ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
 
ÜLKELER ...
Dem. Kongo Cumhuriyeti
Güncelleme Tarihi: 31.12.2011
Gün: 969
Yapılan Yol: 112568 km.


İLK YAZI
1 SONRAKİ
SON YAZI
Önce bir açıklama : Afrika’da ve bizim önceden plânladığımız rota üzerinde iki tane Kongo var. Bunlardan daha büyük ve doğuda, bizim de aynı zamanda rotamızdaki ilk olanı Demokratik Kongo Cumhuriyeti. Onun hemen batısında yer alan ikincisi (ki, biz Demokratik Kongo’dan sonra gireceğiz) ise Kongo Cumhuriyeti. Seyahat yazılarımızın bu bölümü ilk olanı, yani Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne giriş ve oradaki yaşadıklarımızı kapsıyor.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti

Zambiya çıkışına geldiğimiz anda çevremizi saran muamelecilerle başa çıkmak bu sefer daha da güç. Bundan önce, Botswana’dan Zambiya’ya girerkenkileri savuşturmak kadar kolay olmayacağa benziyor. Hem sayıları daha fazla, hem de daha tacizkârlar. İçlerinden bir tanesi işi “Hem Fransızca bilmiyorsun, hem de niye Kongo’ya geliyorsun ki?”ye kadar vardırmış durumda. Yardım istemediğimi söyleyip, fazla kulak asmayarak ilerliyorum ama, güruh peşimde. Sonunda dönüp sert bir şekilde peşimi bırakmalarını söyledim. Yüzlerinde alaycı bir gülümsemeyle, yalnızca biraz daha uzaktan takip etmeye devam ettiler. Kör-topal Zambiya muamelelerini halledip, Kongo tarafına geçtik. Onlar da peşimden. Her aşamada, -örneğin- “Pasaport için şu kapıya gideceksin” diyen bir başkası daha dahil oluyor, güruha. Sizinle birlikte hareket eden bu güruhla görevliler arasında, dikkat edildiğinde fark edilebilecek gizli bir ‘işaret diyalogu’ sürmekte, öte yandan. Sizin zaten bir ‘muzungu’ (‘muzungu’, hemen her Bantu kökenli dillerde ‘beyaz adam’ demektir) olmanız, yeteri kadar büyük bir hedef oluşturmanıza yetiyor da, artıyor bile. Bu gizli işaretleşmenin ardından pasaportunuzu verdiğiniz memur sizi bankonun arkasına çağırıp, onu takip etmenizi istiyor. Nedeni? Bir problem varmış. Resmi kıyafetli ve görevli memuru izliyorsunuz, mecburen.
Üst kata çıktık. Bir makam odası, odada masada oturan bir ‘amir’. Memur, elindeki pasaportlarımızı ‘amir’e uzatıp, Fransızca bir şeyler söyledi. ‘Amir’ bana Fransızca bir şeyler sordu. Ben ‘amir’e Fransızca bilmediğimi söyledim. ‘Amir’ bana kötü bir İngilizce’yle davet mektubumuzu sordu. Ben ‘amir’e davet mektubu gerekmediğini, zaten vizelerimizin olduğunu söyledim. ‘Amir’ bana… Off, anlatırken bile içim daralıyor. Sonuç belli; RÜŞVET istiyorlar. “Ne kadar?” diye sordum.
  • Ne ne kadar?
  • Bu sorunu çözmenin bedeli?..
  • Adam başı 100 Dolar.
  • Ben şimdi bir Türk Büyükelçiliğini arayıp, sorayım (her ne kadar, arasam da, bir işe yaramayacak, eminim).
  • Adama başı 50 Dolar.
  • Arıyorum bak.
  • İkinize 50 Dolar.
  • Gel şunu ikimize 20 Dolar’a bağlayalım.
  • Peki!
Yukarıda anlattığım diyalog, tam olmasa da, üç aşağı-beş yukarı böyle idi. Daha anlaşılır olması ve ‘sağırlar diyalogu’nu uzatıp da sizi sıkmamak için, bu hale getirdim.
Aşağı indim, pasaportlar damgalandı, aldım. Sıra karantinada. Hemşire aşı kâğıtlarımızı istedi, verdim. O da Fransızca bir şeyler söyledi, ters bir yüz ifadesiyle. Kâğıtlar tamam aslında ama, muzungu’ya ters baksın ki, muzungu bir sorun olduğunu sansın/anlasın, korksun. İstenen -aslında- yalnızca sarıhumma aşısı ve o da aşı karnelerimizde var. Onun dışında bize herhangi bir aşı gerektiği bildirilmemişti; başka hiçbir yerde de buna ait bir kayıt ya da uyarı yok. Hemşirenin arkasından, karantina doktorunun odasına girdim. Doktor hanım beni yukarıdan aşağıya şöyle bir süzdükten sonra oturmam için sandalyeyi gösterdi; teşekkür edip, oturdum. Aşımız eksikmiş. “Değil!” dedim. Karşılıklı kısa süren yeni bir ‘sağırlar diyalogu’nun ardından “Ne kadar?” diye sordum.
  • Ne ne kadar?
  • Bu sorunun halli?..
Bir ‘al takke-ver külâh’ pazarlığı da orada yapıyoruz. Hipokrat yemini ettiğini sandığım bir doktor, bu hanım. Eline kaşesini alıp, üç farklı tarihte yapılmış gibi (bir de böyle ‘kitabına’ uydurmuyorlar mı), üç farklı aşı damgası vurdu, karnelere. Kokuşmuşluğun bu kadarı olur.
Nedense, triptik belgesinde sorun çıkmadı, çok garip. Yalnız; hayatlarında ilk defa görmüş gibi, nasıl dolduracaklarını, nereyi damgalayacaklarını ve hangi nüshayı alacaklarını ben öğretmek zorunda kaldım. Bu arada muameleci ve memur tacizleri sürüyor ve zaman ilerliyor. Sanmayın ki bu anlattıklarım öyle birkaç dakikada oldu. Gümrükten ayrıldıktan sonraki son işimiz, aracın zorunlu 3. şahıs mali mesuliyet (trafik) sigortası. Orada da, peşimde dolaşan grubun yönlendirmesiyle bir sigorta şirketine 187 Amerikan Doları karşılığı 1 aylık trafik sigortasını yaptırdık. Tüm bu işleri tamamlamam 3 saat 15 dakika sürdü. Benim sık sık ortalıktan kaybolup, betim-benzim atmış halde arabaya dönüşlerim arasında da Buket dokuz doğruyor. Demokratik Kongo’ya resmen ve fiilen girmiş bulunuyoruz. Bu arada sarhoş ve ne olduğu belirsiz bir adamın gelip sürekli taciz etmesi, arkasından sözlü saldırıda bulunması, zaten gerilmiş sinirlerimi iyice lâçka etti ve arabadan indim. İnsanlar, çıkabilecek bir kavganın ümidiyle bir anda etrafımızı sarıp, tezahürata başladı. Saçmaladığımı farkedip, yeniden koltuğuma oturmasaydım, ne olurdu, bilemiyorum.
Bu sinir bozukluğuyla yola koyulmamızın hemen ardından, sınırdan itibaren Lubumbashi kentine kadar uzanan otoyolun geçiş ücretini ödeme noktasına vardık. Açık iki gişeden boş olan soldakine girdim. Girmemle birlikte görevliler sinirli bağrışlar ve hareketlerle bana doğru gelmeye başladılar. O gişeye değil, yandaki, kamyonun olduğu gişeye yanaşmam gerekiyormuş. Ama, bunu (‘bu’ neyse) belirtir hiçbir uyarı tabelası ya da işaret yok, bu arada. Eyvallah çekip, diğerine yanaştım; kamyonun hemen arkasına. Yine bağrışlar. Yine ne yaptık? Geride beklemeli ve kamyonun işi bittikten sonra yanaşmalıymışım. ‘La havle’ çekip, 5m geriye gittim. Yanıma 2 polis yanaştı; biri genç, biri orta yaşlı. Bana daha çok yanaşanın konuşurken (‘konuşmaya çalışırken’ demek daha doğru olur) ağzından çıkan alkol buharı, arabanın içinde ikimizi de sarhoş etmeye yetecek düzeyde. Söylediklerinden bir şey anlamadım ama, o sırada kamyon hareket etti ve biz otoyol ücreti olan 50 Doları ödeyip, gişeden kurtulduk. Gişeden kurtulunca sanıyorsunuz ki, otoyola çıktık ve son sürat Lubumbashi’ye doğru ilerliyoruz, değil mi? Öyle değil işte. Gişenin 10m ötesinde bir bariyer ve bariyerin başında da askerler (ya da belki polisler, kıyafetlerindeki farkı bilmiyorum) sizi bekliyor. “Evraklar!”
  • Buyrun
  • Giriş belgesi?
  • Giriş belgesi yok. Triptikle (carnet de passages) ile giriyor bu araba. Turistiz biz.
  • Olmaz! Giriş belgesi!
  • Yok hayatım, triptikle giriyor. Bak, bu da giriş damgası.
  • 100 Dolar vereceksin.
  • Niye?
  • Giriş belgesi yok
  • Vermiyorum
  • O zaman bir Cola ver.
Bu yazdıklarımda en ufak bir abartı yoktur. Belki, diyalog bu kadar ‘delikanlı’ usulü değil ama, hülâsası aynıyla vakidir ve biz bu minval üzre, 15-20km’de bir dura-kalka, polisle-askerle cilveleşerek, Lubumbashi’ye kadarki 90km’lik otoyolu 2.5 saatte bitirdik. Şehre girdiğimizde hava iyice kararmıştı. Bu bir bakıma avantaj; yoldaki asker ve polisler bizi fark edemiyor. Öte yandan dezavantaj; zaten keşmekeş halindeki trafiğe bir de o karanlıkta katlanmak zorunda kalıyorsunuz. Ama, bu Kahire’de bile araba kullanmış bir adama fazla dokunmaz, tabii. Avantajı daha önemli. Kısa bir aramadan sonra, ilk gördüğümüz guesthouse’a geri dönüp yerleştik. İkimiz de yaşadığımız ilk şok ve maruz kaldığımız muameleden çökmüş vaziyetteyiz. Bunun, böyle işlek bir sınırdan geçişe has olağanüstülük olduğunu ve ileriki günlerin daha sakin ve keyifli geçeceğini düşünüyorum. Yine de, Demokratik Kongo’yla ilgili eskiden beri söylenile gelen tehlikeler ve bu günlerde, yani seçim sonrasında yaşanan politik gerginlik ve hatta kanlı olayların çıkacağı beklentisi; fazla oyalanmadan ve en kısa yoldan Kinşasa’ya ulaşıp, arkasından da hemen ülkeyi terketmemiz gerektiğini düşündürüyordu, bize. Bu düşünce doğrultusunda, daha önceden şöyle bir plân yapmıştım:
1. gün : Sınır-Likasi arası 210km
2. gün : Likasi-Kamina arası 470km
3. gün : Kamina-Mbujimayi arası456km
4. gün : Mbujimayi-Tshikapa arası416km
5. gün : Tshikapa-Kikwit arası 353km
6. gün : Kikwit-Kinşasa arası 519km
Böylece Zambiya’dan girdikten sonra Kinşasa’ya kadar olan toplam 2,424km’lik yolu 6 günde aşmayı planlıyordum. Kinşasa’dan sonra diğer Kongo’ya, yani, Kongo Cumhuriyeti’nin başkenti Brazzaville’e varmak için yalnızca, Kongo Nehri üzerindeki sınırı aşmak kalıyordu. Kinşasa zaten başkentti ve orada hem Türk Büyükelçiliği vardı, hem de Türkçe konuşan bir tanıdık; Mbay. Mbay, 2004 yılında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olmuş bir Demokratik Kongo vatandaşı. İstanbul’daki Demokratik Kongo Cumhuriyeti Fahri Konsolosluğu’ndan vize alırken, kendisinden bahsetmişler ve iletişim bilgilerini vermişlerdi. Bir süredir Mbay’la, Kongo’daki durumlar hakkında yazışıyoruz.
Her neyse! Yukarıda bahsettiğim plân daha ilk gününden bozuldu ve akşam Likasi’ye varmayı hayal ederken, ancak Lubumbashi’ye kadar ulaşabildik. Bundan sonra, programı biraz daha sıkıştırırsak, gecikmeyi telâfi edeceğimizi düşünüyoruz. Ne büyük gaflet!
Kongo’daki diğer günlerimizi artık aşağıdaki gibi sıralayacağım:

2. gün

Kahvaltının da fiyata dahil olduğu otelin resepsiyon görevlisine, sabah saat 6’da yola çıkacağımızı söylemiştim. Saat 5 buçukta, biz kahvaltı için tam çıkmak üzereyken kapımız çaldı. Dün geceki görevli, elinde kahvaltı tepsisiyle kapıda bekliyordu. Teşekkür edip, elinden tepsiyi aldım. Kahve, dörder dilim ekmek, tereyağı ve reçelden oluşan kahvaltılarımızı yapıp, artan ekmekleri de yanımıza aldıktan sonra yola çıktık. O artan ekmekler daha sonra bizim önemli bir besin kaynağımız olacaktı; şimdiden bildireyim.
Batıya doğru, Demokratik Kongo’yu Angola’ya bağlayan N39 devlet karayolunda ilerliyoruz. 143km sonra Nguba’dan kuzeye dönüp, Lubudi üzerinden bu sefer de N1 karayoluna çıkacağız. ‘N1’ olduğuna göre ‘1. ulusal’ yoldan gelen bir kısaltma diye düşünüyor insan. E, ne de olsa ülkenin en büyük ikinci kentini, başkente bağlayan yol; tabii N1 olacak. N1’e kavuşacağımız yer Nukulakulu ve ayrımdan sonra 185km’miz var.
N39’a Lubumbashi’den başladıktan hemen sonra yine polis-asker kontrol noktaları sürüyle. Kimisi yalnızca evrakları inceleyip “Geç!” diyor, kimisi durdurup arabanın silecek suyuna varıncaya kadar ‘fennî muayenesi’ni yapıyor. Ama hepsi de bir şeyler koparma peşinde. Hiçbir şey çıkmazsa, “Bari bir Cola?” diyorlar.
Likasi’ye vardığımızda, şehir içinde bir kavşağa geldik. GPS’im, sağa dönmemiz gerektiğini söylüyor ama, soldan gideni daha bir ’ana yol’. Kenara çekip haritayı incelerken, yolda yürüyen genç bir adama yol sormayı denedik. İngilizce bilmiyor ama, Lubudi yolunu sormak zor değil. Nitekim, genç de bize önümüzdekilerden hangisinin Lubudi’ye gidiyor olduğunu tam anlatırken, yanımızda sivil bir araba durdu. İçinden polis üniformalı iki kişi indi. Biri genç, diğeri daha yaşlı ve şişman, gözünde, yüzüne ‘korkunç’ bir ifade veren gözlükleriyle… Bizim yol sorduğumuzla ve olaya sonradan dahil olan iki genci, polis olduklarını ileri sürerek uzaklaştırdıktan sonra bize yöneldiler. Lubudi’ye gitmek istediğimizi söyleyip, yolu sorduk. Evraklarımızı istediler. Amacımızın yalnızca Lubudi yolunu sormak olduğunu söyledik. “Evraklar!”. Evrakları uzattım, şişman ve ‘korkunç’ olanına. Bu arada genç olanı, Buket’in kapısını açıp, yanına oturmaya yelteniyor. İkimiz de böyle bir şeyin olamayacağını söyleyerek, kapıyı kapatmaya çalışıyoruz. Evrakları inceleyen ‘korkunç polis’ onlarla birlikte ofise gelmemiz gerektiğini söyledi. Neden? Problem varmış. Aklımda, Kongo’yla ilgili anlatılan, polis ve asker kıyafetli kişilerin yabancıları kaçırıp, fidye istedikleri hikâyeleri çakıyor, ister istemez. Problem olmadığını, ofise gitmeyeceğimizi söyledim. Daha tehditkâr bir ifadeyle yineliyor; onlarla birlikte ofise gitmeliymişiz. Durumun gittikçe sarpa sarıyor olduğunu fark edip arabayı çalıştırdıktan sonra, şişman olanın elinden evrakları hışımla çektim ve gaza bastım. Diğeri halâ Buket’in yanına oturmak için hamle yaparken, ani bir U-dönüşüyle onu da bertaraf ettik ve olması gereken yola girdik. Aynadan baktığımda şişman olan, yüzünde acı bir tebessümle arkamızdan izliyordu.
Likasi’den çıktıktan bir süre sonra N39’un asfaltı ‘tükendi’. Önce düzgün sayılabilecek toprak yol daha sonra gittikçe kötüleşmeye ve çukurlar giderek büyümeye başladı. Nguba’ya kadar yoğun kamyon trafiğiyle sallana sallana ilerledik.

N39 devlet karayolu. Gerisi için hiç de hoş olmayan bir başlangıç
Nguba’daki son polis kontrolünü de kazasız-belâsız atlattıktan sonra Lubudi yoluna saptık. Artık Kongo cangılında, kırmızı toprak yolda ilerliyoruz. Yol Lubudi’ye kadar böyleyse sorun yok ama, bizden başka bu yola sapan da yok. Daha iyi, diye geçirdim içimden. Trafik yok, dolayısıyla asker ve polis de yok, yol düzgün. Rahatça gideriz.
Pek öyle olmadı. 20km kadar sonra yol hızla bozulmaya, birazdan -neredeyse- yok olmaya başladı. Yolda sıkça çamur ‘deryaları’ var. Kâh çamur deryalarına giriyoruz, kâh yanlarına açılmış alternatif yolları kullanıyoruz. Bazıları o kadar büyük ve derin ki, Lando’yu rahatlıkla yutabilir. Nitekim, sapaktan yaklaşık 20km sonra, iki kamyonun battığı noktayı by-pass etmeye çalışırken, bir çamur gölüne saplandık. Saplandığımız yer, vinçle kurtulmak için son derece müsait de, o an başlayan bir tufan işi zorlaştıracak. Ayağıma, şoför mahallindeki lastik çizmelerimi giydim, şemsiyeyi açıp dışarı çıktım. Arkadan, vincin kancasını ağaca bağlamak için gerekli olan strapleri ve mapayı aldım ve ormanın içine daldım. Yaklaşık 20m ilerideki sağlam ağacın gövdesine strapi sarıp, mapayı kilitledim ve vincin halatını boşaltmak üzere geri döndüm. ‘Dakka bir-gol bir’; vinç çalışmıyor. Büyük olasılıkla, son günlerde aldığı aşırı su nedeniyle motor aksamı pas tutup, sıkışmış.

Cangılda, elimde şemsiyeyle o yağmurun altında sanmayın ki hacet gideriyorum. Ağacın etrafına strapi sarmakla meşgulüm. Bu saplanmayla ilgili tek görselimiz bu. Buket’in o stres altında fotoğraf ya da video çekecek hali yoktu. Onu suçlayamam
Mecburen, kamyonları saplanmış çocuklardan yardım istemeye gittim. Sağ olsunlar, canla-başla çalıştılar, kürek salladılar, krikoyla kaldırdığım Lando’nun altını kütüklerle beslediler ve ilk batağımızdan çıktık. Tabii, bunun karşılığında ödülü de hakettiler. Bir de, yanımızdaki 1.5lt’lik sulardan birisini verdik; çok perişan bir halde istedikleri için. Daha sonra, bu yaptığımızın ne kadar yanlış olduğunu anlayacaktık; çok geçti.
Yol aynı şekilde devam ediyor, biz de bata çıka ilerliyoruz. Çok değil, 30-40km sonra bir kere daha battık. Bu sefer, yoldan geçen birkaç bisikletli (spor yaptıklarını sanmayın, bisikletle köylerine mal taşıyanlar) yardım etti ve yine çıktık. Ama bu ‘ikinci dakkanın golü’nü Hi-Lift kriko attı. Arabayı kaldırıyor ama, sonra indiremiyorsunuz. Varan iki!



İkinci batış. Bu sefer yine video yok ama, fotoğraf daha fazla : )
Bu günü, tam 12 saatte, 324km ile (bunun, yanlışlıkla fazladan gidilen yaklaşık 30km ile 170km’sini ‘ana yol’ oluşturuyor) Mbebe Köyü’nde noktalık; akşam saat 6’da. Köye vardığımızda benim daha fazla gidecek takatim yoktu. Evlerden birisinin önünde oturanlardan rica edip, bahçelerinde çadırı açtık. Açmamızla birlikte, köyün tüm çocukları da başımıza üşüştüler, tabii. Çoğu -belki de- hayatlarında ilk defa muzungu görüyordu. Önce korkarak yaklaştılar. Sonra, önce benim o yorgun halimle yapmaya çalıştığım maskaralıklar, arkasından da Buket’in -özellikle- miniklere gösterdiği yakın ilgi, yavaş yavaş onları da ısıttı. Ev sahibinin çat-pat İngilizce konuşan oğlu, yakındaki geçmemizin mümkün olamayacağını söylediği dereye giderken, Buket’in çocuklarla yeni başlayan samimiyeti fazla ileri gitmemişti, daha. Dere o kadar da geçilmez değil ama, balçık kısmına bir ‘döşeme’ yapmamız gerekecek, sabah. Oğlanın bu yorgun halimde durumu göstermek istemesinin nedeni de, şimdiden ertesi günkü yoğun ‘yardım faaliyeti’nin zeminini hazırlamak; anlayışla karşılıyorum. Kamp yerimize döndüğümde Buket’in, köyün çocukları ve hatta genç kızlarıyla samimiyeti iyiden iyiye ilerlemiş, onların sarındığı örtülerini Buket’e giydirerek, güzelleştirmeye çalışmalarına yorgun ama keyifli ayak uydurmaya çalışıyordu. Bütün bunları fotoğraflamak ya da video ile kaydetmek için o kadar takatsizim ki! Hava iyice karardığında, elektriğin -tabii ki- bulunmadığı köyde herkes evlerine dağıldı. Biz ise, yorucu günün ardından şaşkınlığımızı yatıştırmaya ve nerede ve ne yapıyor olduğumuzun farkına varmaya çalışırken bulduk, kendimizi. Yanımızdaki bisküvi ve peynirle karnımızı ‘doyurup’, erkenden yattık.
Bu arada, Nedim’le bir süredir devamlı irtibat halindeyiz. Bizimle; bırakın diğer tüm arkadaşlarımızı, ailelerimizden bile daha çok ilgilenmekte, Nedim. Güzergâhımız boyunca geçeceğimiz ülkelerin yol ve güncel politik durumlarını önceden araştırıp, bizi bilgilendiriyor. Demokratik Kongo’daki seçimler ile ilgili bir sözünü aktarayım; “Hayatımda hiçbir seçimi bu kadar yakından izlememiştim”. Daha önce de bahsettim; seçim sonuçları ve sonrasındaki süreç, bizim seyahatimizi de önemli şekilde etkileyecek. O yüzden Nedim, durumu bizden bile daha fazla ve yakından izlemekte ve bizi sürekli bilgilendirmekte. GSM kapsamasının olduğu Zambiya sınırı-Lubumbashi-Likasi arası cep telefonundan, daha sonra da uydu telefonumuz aracılığıyla sürekli mesajlaşıyoruz. Nedim’e sabah çıkış ve akşam varış noktalarımızı sürekli bildiriyoruz.

3. gün

Sabah 5 buçukta kalkıp, yarım yamalak bir kahvaltı yaptık; yine bisküvi ve peynirle. Yola çıkmaya hazırlandığımızda köyün büyükleri etrafımıza toplanmıştı bile. Çocukların ise çoğu daha uyanmamış.





Mbebe’den ayrılık vakti
Dün keşif yaptığımız dereye geldiğimizde ise tüm ekip, geçişimizi izlemek ve batışımıza engel olacak gerekli önlemleri almak üzere hazırdı. Daha önceden, derenin en balçık kısmına dizilip, sonradan kaldırıldığı bariz olan kütükler yeniden eski yerlerine yerleştirildi. …ve ben Lando’yla alkışlar arasında dereyi geçtim.

İkinci ve daha zor olduğu iddia edilen dere ise aslında o kdar da zor değildi. Herhangi bir önlem almaya gerek kalmadan orayı da atlattık. Birkaç saat daha, bata çıka ilerledik. Yol o kadar zor ki, ikimizin de ne sabah doğru dürüst bir şey yemediğimiz, ne de kahve ya da çay içmediğimiz hatırımıza gelmiyordu.

Zor yollarda önceleri zaman zaman, sonraları sıklıkla Buket’in co-pilotluğuna ihtiyaç duydum. Bu işte zamanla o kadar deneyim kazandı ve sezgileri o kadar iyiydi ki…

Yolda bozulmuş bir kamyonun yanındaki boşluktan geçmeye çalışıyoruz. Boşluk o kadar dar ve ben sığmak için sağdaki tümseğin üzerine o kadar çıkıp da sola yattım ki, sol tarafta portbagajın yanına bağlı kum paletlerim sonunda kamyona dayandı ve kamyonu ‘kazıyarak’ geçmek zorunda kaldım

Bir başka zorlu geçiş

…ve bir diğeri
İkimiz de Likasi’den ayrıldığımızdan beri ilk büyük yerleşim merkezi olarak Lubudi’den çok umutluyuz; niye bilmiyorum. Haritada Lubudi, şimdiye kadar olanlara göre daha büyük harflerle yazılmış ve daha büyük bir noktayla işaretlenmiş. …ve sanki oradan sonra daha düzgün bir yola ulaşacakmışız gibi geliyor, bize. Lubudi’ye vardığımızda ikimiz de hayal kırıklığına uğradık. Ne büyük bir yerleşimdi burası, ne de sonrasında yol düzelmişti. Hele Buket iyice çöktü. Şehrin tüm resmi kurum binaları tamamıyla terk edilmiş. Evlerin çoğu da…

Lubudi’nin meydanı

Bölge şefinin terk edilmiş ofisi önünde merakla bizi izleyen kızlardan birisi. Bu ‘dikensi’ saç modeli Kongo’da o kadar çok yaygın ki…
Yolun nispeten düzeldiği bir yerde kısa bir kahve molası verdik. Bu arada ben, elimdeki haritaları yeniden gözden geçirdim. Özellikle Michelin’in haritası, biraz ilerimizdeki Mukulakulu’dan sonra N1 yolunun başlayacağını ve yolun düzeleceğini ‘müjdeliyor’.



Kahve molası



Elimde, GPS’im dışında iki adet harita var. Bir tanesi Michelin’in Güney Afrika haritası. Yukarıda Lubumbashi-Kinşasa arası komple görüntüyle, Lubumbashi-Kamina detayı görünüyor. Gördüğünüz gibi, yol Mukulakulu’dan sonra düzelme ‘emaresi’ göstermekte

MapStudio’nun Afrika Yol Atlası ise diğer haritam. Burada da Mukulakulu’dan sonra N1 ‘otoyolu’na geçildiği bariz bir şekilde görülüyor
Heyhat, Mukulakulu da bizim için ikinci bir hayal kırıklığı oldu. Yolda ne en ufak bir düzelme, ne de N1 ‘otoyolu’na girdiğimize ilişkin bir tabela vardı. Yine aynı batmalar, çıkmalar ve eziyet… Bu arada, iki tarafı yokuş bir dere yatağının kenarında akan pırıl pırıl suyu görünce, elimizi-yüzümüzü yıkayıp, meyve yemek geldi içimizden. Arabayı kenara çektik. Önce kendimizi, sonra da çamur deryasına dönen paspasları ve arabanın içini temizledik, biraz. Arkasından da, Buket’in yolda aldığı mangolardan yedik. Biraz canlanmıştık, yola koyulmaya hazırdık. Arabaya bindik ve üçüncü gol geldi. Marş basmıyor. Ne yaptıysam olmadı ve araba çalışmadı. Arabayı iki kişi itmemiz mümkün değil, her iki taraf da yokuş yukarı. Orada benim pilim tükendi ve filmin koptuğu kısa bir süre geçti. Sonradan, yakındaki bir köyden gelen gençler ve onların çağırdığı birkaç kişiyle daha, büyüklere kişi başı birer tükenmez, küçüklere de birer kurşun kalem karşılığı, çok zorlanarak da olsa yokuş yukarı arabayı ittik, sonra da vurdurarak çalıştırdık.
Akşam saatlerinde kömür madeni kasabası Luena’ya vardık. Bulabildiğimiz tek otele yerleştik. Otelin bize verdikleri odasında bir şilte ve üzerinde çarşaf var. Banyo olarak kullanılan yerde ise su -maalesef- akmıyor; kovadan su dökünerek yıkanmak zorundayız. Su -tabii- soğuk ama, fark etmez. Leş gibiyiz ve bizi pisliğimizden bir parça arındıracak her şeye razıyız. Tuvalet ise, temizlenene kadar kullanımımıza açılamadı; ta ki ertesi sabaha kadar.
Otelde kalan genç bir jeolog, sohbet etmek için yeterli düzeyde İngilizce biliyor. Fırsat buldukça Kongo’nun durumu ile ilgili konuştuk. Buket yemek hazırlarken, ben de istihbarat teşkilatından geldiklerini söyleyen iki kişi tarafından sorgulamaya alındım. Sorgudan önce otel sahibine ve jeolog olan gence gerçekten istihbarattan olup olmadıklarını doğrulattım, tabii; öylelermiş. Bu sorgunun nedenini ve benim ifademi niye aldıklarını sorduğumda, kasabaya gelen her yabancı için rutin bir uygulama olduğunu söylediler. Peki! Sonunda para da istediler, tabii. Onları bir şekilde savuşturduktan sonra, Buket’in pişirdiği güzel pilavı yemek için arabaya gitmiştim ki, kanama geçiren genç bir kızı hastaneye götürmemi rica ettiler. Günlerdir ilk defa kursağıma sıcak yemek girecekken… İki dakikada pilavı yutup arabaya atladım, jeolog gençle iterek çalıştırdıktan sonra kızı almaya gittik. İnleyen kızcağızı yürüyerek hastaneye götürmeye çalışıyorlardı. Afrika’nın en zengin dünyanın da sayılı doğal kaynaklarına sahip bir ülkenin halkının, böyle bir eziyeti mahkûm olmasını insan anlayamıyor, içine sindiremiyor.
Bu yazıyı burada kesiyorum. Sonraki yazıda; “Alarm! Kongo’dan kaçıyoruz”.
Kalın sağlıcakla.
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş