ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Fas
Güncelleme Tarihi: 23.4.2012
Gün: 1083
Yapılan Yol: 119866 km.


İLK YAZI
1 SONRAKİ
SON YAZI
Her yazıya, önceden kalan artıklarla başlıyorum. Bu sefer de kalan bir şeyler var, unuttuğum. Birincisi, şeytanın bacağını kırdığımla ilgili. Afrika’ya başladığımdan beri hep ya seçimler -ve peşinden geleceği beklenen olaylar- ya da darbeler hep benden önce gidiyordu. Önce Demokratik Kongo’ya girmeden bir süre önce olaylı seçimler oldu; sonuçlarına bakarak kanlı olaylar çıkacağı söylentileri yayıldı. Her ne kadar beklenen olmadı ve biz (Buket ve ben) seçim sonuçlarına bağlı değil ama, farklı nedenlerden ülkeyi, hem de gerisin geriye hızla terk etmek zorunda kaldık. Arkasından, ben Senegal’e gitmeden önce bu sefer orada seçimler vardı; Demokratik Kongo gibi olmamakla birlikte, orasıyla ilgili de endişeler oluştu. Daha sonra, programımdaki Mali’de darbe oldu; Tuaregler bu ortamdan istifade edip ülkenin kuzeyinde -kendilerince- bir bağımsızlık ilân ettiler. Orada durumlar halâ karışık ve dolayısıyla benim programımın da değişmesine neden oldu. Mali’nin listeden çıkmasından sonra Senegal’den Mali’ye doğru yol üzerinde olan Gine-Bissau ve Gine’yi de -vizelerimin hazır olmasına rağmen- ben program dışı bıraktım. Her ne kadar bu yüzden gitmemiş olsam da, Gine-Bissau, benim önceki programıma göre olan takvimimden sonra bir askeri darbe yedi. Yani, oraya gitmiş olsaydım bile benden sonraya rastlayacaktı bu darbe. Şimdilerde durum sakinmiş ama, bu şeytanın bacağını kırdığımın bir göstergesi. Yani, darbeleri solladım!
Unuttuğum ikinci konu da, Atar’da, Bab Sahara’da, Just’la yaptığımız muhabbetlerden birinin konusuydu; Moritanya’da yaşayan siyahî Afrikalılar’a karşı ayrımcı uygulamalar. Genel olarak 1986’da başlayan ülkeyi Araplaştırma uygulamaları 2008’deki askeri darbelerin sonuncusuna kadar sistemli olarak sürmüş. Özellikle Kasım 1990-Şubat 1991 döneminde yüzlerce siyahî Moritanyalı sebepsiz yere öldürülmüş. Sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte 1,000’e yakın olduğu belirtilen bu ölümlerin büyük kısmı, orduda ya da kamu görevlerindeki siyahîler. Ülke nüfusunun %30’una yakınını teşkil eden siyahî Moritanyalıların önemli bir kısmı Fula ve Soninke. Geri kalan nüfusun %30’u Arap, kalanı karışık. Her ne kadar son darbenin lideri de olan şimdiki başkan Mohamed Ould Abdel Aziz reddetse de, ülkede siyahîlere karşı ayrımcı uygulamalar sürmekte. Bunu gözlemlemek de aslında benim gibi ülkede kısa süre kalmış bir yabancı için bile zor değil. İş sahibi bir siyahîyi hemen hiç göremiyorsunuz. Onlar hep ‘hizmetkâr’ konumundalar. Dahası, kölelik uygulaması… Evet, 21. yüzyılı yaşadığımız bu günlerde, Moritanya’da kölelik uygulaması, 1981’de resmen yasaklanmış olmasına rağmen halâ fiilen sürmekte.

Fas

Fas’a başlarken, şu mayın konusuna bir girmek istiyorum. Hani, Atar’dan Nouadibou’ya giderken, tren yolunun kuzeyinde bulunduğu söylenen ve Moritanya-Fas sınırı arasındaki ‘insansız bölge’de gördüğümü söylediğim mayından parçalanmış araba cesetlerinin sebebi olan mayınlar. Bu konuyu Fas bölümüne saklamış olmamın sebebi, bahse konu olan mayınların bulunduğu sınır çizgisinin Moritanya-Batı Sahra arasında yer alıyor olması. Batı Sahra her ne kadar Fas’ın bir bölümüyse de, uluslar arası hukuk platformunda tartışmalı durumunu korumakta. Önce Batı sahra’nın durumu anlatmakla başlayalım, işe.
Bu bölgenin eski adı İspanyol Sahrası olarak anılır. Sebebi, 1884 yılında yapılan Berlin Konferansı ile, İspanyol sömürgesi olarak resmen kabul edilmiş olması. Bir ara not olarak belirteyim; bölgede (özellikle Batı Sahra’nın büyük bölümü ve Moritanya’nın sınıra yakın bölgesi) yaşayanların bir kısmı, en azından uzun zamandır bölgede yerleşik olanlar, İspanyolca da konuşuyorlar. Ancak, İspanyol Sahrası İspanya için hiçbir zaman kolay bir lokma olmamıştır; yerli kabileler ve aşiretler her zaman İspanya’ya zor anlar yaşatmıştır. 1956’da bağımsızlığını kazanan Fas, bölgenin, koloni döneminden önce Fas Krallığı’nın bir parçası olduğu iddiasını gündeme getirir ve hatta 1957’de askeri birliklerini kuzeyden Sidi-İfni’ye sokar. Ancak, İspanya, Kanarya Adaları’ndaki askeri gücünü de kaydırarak bu girişimi engeller ve kontrolü yeniden sağlar. Uzatmayalım, Cezayir’in de gizliden desteğini alan Sahrawi halkı, ülkelerindeki İspanyol egemenliğini sonlandırmak amacıyla direnişlerini arttırır. 1973 yılında, direnişe bir kimlik kazandıracak olan Polisaryo Cephesi kurulur; örgüt silahlı çete savaşlarıyla İspanyol ordusunu yıldırmaya başlayacaktır. Nihayetinde İspanya, bölgedeki hâkimiyetini 1975 yılında Fas ve Moritanya ile imzalayacağı üçlü bir anlaşmayla resmen sonlandırır. Bölge üzerinde emelleri olan ülkelerden birisi Moritanya’dır. Ancak, Polisaryo Cephesi’yle o da başa çıkamaz ve pes eder. İşte bu sınır boyunca döşenen mayınların sebeb-i hikmeti budur; her iki taraf da (Polisaryo Cephesi ve Moritanya), birbirlerini durdurabilmek için sınır boyuna mayın döşemişlerdir ve üstelik bu mayınların yerlerini kendileri bile bilmemektedir. Mayınlar yüzlerce insanın canına mal olur, binlercesini sakat bırakır. Hatta, bölgenin güvenliğinin riske girmesi yüzünden bir süredir mekan değiştiren ve artık yalnızca ‘Dakar Rallisi’ olarak Güney Amerika’da (Dakar’la ne alâkası varsa) yapılmaya devam edilmekte olan o meşhur Paris-Dakar Rallisi’nde bile bu mayınlar zamanında yarışmacıların ve organizatörlerin başına bela olmuştur. Hala da mayınlara basıp parçalanan develer oluyormuş, Just ve Cora’nın söylediğine göre.
Fas ise, bölgedeki iddiasından vazgeçmez. 1991 yılına kadar Polisaryo’yla savaşmaya devam eder. Sonunda bir ateş-kes anlaşması imzalanır. Bu anlaşmadan sonra Fas kendi kendine bölgenin yeni sahibi olur. Fas’tan bölgeye ciddi bir nüfus kaydırılır, büyük altyapı yatırımları yapılır, yer altı zenginlikleri -gelirleri bölgeye harcanmak üzere- sahiplenilir ve işletmeye başlanır. Haritalarında Batı Sahra’yı, kendi ülkesinin bir bölgesi olarak gösterir. Hatta, diğer uluslar arası birçok medyada da (örneğin, meşhur Michelin haritaları, Lonely Planet kitapları ve daha birçoğu) böyle gösterilmesini sağlar. Ancak, yukarıda da belirttiğim gibi, Batı Sahra’nın uluslar arası hukuk platformunda yeri hala şaibelidir. Örneğin, Birleşmiş Milletler nezdinde Batı Sahra, yönetimi bulunmayan bir ülke olarak bilinir ve Fas’ın bir parçası olarak kabul edilmez. Afrika Birliği ve bunun dışında 81 ülke ise Batı Sahra’yı, Polisaryo Cephesi tarafından oluşturulmuş Sahrawi Arap Demokratik Cumhuriyeti olarak kabul etmektedir. Fas’a katılma konusunu halka sormayı öneren Birleşmiş Milletler, kendi önerdiği bu referandumu ise yıllardır hayata geçirmemiştir, geçirememiştir. Bu arada, atı alan Üsküdar’ı geçmiştir, tabii; Fas’tan kaydırılan nüfus ve yapılan onca yatırımla, bu saatten sonra yapılacak bir referandumun sonucu da Fas lehine -hemen hemen- garantiye alınmıştır.

Ülkeye giriş ve Batı Sahra

Fas, Türk vatandaşlarından vize istemeyen ender Afrika ülkelerinden birisi; benim ziyaret ettiğim ikincisi (Güney Afrika Cumhuriyeti’nden sonra). Zaten, galiba bir de Tunus var, o kadar. Vizeden yana sorunum yok, nitekim. Ancak, giriş formalitesi biraz uzun. Ama, tümüyle bürokratik gereklilikler; yanlış anlaşılmasın, öyle inadına zorluk çıkarmak, avanta beklemek falan gibi bir şey kesinlikle yok.
Pasaport işlemi kolay aslında. Ama, sonrasında, gümrük işlerinde başlıyor esas işler. En önemlisi de, arabanızın röntgeninin çekilmesi işlemi. Gerek Fas’a giren, gerekse çıkan tüm araçlar dev gibi bir röntgen makinesinden geçirilip, içleri taranıyor. Bunun için de -tabii- sıra bekliyorsunuz. Tabii, bununla ilgili bürokratik işlemlerin tamamlanması için de masadan masaya, binadan binaya koşturuyorsunuz; bir de onlar için geçen zaman var. Yanlış hatırlamıyorsam, benim Moritanya’dan çıkıp, Fas’a girmem 3 saate yakın zamanımı aldı. Ancak, tekrarlayayım; Fas gümrüğünde kesinlikle normal prosedür dışında kesinlikle özel bir zorluk olmadığı gibi, memurlar ve polisler son derece güler yüzlü, yardımsever ve saygılı davranıyorlar. Bu durum, Fas’ta bulunduğum süre boyunca da böyle devam etti. Tabii, -özellikle- Türkiye’den ve dolayısıyla Müslüman bir ülkeden olmam da -aynen Moritanya’da olduğu gibi- bana karşı özel bir sempati duyulmasını sağlıyor.
Fas’a girdikten hemen sonra yolun şekli, asfaltın kalitesi, yol çizgileri, işaretlerin yerli yerinde ve gerektiği şekilde yerleştirilmiş olması gibi birçok işaret, medeniyet konusunda birkaç basamak tırmandığınızı gösteriyor. Batı Sahra’yı yukarıda anlattım; daha da anlatacak bir şey yok. Üstelik, hızlıca geçip, Fas’ın gerçek topraklarına girmekten başka yapacak bir şey de… Ben de bu 900km’ye yakın kısmı iki gece konaklayarak geçtim. 900km aslında çok fazla gibi görünmüyor ama ilk gün, sınırda uzun süre geçirdiğim için, sınırdan 400km içeride bulunan, Atlas Okyanusu kıyısındaki Dakhla’da kaldım. Dakhla’ya kadarki yoldan kısaca bahsedeceğim; biraz hareket var.
Daha önceki sınır geçişlerimde, sınırın öte tarafında hep parasız kalıyordum. Anlattım mı bilmiyorum ama, Batı Afrika’da ABD Doları’nı tanımıyorlar. Yani, tanıyorlar da, belki pek güvenilir bulmuyorlar (sahte para riskine karşı olabilir). O yüzden de çok fazla konvertibilitesi yok, olduğunda da çok sövüşleniyorsunuz. Sınırı geçmeden önce kalan son yerel paramı -genellikle- mazot almak için harcayıp, cebimde yalnızca Dolar’la öte tarafa geçiyordum. Bu da, öte tarafta ya çok düşük bir kurla Dolar bozdurmak zorunda kalmama, ya da -paraya çok ihtiyaç duymuyorsam- ilk yerleşim yerinde ATM bulana kadar parasız dolaşmama sebep oluyordu. Bu sefer de aynı duruma düşmeyeyim diye, yanımda bir miktar Moritanya Ouguiya’sı tuttum, yaklaşık US$40.00 karşılığı. O parayı da Fas’a girince Fas Dirhemi’ne çevirip, çoğuyla da ilk benzinciden mazot aldım. Moritanya’dan depom neredeyse boş çıkmıştım. Batı Sahra’da -sanırım vergisiz olması nedeniyle- yakıt çok ucuz, çünkü.
Yola koyulduktan bir süre sonra rüzgâr arttı. Yönü de tam karşı ile apaz (yelken terimidir, rüzgârın 90° yandan esmesi) arası… Yani, Lando’yu zorlamak için en kötü açı. Yol uzadıkça rüzgâr da fırtınaya dönüştü. Artık o hale geldi ki, Lando 80km/s’ten daha hızlı gidemiyor. …ve o hızda giderken, yakıt gösterge ibresinin hızla iniyor olduğunu -neredeyse- gözle izleyebiliyorsunuz. Normalde mazot hesabını Dakhla’ya kadar rahatlıkla yetecek şekilde yapmıştım. Ancak son 100km kala kırmızı ışık yandı. Yine ‘normalde’ bu andan itibaren 70km gidebilirim ve 64km sonra yol çatında benzinci bulma olasılığım yüksek. Ancak, bu fırtınada (hem de ‘kum fırtınası’) 50km ancak gidebilirim. Bu kum fırtınasında, Lando’yu yolda bırakıp da elimde bidonla geçen arabalara otostop yaptığımı düşündükçe, sırtımdan aşağıya soğuk terler iniyor. En son geçtiğim benzinciyi düşündüm, yaklaşık 40km gerideydi. Eğer o 40 değil de 45km ise, benim indirimli tahminimle mazot 50 değil de ancak 40km yeterse, yine yolda kalacağım. Üstelik rüzgâr tam apaza döndü; geri dönsem de yine -bu sefer öbür- apazdan alacağım. Bu kara düşüncelerle giderken bir anda yolun hemen kenarında bir radyo-link/GSM baz istasyonu belirdi. Bununla ilgili uzun ayrıntıya girip, aklınızı karıştırmak istemiyorum. Buralarda elektrik şebekesi olmadığından, bu istasyonlar hep güneş enerjisi-dizel jeneratör hibrit sistemiyle enerjilerini sağlıyorlar. Her istasyonda da bekçi oluyor, dikkat ettim. “Bu ne dikkat!” demeyin; aslında, bu iş tam benim uzmanlık alanımdır. 1982’de üniversiteyi bitirdiğimden beri ben bu işlerle haşır-neşir oldum hep. O yüzden de, nerede bir radyo-link ya da GSM baz istasyonu görsem, ayrıntılı inceler, kafamdan çıkarımlar yaparım. Neyse! İstasyonu görünce kafamda şimşek çaktı; istasyonun bekçisinden ödünç mazot istemek. Sonra da ilk benzincide bidonu doldurup, borcumu ödemek üzere geri dönmek...
İstasyonun yanındaki Berberî çadırının dibine çektim arabayı. Arabadan indiğimde vücudumun her yerine milyonlarca iğne batırıyorlar, sanki; öyle bir kum fırtınası.. Dışarıdan “Selam-ün aleykûm” diye seslendim. İçeriden perde aralandı, şaşkın bir yüzle genç bir adam selâmımı aldı ve beni içeri çağırdı. İçeride iki kişiler. Yanımdaki Fransızca sözlüğün yardımıyla mazotumun bittiğini, ödünç mazot istediğimi söyledim. “Türkiye” ve “Müslüman” sözcükleri böyle durumlarda çok işe yarıyor. Aralarında biraz konuştuktan sonra kabul ettiler. Hemen çıkıp, bidonlardan birini çıkardım. O fırtınada adam istasyonun mazot deposundan benim bidonu doldurdu, ben de depoya boşalttım. 20lt mazot bana fazlasıyla yeter. El-kol işaretleri ve sözlük Fransızcası’yla, Dakhla’dan önceki ilk benzinciden mazot doldurup, bidonu da dolu olarak geri getireceğimi söyledim. Kesinlikle kabul etmediler. Parasını ödeyeyim dedim, şiddetle geri çevirdiler. Yahu, yalnızca medeniyet değil, ‘insaniyet’ konusunda da birkaç basamak atladık, anlaşılan. Tekrar tekrar Fransızca ve Arapça (‘şükrân’, malûm) teşekkür edip, yanlarından ayrıldım. İşte böyle bir macera! Buket’in kulakları çınlasın. Ama, benim suçum yok, rüzgârın suçu! O kum fırtınası nedeniyle ön camım ve hele -çok sonra, gece yolu aydınlatmıyor olduğunda fark ettiğim- far camlarım kumlama yapılmış gibi oldu. Daha önceki Afrika seyahatimde de Sudan’da böyle bir kum fırtınasına yakalanmış ve ön camımı Türkiye’ye döndüğümde bu yüzden değiştirmek zorunda kalmıştım. Özellikle güneşe karşı giderken bir şey görmek iyice zorlaşıyordu.

Batı Sahra’da, Agadir yolunda yol gezen kumullar tarafından sık sık kaplanıyor. Böyle iş makineleriyle temizlemek zorunda kalıyorlar

Kıyıyı döven haşin Okyanus dalgaları, sahilde böyle yalıyarlar oluşturuyor

Bir kumul fotoğrafı daha

Birkaç akarsu, Okyanus’a dökülmeden önce böyle gölcükler oluşturmuş. Ben de yemek molasındayım
Evet! Önce Dakhla’da, arkasından da Laâyoune’de geceledikten sonra, gerçek Fas topraklarına (bunu Faslılar duymasın, tabii) girip, Agadir’de 2 gece kaldım. Niye 2 gece, diye sorarsanız, uzun zaman sonra ilk kez ‘gerçek’ medeniyeti yakaladım; hem dinlenmek, hem de yazı yazmak için.

Agadir ve sonrası

1960’ta büyük bir deprem geçirmiş Agadir. 15 saniye süren sallantının ardından tüm şehir yıkılmış. 15,000’e yakın insanın öldüğü tahmin ediliyor. 1961’de yeniden inşasına başlanmış ve bugün modern Agadir çıkmış ortaya. Tabii, eski Agadir’den eser kalmamış. Sakin ve huzurlu, üstelik de son derece yumuşak iklime sahip kentin Faslılar dışında sakinleri de var; Avrupalılar. Emekliliklerini Agadir’de geçirme kararı almış -başta Fransız- birçok Avrupalı yaşıyor, Agadir’de. Akşamları yemek yediğim -ve günler sonra ilk kez bira içtiğim- Mozartstube Restoranı’nın sahibi olan Avusturyalı hanım gibi, meselâ… Restoranda sürekli Mozart çalıyor olması da bir ayrı hoşluk, tabii. ‘Günler sonra ilk bira’ya da bir açıklık getireyim. Moritanya bir İslam Cumhuriyeti. Dolayısıyla, içki sokmak ve satmak -ve de içmek- yasak. Senegal’de buzdolabımdaki son birayı, Saint-Louis’te kaldığım kampingin sahibi Fransız çocuğa hediye etmiştim, o nedenle. Ama, bakmayın; Fas’ta da öyle her yerde bira bulmanız mümkün değil. Hele açıkta içmeniz, hiç değil. Buna, şu ana kadar (şu an Casablanca’dayım) bir tek Agadir’de şahit oldum. Mozartstube’un dışarıdaki masalarında bile bira servisi vardı.
Agadir’den sonra, Marrakech üzerinden yeniden güneye, Berberî bölgesine gideceğim. Marrakech yolunda Atlaslar’ı geçiyorsunuz. Ondan öncesinde de Taroudant’ı… Fas’ta, Okyanus’a doğru, doğudan batıya doğru uzanan dört dağ sırası var; sırasıyla kuzeyden güneye doğru Rif Dağları, Orta Atlaslar, Yüksek Atlaslar ve Anti-Atlaslar… Kuzey Afrika’nın bu en yüksek dağlarının virajlı yollarını, kuzeyden güneye -ya da tersine- giderken, geçmek zorundasınız.



Taraudant’ta kasbah’tan (sur-içi) manzaralar…

Kasbah’ta bu geçidi sürekli süpüren ve çiçeklerle süsleyen bu adamcağız da bana poz vermekten pek keyif aldı

Yüksek Atlaslar’ı tırmanırken kerpiç evlerden bir köy

Yolda düşen bir kayayı kaldırmaya çalışan iş makinesi… Çölde kum, burada kayalar…

Yolun en yüksek geçidinde yemek molası… Rakım 2,100m
Yolda, Tinmel (ya da Tin Mal) Köyü’nde, Tinmel Camii’ni görmek üzere saptım. Tinmel, 12. yüzyılda kurulmuş olan Almohad İmparatorluğu’nun ruhani ve sanat başkenti olma özelliği taşıyor. 1156 yılında Ibn Ali Abdelmumin tarafından inşa edilen camii de, Casablanca’daki görkemli Hassan II Camii’nden sonra Fas’ta gayr-ı Müslimler’e açık ikinci camiymiş. Ancak, 1995 yılında Unesco Dünya Mirası listesine alınmış olan camiin kapısındaki kilit, benim gibi Müslümanlar’a bile açık olmadığını gösteriyor.

Tinmel Camii’nin cephesi

Minber ve avlusunun parmaklıklar arasından çekebildiğim fotoğrafı
Marrakech’in mistik ortamına bu sefer girmeyeceğim. Şehrin, Ouarzazate yolu tarafında, dışında bir kampingde kalacağım. Camping Car Maroc Fransız bir çift tarafından, 6.5 yıl önce eski bir zeytinlik arazisine kurulmuş enfes bir kamping. Güzel bir bar-restoranı, muazzam bir havuzu, ayrıca kalacak -ben görmedim ama- odaları da var. Tabii, biraz tuzlu da; orta karar bir otel fiyatına kamp kuruyorsunuz. Ama, ABD’deki RV parklarını aratmıyor.

Camping Car Maroc’un havuz ve bar-restoranı
Marrakech’ten güneye, Oarzazate’a doğru giderken Yüksek Atlaslar’ı başka yoldan ve bu sefer güneye doğru yine aşmak zorundayım. Bundan 12-13 yıl önce ailecek bir turla geldiğimiz Fas’ta geçtiğimiz bu yolda, otobüsteki yolcuların bir kısmının bu virajlarda zorlandığını hatırlıyorum. Hatırladığım bir başka şey ise, Fas’ın çehresinin ne kadar farklı olduğudur. Bu kadar zamanda, bu kadar gelişme… Bu tespitim, daha sonra gideceğim diğer şehirlerde de kendini doğruladı.

Ouarzazate yolunda, Yüksek Atlaslar’ı geçerken…
Ouarzazate’ta yalnızca Kasbah Taouri’yi gezip, Zagora’ya doğru yoluma devam etmek niyetindeyim. Şehrin sahipleri Berberîler’in dilinde Ouarzazate, ‘sessiz şehir’ anlamına geliyormuş. Kasbah Taouri dışında Ouarzazate’ı meşhur eden önemli bir olgu daha var; konumu ve çevresinin coğrafyası nedeniyle ‘şark temalı’ filmler için de ideal bir platform oluşturuyor olması. Bu yüzden de Fas’ın Holywood’u diye anılıyor. Atlas Stüdyoları, birçok Holywood filmine de ev sahipliği yapmış; Asterix ve Obelix: Kleopatra gibi, Arabistanlı Lawrence gibi, Babel gibi… Bu stüdyo, şehrin Marrakech tarafından girişinde ama, ben gezmedim (daha önceki seyahatimizde de gezmemiştik).















Kasbah Taouri’den fotoğraflar…
20 Nisan Cuma akşamı Zagora’ya vardım. Şehre girdiğimde hava kararmıştı. Buralarda kampingler popüler. Çünkü, Sahra Çölü’nü ufaktan tatmak isteyen Avrupalılar, buraya 4x4 araçlarıyla geliyor ve sonra da Sahra’ya giriyorlar. Onlar da -genellikle- kampinglerde kalmayı tercih ediyor. Bunu keşfeden yerli halk da bol bol kamping kurmuşlar. Bunlardan bir tanesi de Zagora’nın merkezindeki Les Jardines De Zagora Camping; yani, ‘Zagora Bahçeleri Kampingi’. Zagora, çölde bir vaha; dolayısıyla palmiyeler ve hurma ağaçlarıyla dolu. Onlardan oluşan Zagora Bahçeleri’ni de girişimci bir Berberî -nasıl yapmışsa- kamping haline getirmiş. Bahçenin ortasında bir de Berberî çadırı olan restoran kısmı var. Akşam çadırımı bu kampingde açtım. Yemeği mi de çadır-restoranda yedim; mönü, tavuklu kuskus. Fiyatlar inanılmaz ucuz; kamping 30 Dirhem (yaklaşık USD4.00’dan ucuz, üstelik ücretsiz wi-fi internet bağlantısı da var), yemek de 50 Dirhem’di (o da yaklaşık USD6.00). Kampingde benden başka Avrupalı 3 tane 4x4 (biri Lando’nun kardeşi), 5-6 tane de camper vardı.
Zagora’nın bir özelliği var; Timbuktu’ya (Mali) kadarki 52 günlük (bu bir standartmış, o zamanlar o kadar sürermiş) deve yolculuğunun başlangıç noktasıymış, zamanında. Şehir çıkışında bunu belirtir bir tabela bile var. Zagora, Avrupa’yla Timbuktu arasındaki tuz ticaret yolunun güvenliğini sağlayan ve vergilerini toplayan bir merkez konumundaymış, ta 16. yüzyıldan itibaren.

‘Timbuktu 52 gün’
Ben tabii Timbuktu’ya gitmeyeceğim buradan; böyle bir şey bu devirde artık -maalesef- mümkün değil. Ama, güneye inip, Sahra’nın kuzeyini son kez ‘yalamak’ istiyorum, Afrika’dan çıkmadan.
Cumartesi sabahı, kamp yerinde basit kahvaltımdan sonra, şehirde hem para çekmek, hem de bir koyu kahve içmek için park ettim. Buranın kahveleri bir muhteşem ki, sormayın… Dedim ya, buraları Avrupalı çöl meraklılarının rağbet ettikleri bir bölge. Yalnızca bireysel gelen 4x4 meraklıları değil, eski Paris-Dakar ruhunu yaşamak isteyen ralli meraklılarını ‘doyurmak’ isteyen organizatörlerin düzenlediği ralliler de sıklıkla bu bölgelerde boy gösteriyor. Bu da, bölgede ralli desteği veren bir takım mekanikler ve bunların garajlarının açılmasını sağlamış. Yerli mekaniklerin kurduğu atölyeler, bölgeye gelen 4x4 meraklılarına destek veriyor. Her marka, üstelik Land Rover için bile (mekaniklerin hemen hepsinin arabaları Land Rover Defender, buralarda çöldeki maharetleri nedeniyle Land Rover çok revaçta) parça bulmak mümkün. Ben de daha önce kaybettiğim yakıt deposu kapağımı burada rahatça buldum.
Zagora’dan sonra çöl başlıyor. Öğle saatlerinde yola çıkıp, Lac Iriki’den (Iriki Gölü) Foum Ziguid’e vardım. Foum Ziguid, Zagora’ya nispetle daha sapa, dolayısıyla daha az turist çeken, imkânları daha kısıtlı bir yer. Çalışan tek kampinginde tek başıma çadır açtım.

Lac Iriki. ‘Çölün gölü’ bu kadar olur. Yalnız yağış mevsiminde bir parça varlık gösterebiliyor
Artık yeniden ve son kez medeniyete dönüyorum. ‘Çölün gizemi’ (ilk seyahatimin ‘motto’larından biriydi) artık sona eriyor. Bundan sonraki bölümde Marrakech’in -artık kalmayan- mistisizmi ve Fas’ın devamını okuyacaksınız.
Hoşça kalın.
Ali Eriç
Fas
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş