ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Fas
Güncelleme Tarihi: 29.4.2012
Gün: 1089
Yapılan Yol: 121014 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 2 SONRAKİ
SON YAZI

Marakeş

Foum Ziguid’de tek başıma kaldığım kampingden ayrıldıktan sonra tekrar Ouarzazate üzerinden, Yüksek Atlaslar’ı aşarak Marakeş’e gideceğim. Turla Fas’a gidenlerin vazgeçilmez rotasıdır; önceki -ailecek- Fas seyahatimizde bizim de yaptığımız gibi. Ouarzazate’a ya giderken, ya da dönerken (ya da giderken ve dönerken) Yüksek Atlaslar’ın o bitmez tükenmez virajlarını döne döne çıkar, sonra da iner, tur otobüsü. Önceki yazıda anlatmıştım, Tizi-n-Tichka geçidinin o virajlarında çok kişi rahatsızlanmıştı. Geldiğim gibi, yine aynı virajlardan geçip Marakeş’e yöneldim, ben de.

Güneşte kurutulan kilimler

Tizi-n-Tichka’nın virajlarında
Marakeş, Fas tarihinin önemli kentlerinden birisi. O kadar ki, yakın zamana kadar ülkenin adı bile kentin adıyla anılırmış; Marakeş Krallığı olarak. Aslında, şimdi de batı dillerinde Fas’ın adı olarak kullanılan Morocco (Marruecos, Marrocos, Maroc, Marokko ve diğerleri) da Marakeş’ten türetilmiş isimler. Marakeş isminin kökeni olan Berberî dilindeki mur akush ise ‘Tanrının toprakları’ anlamına geliyormuş. Arapça’da El Mağrip, batı dillerinde ise Morocco (ve diğerleri) olarak bilinen adın bizde Fas olarak anılmasının nedeni olarak, İdrisî (8 ilâ 10. yüzyıllar arası) ve Marinî (13 ilâ 15. yüzyıllar arası) dönemlerinin başkenti olan Fes gösterilir. Fes’ten hem bir şapkanın, hem de bir ülkenin ismini türetmek biraz garip, tabii.
Biz dönelim Marakeş’e. Fas’a gidip de Marakeş’e uğramamak, Marakeş’e gidip de Jemaa el-Fnaa’yı (ya da Djemaa el-Fna) görmemek ayıptır; zaten, ikinci söylediğim imkânsızdır da… Jemaa el-Fnaa, Marakeş’in en büyük meydanı; görmemek olanaksız. Ülkenin güneyine inerkenki Marakeş ‘uğramam’da (ya da ‘teğet geçmem’ diyelim), şehrin dışında güzel bir kampingde kalmıştım, hatırlarsanız. O sefer Marakeş’i bir atlama noktası olarak kullanmaktı, amacım. Şehri -uzun yıllar sonra, yeniden- gezmeyi ise sonraya bırakmıştım. İşte o ‘sonra’ oldu; bu sefer şehrin göbeğinde bir otelde kalacağım. Lonely Planet’da ‘cep yakmayan’ (budget) oteller arasında gösterilen Hotel Souria bu iş için uygun görünüyor. Hem ucuz, hem temiz(miş), hem de şehrin göbeğinde; Jemaa el-Fnaa’ya 100m kadar. Otelin yerini GPS’te işaretleyince, bulmak zor olmadı. Önündeki yaklaşık 2.5m genişliğinde sokağa değil parketmek, Lando’yla girmek bile mümkün olmadığı için, hemen arkadaki ufak meydanlığa bakan bir otoparka pazarlıkla iki geceliğine bıraktım. Öyle bir pazarlık ki, otele ödediğimin 1.5 misli bir park ücretiyle başlayıp, yarısı kadarına düşürdüm, kavga-dövüş. Fas’ın değil ama, Marakeş’in turist sövüşlemekte ileri gittiğini (‘gelişmek’ anlamında kullanmıyorum, ‘çizmeyi aşmak’ anlamında kullanıyorum) böylece öğrenmiş oldum. Otelin çatı terasında bir odada kalıyorum. Böyle otellere bayılıyorum. Meksika’nın Guadalajara’sında, birkaç kez kaldığım Casa Vilasanta’nın da böyle bir çatı terası odası vardı, hep orayı tercih ederdim.

Hotel Souria’nın sokağı

…ve girişte, çinilerle süslü avlusu
Çantamı odaya bıraktıktan sonra doğruca Jemaa el-Fnaa’ya gittim; fotoğraf çantamı kapıp. Jemaa el-Fnaa, bizim o eskiden geldiğimizde (senesini hatırlamıyorum ama, Alican 10 yaşındayken olsa, 12 sene geçmiş olacak) toz-toprak bir meydandı. Etrafında birkaç derme-çatma kafe-lokanta gibi yerler hatırlıyorum. Bir tanesinin üst katında bir terası vardı ve oraya çıkmıştık; ben fotoğraf çekmiştim (gece). Şimdi o teras daha lüks bir kafe olmuş ve ‘turnike’ sistemiyle giriyorsunuz; ‘ön ödemeli’ olarak. Yani, önce self-servis en az bir içecek alıyorsunuz -ateş pahasına-, sonra içeri girip, kendinize fotoğraf çekecek uygun bir aralık buluyorsunuz (becerebilirseniz). O zamanlar bizden başka 5 kişi daha var mıydı, hatırlamıyorum. Şimdi ise ana-baba günü oluyor; özellikle gün batımında.
Meydana artık parke taş döşenmiş. Ayaküstü yemek yenecek ‘işportalar’ çoğalmış ve hepsi düzenli olarak yerleştirilip, numaralandırılmış. Tüm o ‘işporta’ yemekçilerde çalışanlar beyaz önlük ve şapka giyiyorlar. Mönüler ve fiyatlar belli; kazıklanma olasılığınız yok. Yılan oynatıcılar, kına süslemecileri, dans gösterileri yapanlar, falcılar, akrobatlar ve diğerleri ise ‘ileri gitmişler’ (otopark için söylediğim anlamda). Uzaktan fotoğraf çekmeye kalkmayın; hemen başınızda bitip, Allah ne verdiyse koparmaya çalışıyorlar. Bir tanesi o kadar ileri gitti ki; ona göstererek, çektiğim tüm fotoğraflarını sildim, sırf para vermemek için. Fotoğraf karşılığında para ödemekten nefret ediyorum! İstemiyorsan söylersin, çekmem! Bu arada belirteyim; Fas’ta (Moritanya da öyleydi, aslında ama, özellikle Fas) insanlar fotoğraflarının çekilmesinden hiç rahatsız olmuyorlar. Kadınlar bile… İzin istiyorsun; omuz silkip “Bana ne, ne istersen yap!” gibisinden umursamaz davranıyorlar. Jemaa el-Fnaa’da da fotoğraf için izin istediğinde özellikle poz veriyorlar, sonra takkeleri çıkarıp karşınıza geliyorlar. Bir-iki, baktım olmayacak, göstericilerin fotoğraflarını çekmeyi bıraktım. Zaten, yılan oynatıcılarından haz etmiyorum; yani, yılanların oynatılmasından… Onlara hiç bulaşmadım bile.
Jemaa el-Fnaa’da tek değişmeyen, hava kararmaya yakın başlayan ve insanın iştahını tahrik edip, tükürük bezlerinin vanalarını sonuna kadar açan ızgara et -ve tavuk ve balık- kokusu dolu kesif duman. Onun dışında, o eski mistik havasından çok bir şey kalmamış. Kalabalık birkaç (belki, birkaç on) misli artmış. Meydanın yanından geçen cadde halâ var ama, onun da trafiği iyice artmış ve meydanla cadde birbirine karışmış. O caddenin trafiği, insanların arasından hızla slalom yapan ufak motosikletler, faytonlar, binlerce, on binlerce insan, gürültü, duman; Jemaa el-Fnaa bu işte.



Kınacılar

Çalgıcılar

Bir başka çalgıcı grubuyla hatıra fotoğrafı çektiren bir turist

O kalabalıkta bir de bu faytonlar dolanıyorlar

Bir keşmekeş ki…

Zeytinci





Jemaa el-Fnaa’da gün batımı, alacakaranlık ve gece

İşte bu dumanların kokusuna karşı koymak imkânsız

Yemekten önce son fotoğraf

Kuruyemişçi

Trafiğe kapalı Bab Agnaou Caddesi’nde ise insanlar rahatça yürüyebiliyorlar

Jemaa el-Fnaa’nın girişinde yer alan Kutubiyye Camii 12. yüzyılda Muvahhidler döneminde yapılmış
Bu meydanda bundan tam bir sene önce, 28 Nisan 2011’de büyük bir patlama oldu; 16 kişinin ölümüne ve 25 kişinin yaralanmasına neden olan… İngiliz gezi yazarı Peter Moss da ölenlerden biriydi. Patlamanın sebebi olarak önce, meydana bakan kafelerden birinin mutfak bölümünde gaz sıkışması olduğu söylendi. Ancak, daha sonra yapılan resmi açıklama, patlamaya kafeye teröristlerce yerleştirilen bir bombanın sebep olduğu şeklindeydi. Mağrip İçin El-Kaide örgütünün olayı üstlendiği iddia edildi.
Marakeş’in zamanın narkotik ‘takılan’ gençliği arasında saygın bir yeri vardı. Marihuananın (esrar) serbestçe satılıp, içilebildiği yer olarak bilinirdi, bir zamanlar. Ben dilimize ‘keş’ olarak girmiş olan kelimenin (ya da takının) Marakeş’in ‘keş’inden geldiğinden şüpheleniyorum, açıkçası. Bana orada esrar teklif eden (satmak ya da içmek için) olmadı. Şimdilerde durumun nasıl olduğunu da bilemiyorum, o yüzden. Ama, Marakeş’ten sonra Fas’ın hemen her yerinde bu teklifle karşılaştım diyebilirim. Marakeş’in bu özelliği dışındaki asıl mistik özelliği ise, birçok ünlüyü cezbetmiş; Josephine Baker gibi, Yves Saint-Laurent gibi, Jean-Paul Gaultier gibi… Orada tarihi evlerden satın almışlar, gelip arada yaşamak, havasını (‘dumanlı’, her iki anlamında da) koklamak için. Kimisi dünyadan göçüp gitmiş olsa da, evleri duruyor.
Marakeş’le ilgili faslı biraz da Souk Ablueh’ten bahsederek bitireyim. Fotoğraf altlarında daha da detay veririm. Önce souk’tan (‘suk’ diye okunur) bahsedeyim. Suk, Arapça’da açık hava pazarlarına verilen addır. Kasbah’ların içerisinde bulunan, halkın her türlü ihtiyaçlarının satıldığı yerlerdir. Genellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde bulunan suklar, bulundukları kentlerin en civcivli yerleri. Tabii, Marakeş’teki de öyle… ‘Kasbah’ nedir, diye soracak olursanız, o da, etrafı surlarla çevrili eski İslam kentleri. Türkçe’deki ‘kasaba’ da aslında ‘kasbah’tan gelir. Ben yazılarımda kasbah’ı ‘kaleiçi’ olarak isimlendiriyor olacağım.









Souk Ablueh’ten manzaralar









Çeşitli satıcılar





…ve o muhteşem taş-oyma ve çini işleriyle meşhur kapılar
Marakeş’in içiçe iki kaleiçi var. İçteki kaleiçi Kasbah olarak anılıyor, esasen. Burada yer alan Kasbah Camii ve 7 azizlerin mezarlarını ziyaret etmeden geçmeyin.

Esas Kasbah’ın Agnau kapısı (Bab Agnaou)

Kasbah Camii. Restorasyonda olduğu için, kapalıydı

7 azizlerin mezarı

Kasbah’taki hiç de turistik olmayan bir pazar yerinden…

Casablanca ve Rabat

26 Nisan Perşembe sabahı Marakeş’teki otelden ayrıldım. Artık mesafeler kısaldı. Kendimi -ve Lando’yu- fazla zorlamadan gidiyorum. Öğle yemeğimi, Casablanca’da okyanus kıyısında, Hassan II Camii’ne karşı yedim. Kral II. Hasan, şimdiki kral VI. Muhammed’in babası ve Fas’ın 1956’da Fransızlar’dan sonra bağımsız bir ülke olmasını sağlayan V. Muhammed’in oğlu. Adına yapılan bu muazzam cami ise, dünyanın 7. büyük camii. 210m yüksekliğindeki minaresi de dünyanın en yükseği. Denizin doldurulmasıyla elde edilen alana inşa edilen camide, -içeride 25,000 olmak üzere- toplam 105,000 kişi aynı anda ibadet edebiliyormuş.

Hassan II Camii
Öğle yemeğimden sonra, kendime yine küçük ve ucuz bir otel buldum. Casablanca’da yoğun bir ‘hafif raylı taşımacılık’ inşaatı faaliyeti sürmekte. Bu nedenle şehrin önemli caddelerinden bazıları trafiğe kapalı. Bunlardan biri de Muhammed V Bulvarı. O bulvara çıkan bütün sokaklar da çıkmaz sokağa dönüşüvermiş. Benim bulduğum otel de bu sokaklardan birisinde; dolayısıyla, sakin bir sokak olmuş. Otelin altında, Fas’ta ender bulunan barlardan biri var. ‘Ender bulunan’ diyorum, Casablanca gibi turistik özelliği yüksek bir kentte bile alkollü içecek servisi yapılan, dolayısıyla kapısında ‘bar’ yazan yer bulmak çok zor. Ancak büyük otellerin bar ya da restoranları var, kolay bulunan.
Otelin altındaki, camları perdelerle örtülü barın müdavimleri belli kişiler. Gittiğim günün akşamında içeri girince bütün gözler üzerime çevrildi. Bir anda barın ilgi odağı oldum; hele, Türk olduğum öğrenilince. Doğrusu, Fas’ta Türkler’e karşı ilgi ve sevgi büyük. Bunun en önemli nedeni, önceki yazılarda da bahsettiğim, Türk dizileri. Bardakilerden birisi, “Artık Mısır dizileri bitti! Yalnızca Türk dizileri…” diye açıkladı, durumu. Buna sevinmeli miyiz, bilemiyorum. Ama, benim burada keyfim yerinde, onu söyleyebilirim.
Fas barlarında yalnızca bira içiliyor; her ne kadar duvardaki raflarda göstermelik birkaç başka çeşit şişe olsa da. Bir de, esrar... Hem de öyle gizli-kapaklı falan değil. Benimle sohbet eden bir tanesi (bu arada, Fas’ta İngilizce bilen nüfus şaşılacak kadar fazla ve daha da şaşılacak kadar, toplumun değişik katmanlarından), yaklaşık 2 saatlik sohbetimizde en az 8-10 Marlboro -keş tabiriyle- ‘patlatıp’, -yine, keş tabiriyle- ‘cigaralık’ sardı. Bana da çok ikram etti ama…
Humphrey Bogart ve Ingrid Bergman’ın unutulmaz filmiyle beyinlerimize adı kazınan Casablanca’da filmin o nostaljik ortamını yaşatmaya çalışan Rick’s Café’ye gitmedim ama, otelin -Muhammed V Bulvarı’na göre- karşı tarafındaki Marché Central (Merkez Çarşı) içerisindeki salaş lokantalarından birinde balık yedim, oranın usulüyle. Aynı çarşıdaki balıkçılardan balık alıyorsunuz ve lokantalardan birinde size pişirmesini istiyorsunuz. Yanına da bir salata yapıyorlar ki…

Marché Central’in giriş kapısı. Önündeki Muhammed V Bulvarı’nda inşaat sürüyor

Marché Central’deki balıkçı teyze. Balık alırken bana istiridye de ikram etti; taze ve çiğ. Limonu sıkıp, tuzlayıp yiyorsunuz

Muhammed V Bulvarı’ndan

Casablanca’da Büyük Mahkeme ve Muhammed V Meydanı

Arap Ligi Parkı

Casablanca Merkez Postanesi’nin girişinde posta kutuları

…ve postanenin içi
İkinci geceden sonra Casablanca’dan başkent Rabat’a hareket ettim. Rabat’a 90km kadar bir yol var; şu andaki rehabilitasyobn ve genişletme çalışmasını da Makyol yapıyor. Rabat’ta kalmayacağım ama, görmek istediğim iki yer var; ilki Kasbah des Oudaias, diğeri de Le Tour Hassan (Hasan Kulesi).
Oudayas Kalesi Muvahhidler zamanında yapılmış. M.S. 1150’de Murabıtlar’a ait Rabat’ı ele geçirip yıktıktan sonra buraya yeni bir şehir inşa etmişler. Bou Regreg Nehri’nin Okyanus’a açıldığı yere tepeden bakan noktadaki bu kalenin ucunda da Portekizliler’in yaptığı bir ilave var. Mavi-beyaz evlerle süslü bu tarihi kent de artık Unesco’nun Dünya Mirası Listesi’nde.

Oudaya Kalesi’nden Bou Regreg Nehri’nin Okyanus’a açıldığı nokta. Aşağıda Portekiz Kalesi görünüyor





Oudaya Kaleiçi’nden…
Le Tour Hassan, Rabat’ın en yüksek noktasında bulunuyor. 1195’te’te Muvahhid Sultanı Yakup el-Mansur tarafından inşa ettirilmeye başlanmış; İslam Dünyası’nın en yüksek minaresi olmak iddiasıyla. El-Yakub’un 1199’da ölümüyle proje, minarenin 44. metresinde yarım kalmış. Hâlbuki, 86m’ye tamamlanmasına niyetlilermiş. Minarenin ait olduğu cami de aynı şekilde, bugün de ayakta olan 200 sütunuyla kalakalmış. Bu yarım yapı daha sonra Fas’ın özgürlüğüne kavuşmasını sağlayan Kral V. Muhammed’in babası ve kendisinin ebedi istirahatgâhları olmuş.



Hassan Kulesi girişi ve yarım kalan minare ve sütunlar
Bundan sonraki yazımda İmparatorluk kentleri Fes ve Meknes ile Fas’ın geri kalanını anlatacağım. O zamana kadar, hoşça kalın.
Ali Eriç
Dos Hermanas / İspanya
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş