ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Fas
Güncelleme Tarihi: 5.5.2012
Gün: 1095
Yapılan Yol: 123012 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 3
SON YAZI

Meknes, Walili ve Fes

O bahsettiğim önceki Fas seyahatinden hatırladığım Meknes, Fes yolunda otobüsün kısa bir süre bir ‘bâb’ın (Arapça’da ‘kapı’ demektir) önünde, toz-toprak bir meydanda durduğu ve bizim ayak üstü soğuk birşeyler içtiğimiz durak noktasıydı. Sonra da Fes’e devam ettik. Neden Meknes’i gezdirmediklerini bilmem. Halâ öyle mi, onu da bilmiyorum. Halbuki, Meknes en az Fes kadar ilginç bir kent.
Tarihi 8. yüzyıla kadar uzanıyor, Meknes’in. Berberî Miknasa aşireti tarafından kurulduğundan, adını buradan alıyor. 9. yüzyılda Murâbıtlar tarafından ele geçiriliyor. Kurulan ilk kale ve yerleşimler daha sonra Muvahhidler tarafından yerle bir ediliyor ve yerine daha geniş bir alanı çevreleyen yeni kale yapılıyor. Arkasından Merinîler ve Wattasîler (bunlar da Berberî)… Daha da ayrıntısına girmeyeceğim. Bölgenin, ama özellikle Fas’ın tarihi biraz karışık, fazla kafanızı karıştırmak istemiyorum. Aslında, okurken benim de kafam karıştı, zaten. Meknes’ten fotoğraf altları ile ayrılalım.

Bab Lala Awda. İşte, önceki seyahatimizde önünde durduğumuz kapı da buydu

Bu da Bab Mansour… Adını, mimarı olan El-Mansour’dan alıyor. İnşasında -daha sonra anlatacağım- antik Volubilis kentinden getirilen taşlar da kullanılmış. Bir söylentiye göre, kapının yapılmasını emreden Mulay İsmail, inşaat tamamlandıktan sonra gelip kapıyı incelemiş ve El-Mansour’a “Bunun daha iyisini yapamaz mıydın?” diye sormuş. Soruya içerleyen El-Mansour da “Evet” demiş, “yapabilirdim!”. Mulay İsmail El-Mansour’un bu pervasız cevabına daha da sinirlenip, onu cezalandırmış. Ancak bu iddiayı çürüten de tarihin yine kendisi: Mulay İsmail, kapının tamamlanmasından 5 yıl önce ölmüş, çünkü. Artık, hangisine inanırsanız…

Büyük Cami’nin girişi

…ve ‘sebil’i





Bu da Büyük Cami’nin karşısındaki Bou Inania Medresesi’nin avlusu. En altta, duvar süslemelerindeki o inanılmaz el emeği-göz nuru işçiliğin detayını görüyorsunuz



Medina’da kapılar

Medina’nın sokaklarından

Mulay İsmail’in türbesi

…içerden

Tavan süslemesi

Gece Medina sokaklarından…

O gece Meknes’in meydanında, bir haftalık Ziraat Festivali kapsamında konser de vardı

Fas’ta kahve kültürü çok yaygın; tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde olduğu gibi…
Walili, Meknes’in hemen kuzeyinde yer alan bir kent. Önemi, burada bulunan ve şimdiki adına esin kaynağı olmuş Volubilis antik kentinden geliyor. Volubilis, Roma İmparatorluğu’nun parlak dönemlerinde, Kuzey Afrika’ya kadar genişlemesi sırasında, bölgeye verilen adıyla Mauretania Tingitana ülkesinin idari ve ticari merkezi olmuş önemli bir kent. M.S. 1 ilâ 3. yüzyıllar arasındaki Roma mevcudiyetinden sonra, Romalılar’ın Berberi baskısından yılıp, çekilmelerinin ardından da bir müddet kullanılmış. Ancak, 4. yüzyılın sonlarına doğru meydana gelen büyük bir depremde de yerle bir olmuş. Kuzey Afrika’da bulunan en iyi korunmuş(!) Roma kalıntısı olarak kabul ediliyor ve -tabii- UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunuyor.







Volubilis’ten kalanlar

Volubilis’te, kalan birkaç mozaik, doğanın insafına bırakılmış vaziyette. Bunlardan bir tanesinin resmini koymak istedim; eşeğe ters binmiş bir akrobatı canlandırıyor. Bu size bir şey hatırlattı mı?
Volubilis’ten ayrılıp, Fes’e doğru devam ettim. Meknes’ten sonra, Fes’te -yeniden- görmek istediğim tek yer deri tabakhanelerinin olduğu bölge. Tabakhanelerin ortasında yer alan yıkama ve boyama çukurlarının fotoğraflarını çekmek istiyorum, sadece. Ama, hava bulutlu ve dolayısıyla, o rengârenk çukurların güzelliğini ortaya çıkaracak iyi ışık yok, maalesef. Tabakhaneleri çevreleyen onlarca 4-5 katlı eski bina dericiler tarafından mağaza olarak kullanılıyor. Önceden hatırladığım bir kafe vardı, çukurlara yukarıdan bakan. Onu önce bulamadım. Dericiler, çatılarına çıkıp fotoğraf çekme karşılığında para istiyorlar ki, -malûm- fotoğraf çekmek için para vermekten nefret ediyorum. Bir tanesinden rica ettim, kabul etti. Çatıdayken bana kafeyi de gösterdi ama, ben zaten fotoğrafları çekmiş bulundum.





Tabakhaneler ve boya çukurları

Medina’daki kapılardan

Ticaniya tarikatı kurucusu Sidi Ahmed Ticanî Camii’nin cümle kapısı. İçeriye _Türk ve Müslüman olduğumu söylememe rağmen- fotoğraf çekmek için almadılar

Karauyin Camii ve Medresesi’nin avlusunda güneş saati
Akşam Fes’te kalmayacağım. Niyetim, Rif Dağları’nı aşıp, Akdeniz sahiline inmek. Hedefim Al Hoceima. Guercif’ten kuzeye dönünce, Rif Dağları’nın arasındaki bir vadiden (ama, yine de yüksekten) Akdeniz’e doğru iniyorsunuz. Nador’u geçtikten biraz sonra, bu seyahatte ilk kez Akdeniz’i gördüm. Artık tanıdık sulara geldiğimize göre, bundan sonrası kolay demektir. Al Hoceima’ya kadar, bizim Karadeniz sahillerindekine benzer bol virajlı ve iniş-çıkışlı yoldan gidiliyor. Manzara çok güzel! Rifler’in yemyeşil doğasıyla, Akdeniz’in güzelim mavisi buluşuyor, dantel gibi kıyı çizgisinde. Akşam geç saatlerde, Al Hoceima’ya girdim. Kısa bir araştırmadan sonra bulduğum bir otelde yattım, o gece.

Yolda, ‘baharın renkleri’

Akdeniz’i de gördük, sonunda

Chefchaouen

Ertesi gün, göz açtırmayan bir yağmur ve yoğun bir siste, daracık ve inanılmaz virajlı -kısmen de bozuk- bir yoldan Chefchaoufen’e gittim. Fas’a gidip de, Chefchaouen’i görmemek olmaz, bence. Bildiğimden midir? Hayır! Ben de görünce anladım. Sapa olduğu için hiçbir tur organizasyonu oraya götürmez, müşterilerini. Faslılar’ın adlandırmasıyla “Chaouen” ismi, Berberî dilinde ‘boynuz’ anlamına gelen ichawen’den geliyormuş. Böyle adlandırılmasının sebebi de, şehrin arkasındaki iki dağın, keçi boynuzuna benzer görüntüsü.
Şehir, 1471’de,İspanya’dan kaçan Müslüman Berberî asıllılar (Moorlar) tarafından kurulmuş. İlk olarak, Mulay Ali Bin Musa Bin Raşid El Alami’nin önderliğinde, Portekiz istilasına karşı yapılmış ve hala ayakta duran bir kale olarak yapılmış. Kale ve içi, orijinal haliyle günümüzde de ayakta duruyor. Moorlar’a daha sonra -yine- İspanya’dan kaçan Yahudiler de katılmış. Chaouen’in en önemli ve -bence- sevimli özelliği, mavi beyaz evleriyle, erkeklerin giydiği kukuletalı cüppeleri. Rif Dağları’ndaki bütün yerleşim yerlerinde bu kukuletalı cüppelerle dolaşan erkekleri görüyorsunuz. Fas’ın diğer yerlerinde de aslında giyiliyor bu cüppeler ama, burada kukuletalar -neredeyse hep- başlarına çekilmiş oluyor insanların ve bu çok sevimli bir görüntü oluşturuluyor. Chaouen’in bir diğer özelliği de, çevresinde bol bol Hint keneviri yetiştiriliyor olması. Dolayısıyla marihuana, yani esrar kullanımı da oldukça yaygın. Tabii, satışı da… Eminim serbest değildir ama, hemen her yerde elinde sarma sigarayla dolaşanları görüyor, esrar dumanının kokusunu alıyorsunuz. 1920’den, Fas’ın bağımsızlığını kazandığı 1956’ya kadar İspanyollar’ın egemenliğinde kalmış, Chaouen. O yüzden de, Fransızca (ve Arapça ve Berberîce) dışında, İspanyolca da konuşuluyor, Chaouen’de. Dik bir yamaca kurulmuş olan şehrin yüksek kısmında, kale girişlerinden birinin önündeki ufak meydana parkettim, Lando’yu. …ve hemen oradaki ufak bir otele yerleşip, kaleiçini gezdim, bol bol.

Chefchouen

Fas’ta pek alışılmamış 6-köşeli minaresiyle Büyük Cami













Chefchaouen’in Medina’sından (Eski Şehir) kareler





Gece sokaklar

Tanca, Sebta (Ceuta) ve Fas’ı (Afrika’yı) bitiriyoruz

Sabah erkenden kalktım. Parkettiğim meydanda Pazar kuruluyormuş; arabayı çekmem lâzım. Kahvelerden birinde acı kahve ve kruvasanla yaptığım kahvaltıdan sonra Tanca’ya doğru yola çıktım. 120km bir yolum var. Akşama ise Sebta’da kalacağım; Fas’taki, ya da Afrika’daki son gecem…
Yıllarca çeşitli kültürlerin etkisinde ve ulusların yönetiminde kaldıktan sonra, 20. yüzyılın yarısını uluslar arası bir konseyin kontrolünde geçiren Tanca, uzunca bir süre Avrupa’nın jet sosyetesinin de gözdesi olmuş. Birçok ünlü yazar ve sanatçı yaşayıp geçmiş, Tanca’dan;ünlü Fransız ressam Henri Matisse gibi. 2. Dünya Savaşı ve sonrasındaki Soğuk Savaş döneminde birçok ülkenin gizli ajanlarının cirit attığı yermiş. Kaleiçinde hızlı bir tur ve kısa bir kahve molasından sonra ayrıldım, Tanca’dan.

Tanca Limanı’na bakan kolonyel binalar

Cervantes Tiyatrosu. Bir zamanlar tanınmış birçok sanatçı geçmiş, parlak zamanlarında. Şimdi ise, böyle metruk halde
Sebta’ya girerken sınıra yaklaştım. Ne sınırı mı? Tabii İspanya sınırından bahsediyorum. Sebta, ya da İspanyolca adıyla Ceuta bir İspanya kenti. İspanya’nın, İspanya Fası döneminden sonra elinde kalan, daha doğudaki Melilla’dan sonraki tek yer. Cebelitarık Boğazı’nın her iki yakasında, böyle iki küçük nokta var; birisi Fas’ın kuzeyindeki bu Ceuta (ya da Sebta) kenti, diğeri de boğazın kuzey yakasında, İspanya’nın güney ucundaki Gibraltar; o da İngiltere’ye bağlı. Ben kıtayı Ceuta’dan terketmek istiyorum. Avrupa kıtasına geçerken, feribottan indikten sonra bir de gümrük işlemleriyle uğraşmamak için. Ceuta’ya sınırı geçip de girince Avrupa’ya girmiş oluyorsunuz. Böylece, ertesi gün Avrupa’ya feribotla, sanki bizim Eskihisar-Topçular feribotuyla geçer gibi geçeceğim.
Ceuta’da ucuz bir otel bulmak neredeyse imkânsız. En azından, arabayla gezerek… Park sorunu daha Avrupa’ya girmeden başladı. Saatlerce sokakları dolaştıktan sonra, seyahatimin -Buket’le Demokratik Kongo’da Lubumbashi’de kaldığımızdan sonraki- en pahalı oteline çaresiz yerleşiyorum; 75 Avro. Otele yerleşmeden önce, limandaki feribot iskelesinden, ertesi gün için biletimi de alıyorum. Sabah çok erken bir saati tercih etmedim, sıkışıklık olmasın diye; 11:30’da kalkacak olandan aldım. İyi ki de öyle yapmışım. Sabah 8’de uyanıp, rahat rahat kahvaltımı yaptım. Niyetim, arabayı otelin otoparkında bırakıp, feribot saatine kadar yürüyerek şehri dolaşmak. Resepsiyonda hesabı öderken bir an duvardaki saate gözüm ilişti; saat 11:00. Bir anda, Lonely Planet’ta yazan uyarıyı hatırladım; “Dikkat! Ceuta’da İspanya saati uygulanır. Yani, Fas saatinden 2 saat ileri”. Feribotun kalkmasına yarım saatten az bir zamanım kalmıştı. Önümdeki ailenin hesabı ödemesi ise uzadıkça uzuyor. Feribota 20 dakika kala otelden ayrılabildim. Neyse ki iskele çok yakın. …ve neyse ki, bu mevsimde bu yönde çok yolcu yok. Feribota 10 arabadan azdı, benimle birlikte binen.

Ceuta’nın en kuzey ucu. Yukarıda Sebta Feneri
(Fas_120)

Desnarigado Kalesi ve önündeki top. Ufukta, sağda görünen karaltı ise -artık- Avrupa
Böylece Fas’ı ve dolayısıyla da Afrika’yı bitirdim. Beşinci ve son kıtama geçiyorum. Bundan sonrası kolay; artık evde sayılırım. Avrupa’da buluşmak üzere, sağlıcakla kalın.
Ali Eriç
Barcelona / İspanya
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş