansımın zayıf olduğunu söyledi, resepsiyondaki görevli. Yine de denemeye değer. El Hamra’nın bilet gişesine vardığımda uzun bir kuyruk vardı.45 dakikaya yakın bekledikten sonra bilet sırası bana geldi; ancak öğleden sonrası için bilet verebiliyorlar. Sorun yok, o saate kadar ben de aşağıya iner (El Hamra şehre tepeden bakıyor da), şehir merkezini ve Katedral’i gezerim. El Hamra’nın tüm bölümlerine girebilecek bileti alıp, otobüsle tekrar şehir merkezine indim.





Granada Katedral’i, Büyük Cami’nin üzerine yapılmış. En üstte, La Capilla Mayor (Ana Şapel)
Kısa bir şehir turundan sonra, saat 2 buçuktaki ‘randevu’ya yetişmek üzere yeniden El Hamra’ya çıktım, otobüsle. El Hamra’ya böyle ’randevu’yla giriliyor. Gerçekte, bu çok kıymetli tarihi kompleksin aynı anda gezilebilmesi için bir limit belirlenmiş; dünyada diğer birçok değerli tarihi yapı ya da müzede olduğu gibi. Bu limit kadar bilet satılıyor. Hele El Hamra’nın içerisindeki Nasrid Sarayları (Palacio Nazaries) için bu kural daha da sıkı uygulanıyor. Örneğin benim aldığım bilet El Hamra’nın Nasrid Sarayları dışındaki kısımlarını gezmek için saat iki buçuktan akşam 18’e kadar izin verirken, Nasrid Sarayları’na ancak 15:20’de ve -yanlış hatırlamıyorsam- 40 dakika süreyle girebiliyordum.
Generalife’yi (Saray Bahçeleri), Parador’u ve hamamı gezdikten sonra V. Charles Sarayı (Palacio de de Carlos V) ve Nasrid Sarayı’nın olduğu bölümün bilet kontrolünden geçtim (burada biletiçıkarken kontrol ediyorlar). V. Charles Sarayı’ndan sonra da Nasrid Sarayı’nın vakti gelmişti zaten. Kapıdaki görevliye göstermek için elimi cebime attım ki, bilet yok. Aramadığım yer kalmadı; bilet yok. Kapıdaki görevliye biletimi kaybettiğimi söyledim, kabul etmedi. Ben de olsam kabul etmezdim. Ne malum, biletimin Nasrid Sarayı’nı da kapsadığı? Yaptığım salaklığa ve kendi kendime söverek kapıya gittim; yeniden bilet almak için. Tabii satmadılar; kapasite dolmuştu. Kendimi cezalandırmak için, şehir merkezine kadar yürüdüm ve otobüse binip, kampinge döndüm. İşte böyle! El Hamra’ya kadar git, sabahında 45 dakika kuyrukta bekleyip, o gün için bilet alma şansını yakala ve Nasrid Sarayları’nı gezemeden dön. Olacak iş değil!

Nasrid Sarayları’nın -ancak uzaktan- görünüşü

Generalife’nin Su Kanalları Avlusu

Generalife Sarayı’nın girişi


V. Charles Sarayı avlusu
O akşam Cartagena’da olacağım. Orta Amerika’yı Panama’da tamamladıktan sonra Lando’yu gemiye yükleyip Kolombiya’nın Cartagena Limanı’na göndermiş, ben de uçakla gidip karşılamıştım. Kaldığım birkaç gün içerisinde de Cartagena’nın kale içini gezmiş ve çok beğenmiştim. İsmini aldığı İspanya’daki kardeşini de görmeden olmaz. Niyetim, gece Cartagena’dan önce ve biraz dışında bir kampingte kalmak, sabah Cartagena’yı gezmek ve sonrasında Valencia’ya devam etmek. GPS’imde, Cartagena’nın biraz batısında isimsiz (bendeki “Open Street Map” GPS haritalarında bazı otel, kamping, restoran v.s. yerlerinin isimleri belirtilmemiş, ‘unnamed’ -isimsiz- olarak geçiyor) bir kamping var. Rotayı o kampinge çizip yola çıktım. Hava kararmadan az önce vardım kampinge. Resepsiyondaki genç çok az İngilizce biliyor ama, anlaşabiliyoruz. Kamp yeri istediğimi söyledim. “Kartın var mı?” diye sordu.
  • Kredi kartı?
  • Hayır, kulüp kartı!
  • Yok!
  • O zaman giremezsin. Seninle birlikte kartı olan bir erkek ya da kadın olursa, ancak…
“Peki!” deyip, resepsiyondan çıktım. Arabaya binerken gözüm, kampın o ana kadar dikkat etmediğim tabelasına ilişti; “Camping Naturista El Portus”. Burası bir çıplaklar kampıydı : )
Alacakaranlıkta Cartagena’yı geçtim; doğru dürüst bir şey göremeden… Elimdeki haritada ir sonraki en yakın kamping, şehrin doğusunda ve hayli dışındaki La Manga del Mar Menor’da. Mecburen orada kalacağım. Bir ‘kamping fabrikası’, burası. Resepsiyonda elime tutuşturdukları kampingin haritasında 1,280 kamp yeri görünüyor. Bizim Türk aklıyla hemen “Abi, şimdi kamp yeri başına 20 Avro’dan, yılda 120 gün çalışsa…” falan diye hesap yapmadan, duramıyor insan.
Valencia’ya öğle saatlerinde vardım. İspanya’nın üçüncü büyük kentinde de ara sokakta park yeri buldum ya, helâl olsun. Yemek yedikten sonra, şehrin merkezinde kısa bir gezintiye çıktım.

Valencia Katedral’i ve El Micalet

Plaza de La Virgen

Boyamakla görevliler

Merkez Hali (Mercado Central) Cumartesi kapalıydı





…ve bayıldığım duvar resimlerinden…

Barcelona

Bugün 6 Mayıs! Yani, benim yaş günüm; 53. yaşımı bitiriyorum. Daha önce söylemiştim; seyahate başladığım 2009 yılında İstanbul’da evden 6 Mayıs’ta ayrılmıştım. Niyetim 2 sene sonra, yine 6 Mayıs’ta eve dönmekti. Arada bazı istenmeyen uzatmalar oldu; başta Meksika’daki talihsiz arıza (aslında Moğolistan’daki büyük arızaya bağlı ve onun sonucu olan bir arızaydı) sonucu vermek zorunda kaldığım büyük ara… Sonuçta, dönüşüm 1 yıl gecikti. En son 3. yılın sonunda, 6 Mayıs’ta bitirmekti niyetim; o da olmadı. Kısmet, 53. yaş günümü Barcelona’da, yabancı olmayan bir evde kutlamakmış; kuzenim (ikinci kuşaktan kuzeniz, aslında) Hüseyinler’in evinde. Bir şanssızlık eseri, Hüseyin’in İstanbul’a yaptığı mutat seyahatlerden birisine rastladı, benim Barcelona’ya varışım. O olmayınca, eşi Mariona ve oğulları Can (Jan) ve Mark ağırlayacaklar beni... Mariona önceden ‘Katalan usulü bir ağırlama’ olacağı konusunda uyardı beni.
Barcelona’ya vardığımda evin önünde karşılandım. O gece sofrada rakı vardı; gecenin şerefine. Aslında ne Hüseyin’e, ne de Mariona’ya söylememiştim, yaş günüm olduğunu. Ama -sanırım- Hüseyin yazımdan hatırlıyor, 6 Mayıs’ın doğum günüm olduğunu. Mariona da bunu öğrenince, alelacele bir doğum günü pastası hazırlamış, bana sürpriz olarak. Sağ olsun!

53! (Fotoğraf Mariona’dan)
Mariona rehberlik yapıyor. İspanyolca ve Katalanca dışında, Türkçe, Fransızca ve İngilizce de biliyor olması, ona mesleğinde büyük avantaj sağlıyor. Benim geleceğimi duyunca, Pazartesi günkü programını iptal etmiş. Salı günkü programı da -benim şansıma- kendiliğinden iptal olunca, 2 gün bana VIP rehberlik hizmeti verdi; üstelik ilk gün kendi arabasıyla… Bu iki gün içerisinde, kendi başıma kesinlikle başaramayacağım kadar yer gezdik; hem de ‘bir bilen’in rehberliğinde.
Pazar günümün Hüseyinler’e vardıktan sonraki kısmında, uyku tulumum da dahil, tüm kirli çamaşırlarımı yıkamak ve dinlenmekle geçirdim. Pazartesi günü ise genel şehir turu ve Gaudi eserlerine ayırdık.
Şehir turunda dikkatimi ilk çeken yapı Torre Agbar oldu. Sahibi olan şirketin adıyla (Agbar Group) anılan Torre Agbar, Londra’daki London Gherkin’in (Londra’ya gidenler bilir, fotoğraflarını görenler de hemen tanır, yumurta şeklindeki bina) adeta bir kopyası; daha zayıf ve daha kısa (London Gherkin 180m yükseklikteyken, Torre Agbar 145m’ye yakın). İki yapının birbirine bu kadar benzemesi, ya aynı mimarın elinden çıktığını, ya da birinin diğerinden kopya çektiğini düşündürüyor, insana. Ama, ikisi de değil. Torre Agbar, ünlü Fransız mimar Jean Nouvel’in eseri. London Gherkin ise, GMW Architects adlı bir mimarlık şirketinin… Yapım yıllarına bakınca da, her ne kadar London Gherkin Aralık 2003’te, yani, Torre Agbar’dan 1 yıl önce tamamlandıysa da, Torre Agbar’ın başlangıcı 1999, London Gherkin’den 1 yıl önce. Uzun lafın kısası, Avrupa’nın iki büyük kentinde, iki farklı düşünce, birbirine benzer iki dev yapı çıkarmış, ortaya.

Barcelona’daki Torre Agbar

Londra’daki London Gherkin (Wikipedia’dan araktır)



Barcelona’daki yeni binaların birçoğu ayrı birer sanat eseri. Bu bina da bunlara bir örnek. Önündeki bu garip şekilli eklenti de uzaktan bakıldığında -aslında- Katalunya haritası. Alttaki resimde, aynalı camlarında ben ve Mariona’yı seçebilirsiniz. Bakalım, gözleriniz ne kadr iyi seçiyormuş?
Sıra, Barcelona’nın -bence- en görülmeye değer yapısında; Sagrada Família (‘Kutsal Aile’ demek). Sagrada Família aslında bir Roman Katolik kilisesi. 1882’de yapımına başlanan bu kilisenin inşaatı halen sürmekte. Sagrada Família’nın detayına girmeden önce, inşaatın başlamasından bir yıl sonra projeyi mimar Francisco de Paula del Villar’dan devralan ve 1926’da ölümüne kadar onunla çocuğu gibi ilgilenen sıradışı dahi (hoş, ‘sıraiçi’ dahi olur mu) Antoni Gaudi’den bahsetmek istiyorum. Çünkü, Barcelona gezimin büyük kısmı Gaudi’nin eserlerini gezmekle geçti.
Antoni Gaudi, Katalan bir mimar ve İspanya mimarisinde modernizm akımını başlatan kişi. 1852de doğan Gaudi’ye mezun olduğu Barcelona Mimarlık Okulu’ndan mezun olurken okul müdürü “Ya bir aptal, ya da bir dahiye diploma veriyorum” demiş. Onun sıradışılığının göstergesi,çizgilerinden geliyor. O zamana kadar hiç alışılmamış yuvarlak hatlar, dalgalar ve ‘şekilsizlik’ damgasını vurmuş, eserlerine. Bu ‘şekilsizlik’lerin temeli -aslında- doğadan gelen mükemmel uyumu yansızmış hep. Ağaçlar, çiçekler, deniz kabukları, dalgalar onun hep esin kaynağı olmuş. Kendisi de bunu “Benim en büyük esin kaynağım, atölyemin penceresinden gördüğüm ağaçtır” sözleriyle pekiştirmiş. Gaudi’nin ölümü de hazin; 1926’da bir gün, kiliseye mutat yürüyüşlerinden biri sırasında tramvay altında kalarak can vermiş. Gösterişsiz ve pejmürde kıyafeti nedeniyle öleni kimse tanıyamamış, başta. Gaudi’den uzun süre haber alınamayınca, birkaç gün sonra ölenin o olduğu anlaşılmış, ancak. Ölümünden önce, toplam 18 kulesi olması planlanan Sagrada Família’nın ancak ön yüzü ve bir kulesinin bitmiş halini görebilmiş, Gaudi.
Dönelim Sagrada Família’ya. Ama, ona dönmeden önce, mariona’yla geziyor olmamın bir başka avantajından bahsedeyim. Mariona rehber olduğu için, onunla birlikte olduğumda bilet almak için sıra beklemek zorunda kalmıyorum. Hele Sagrada Família’da bilet sırası, gişenin önünden sonra iki kere köşe dönmüştü. Herhalde beklemek zorunda kalsaydım, birkaç saatimi o kuyrukta geçirecektim. ‘Kafadan’ bileti alıp, daldık içeriye. Sagrada Família’nın 1882’de, halkın yardımlarıyla başlayan inşaatı, yine aynı kaynakla devam ediyor olduğundan, halâ bitirilememiş durumda. İspanya’da bunun bir kural olduğunu söylüyor, Mariona. Devlet, dini eserlerle ilgili herhangi bir harcama yapmazmış. Şu anda da inşaatın finansmanı, bu natamam kiliseyi her yıl görmeye gelen milyonlarca turistten elde edilen gelirler ve bağışlarla sağlanıyor.

Sagrada Família’nın ön yüzünden görünüş

Görkemli ana giriş



Her biri ‘ayrı bir dünya’ vitraylardan…

Ana galerinin çatısını ayakta tutan sütunlar. Sanki ormandasınız

Arka yüz
Öğleden sonraki programa başlamadan karnımızı doyurduk, sahildeki güzel bir deniz ürünleri lokantasında.

Böyle bir balık değildi tabii, yediğimiz
Sırada Gaudi’nin bir başka eseri var; Casa Milà, diğer adıyla La Pedrera. Gaudi’ye Pera Milà tarafından sipariş edilen ve 1905-1912 yılları arasında inşa edilen binanın da çizgileri Gaudi’nin ‘dalgalarıyla’ canlanmış. Hele çatı terası… O bacalar ve havalandırmaların hepsi ayrı birer sanat eseri. Binanın yüzeyinde düz tek bir nokta, bir çizgi halinde tek bir kesişim göremiyorsunuz. Herşey dalgalanıyor. Bence, Gaudi’nin denize karşı büyük bir düşkünlüğü varmış. Zaten doğum yeri de, Barcelona’nın batısındaki Tarragona’ya yakın bir Akdeniz sahil kasabası.



Casa Milà’nın çatısından…

Casa Milà’nın bir katı da Antoni Gaudi müzesi. Bu müzede eserleriyle ilgili açıklamalar da bulunuyor. Bu, Casa Milà’nın maketi

Gaudi, eserlerinde zincir kemer diye tercüme edebileceğimiz (catenary arche) ‘parabolik şekilli kemer’ yapısını çok kullanmış. Özellikle Sagrada Família’nın taşıyıcı kolon uçlarında bunu farkediyorsunuz. Zincir kemer, iki ucundan serbestçe asılmış bir zincirin ortaya çıkardığı şekil. İşte, üstteki resim de Park Güell’deki kilisenin taşıyıcı sisteminin tasarlanması için hazırladığı zincir-maket. Kemerli taşıyıcı sistem, bu makette gördüğünüz şeklin baş-aşağı uygulanmasıyla hazırlanmış

Casa Milà’nın girişi

İç aydınlığı

Dışarıdan…
Bir sonraki Gaudi eseri Casa Batlló. Aslında, mevcut bir binayı, Josep Maria Jujol’le birlikte restore ederek oluşturmuş Gaudi, bu eserini. Kırık seramik kullanmak, diğer tüm Gaudi evlerinde olduğu gibi, burada da yoğunlukta.

Casa Batlló

Çatı detayı

Binanın içindeki doğramalar bile dalgalanıyor

Çatıdaki bacalar

Aydınlık boşluğuna bakan pencereler, aşağıya doğru büyüyerek gidiyor; her kata eşit miktarda ışık girmesi için
Salı sabahı Mariona’yla, ama bu sefer Lando’yla, Barcelona yakınlarındaki Montserrat’a doğru yola çıktık. ‘Montserrat’ Katalan dilinde ‘testereyle kesilmiş dağ’ anlamına geliyormuş. Biz, dağın yükseklerinde kurulmuş olan Benedikt manastırı olan Santa Maria de Montserrat’a gideceğiz. Kıvrıla kıvrıla çıkan dik yolun orta kısımlarında bir ‘fotoğraf molası’ verdik. Arabayı, virajlı ve dik yola yeniden girişim kolay olsun diye manevra yaparken arkadan bir takırtı geldi. Arkamdaki direğe daha mesafem var. herhalde yerde yüksek bir taşa çeki kancası ya da basamak çarptı, diye düşünüp, biraz ileri alıp tekrar, ama daha fazla sağa kaçarak geri manevra yaptım. Yine aynı takırtı. Vazgeçip, el frenini çektim ve arabadan indik. Meğer, daha mesafem olduğunu düşündüğüm direğin üzerindeki tabelalar (ki, boyları neredeyse 1 metre), Lando’nun servi boyundan daha aşağıdaymış ve ben onlardan birisini, tepedeki çadırımla ‘dürtüp’ duruyormuşum. Dürttüğüm tabela, yürüyüşçüler için, manastırın yönünü göstereni. Mariona’nın anlattığına göre, her yıl belirli zamanlarda bu manastıra insanlar hacı olmaya gelirlermiş. Bunların bazıları da, yürüyerek… Tabelanın yazılı kısmı doğru Montserrat yönünü gösteriyor ama, üzerinde ok işareti olan ucu benim dürtmemle, 60° kadar sola doğru kıvrılmış durumda. Elimle düzeltmeye çalıştım ama, kalın bir malzeme ve elle mümkün değil. Alet-edevat çıkarıp, orada tamirata girişmek de istemedim. Artık, yürüyerek hacca gidenler, direğin dibinde 60° sola dönüp devam ederler. Belki o yürüyüşle Mekke’ye kadar giderler ve hac farizelerini orada yerine getirirler.

Yeni istikamet (Fotoğraf Mariona’dan)
Manastırda 1644’de ilk kitabını basan matbaa, dünyanın en eskilerinden biriymiş; hala çalışıyor. Santa Maria de Montserrat’ta hacı olup, öğleden sonraki erkek çocuk korosu L’Escolania’nın kısa dinletisini de izledikten sonra Barcelona’ya döndük.

Santa Maria de Montserrat’ta önce Lando hacı oldu. Bundan sonra adı Hacı Lando

Montserrat Manastırı

Öğle yemeğimiz ‘coca’ yiyoruz. Bir Katalan yiyeceği. Ne ‘tatlısı’ diyebilirim, ne de ‘tuzlusu’… İkisinin arası bir şey; ‘şekerli ekmek’ diyelim (Fotoğraf mariona’dan)

Basilikada L’Escolania’nın dinletisi
Montserrat’tan sonra arabayı evin önündeki sokağa parkedip, Marona’nın ufak motosikletiyle tren istasyonuna indik. Lando’yu parkedecek yer bulamayacağım için, Barcelona’ya trenle ineceğiz. Mariona’nın bir toplantısı var, bense Gaudi’nin, programımdaki son eserine, Park Güell’e gideceğim.

İstasyona motosikletle giderken kask takmam lâzım. 71 numara kafama uyabilecek tek şey, çocukların skate kasklarıydı
Kont Eusebi Güell, satın aldığı büyük araziye evler yapıp satmak arzusundaymış. Bu iş için de dostu Antoni Gaudi’ye başvurmuş. Gaudi işe başlamış ama, giriş, meydan ve market kısmı tamamlandıktan sonra iş yarım kalmış. ‘Site’de daha sonra yapılan birkaç evden yalnızca biri satılabilmiş ancak; mimarî kısıtlamalar yüzünden. Kimse, kendilerini bu kadar kısıtlayan bir yerde ev sahibi olmak istememiş. Sonradan arazi Barcelona Şehir Konseyi tarafından satın alınmış ve park haline getirilmiş. 1984 yılında da UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.

Park Güell’in giriş kısmı

Marketin çatısından Barcelona
Park Güell’den sonra Mariona’yla buluşup, La Rambla’da kısa bir yürüyüş yaptık. La Rambla, Barcelona’nın en popüler caddesi. Ortasındaki geniş yürüyüş alanında birçok ufak satış noktasının arasında çiçekçiler de bulunuyor.

La Rambla

Bu çeşmeden su içen, Barcelona’ya yeniden gelirmiş. Ben de içtim. Bakalım ne zaman geleceğim? (Fotoğraf Mariona’dan)

Çiçekçilerin tezgâhlarından…

La Rambla’nın yiyecek çarşısı La Bouqueria



…ve içinden
Bu kadar gezmeden sonra bitkin (ben) bir şekilde eve döndük. O akşam ‘son akşam yemeği’mizde yine rakı vardı, tabii.

‘Son akşam yemeği’. Sol baştan, Mariona, Can, bendeniz ve Mark
Çarşamba gününün yarısını, Hüseyinler’de, Avrupa’ya geçtiğimden beri kullandığım GPS haritalarında yaşadığım navigasyon problemini halletmekle geçirdim. Öğleyin yola çıktım. Pireneler’i aşarak, bir sınır kasabasından -hiç hissetmeden- Fransa’ya geçmişim. Kasabadan çıktığımda bir baktım ki, tüm tabelalar Fransızca oluvermiş.
Bundan sonra hızlı gideceğim ve ‘kendim için’ gideceğim, biraz. Yani, daha az yazı ve fotoğraf olacak. Yoksa, böyle devam edersem, bu seyahat ancak dördüncü yılı sonunda, 6 Mayıs 2013’te bitecek.
Bir sonraki yazıda, Fransa’da buluşmak üzere…
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş