ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Namibya
Güncelleme Tarihi: 27.11.2011
Gün: 935
Yapılan Yol: 104478 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 2 SONRAKİ
SON YAZI
Geçen yazıya ilişkin bir videoyu koymayı, daha doğrusu hazırlamayı unutmuşum. Namib Çölü’nde çektiğimiz bir Land Rover reklâmıydı. Videoyu çektikten sonra bozulan Lando’yu kamyona yükl… Şaka şaka! Aslanlar gibi gidiyor Landom; biraz yorgun ama, mağrur.
Geçenlerde Fransız bir aileyle karşılaştık, Namib Çölü parkına girmeden, benzin istasyonunda. Bize göre genç sayılabilecek çiftin 5 (yazıyla, beş) de çocukları var; 3 ilâ 9 arası gibi yaşlarda tam beşşş çocuk. O beşşş çocukla bir Land Rover Defender 110’un (çift sıra koltuklu, tabii ama, ben dikkat etmedim, arkada bir sıra daha ilâve koltuk varmış) içerisine sığdıkları yetmiyormuş gibi, arabanın üzerinde de bir çadır ve sandık sandık eşya var. Herhalde, beş çocuk o çadırda, anne-baba da yer çadırında kalıyorlardır, diye düşündük. Biraz sohbet ettik. Onunki de, benimki gibi 300Tdi motorluymuş. Birkaç ayrı seferde bayağı dünyayı dolaşmışlar, onlar da. Bu seferleri 1 yıldır sürüyormuş; Güney Amerika ve Afrika’yı kapsayan. Arabalarıyla şu ana kadar 300 bin kilometre yol yapmışlar. “Sorun çıkardı mı?” diye sordum. “Ufak tefek oluyor, arada” dedi. Lando’yu sordu, “Fazla kurcalama” dedim. Lando da, yere damlattığı yağı saklamaya çalışarak, utangaç, önüne bakıyordu o sırada.

İskelet Sahili

Atlas Okyanusu kıyısında, Walvis Bay’den kuzeye, ta Angola sınırına kadar olan bölüme, İskelet Sahili deniliyor. Buranın büyük bölümü aynı zamanda Namib Çölü’nün devamı. Bu ürkütücü ismin verilmesine sebep olan, bölgedeki deniz ve hava koşulları. Sık sık bastıran sisle birlikte, beklenmedik sığlıklar ve kayalıklar, buralarda seyreden gemilerin korkulu rüyası olagelmiş. Bu zor deniz koşullarından dolayı İskelet Sahili birçok gemiye ve onların mürettebatına mezar olmuş. Sürekli ‘yürüyen’ Namib Çölü kumulları haritayı, dolayısıyla sahil çizgisini öyle değiştiriyor ki, kıyıya vuran tekne kalıntıları yer yer şu anki kıyıdan 1km içerilerde kalmış durumda. Biz de, Swakopmun’dan ayrıldıktan sonra yaklaşık 75km boyunca, bu ürpertici sahil boyunca gittik.

İskelet Sahili boyunca…

Yenilerden bir ‘iskelet’

İskelet Sahili’nde…

Hafta sonu Swakopmund’dan insanlar İskelet Sahili’ne balık tutmaya geliyorlar

Bir de böyle misafirler de oluyor, tabii. Bu bir Güney Afrika deniz ayısı yavrusu (South African fur seal ya da Arctocephalus pusillus). Pek rahatsız olmuş gibi görünmüyor
Sahilden doğuya doğru ayrılıp, Namib Çölü’ne tekrar girdiğimizde, göz alabildiğine bir düzlükte, iki ucundan gerilmiş bir ip gibi devam edip giden bir yola düştük. Zemin o kadar düz ki, uzaklarda artık bir yansıtıcı gibi davranıyor ve ileride ufuk çizgisi yok oluyor. Sağımızda yol boyunca uzayıp giden telefon direklerini uzaklarda havada asılı duruyormuş gibi görüyorsunuz. İşte çöl yanılsaması budur.

Hedefte Etosha Ulusal Parkı var. Ama ondan önce, parkın hemen güney-batı ucuna yakın Kamanjab’da bir gece mola vereceğiz. Hem zaten, aynı gün Etosha’ya ulaşmamız mümkün değil.

Kamanjab ve Himba köyünü ziyaret

Kamanjab ufak bir kavşak kasabası. Burada, benim daha önce broşürünü gördüğüm, hem de Swakopmund’da kaldığımız pansiyonun sahibesi bayan Christel’in de tavsiye ettiği Oppi-Koppi Camping’de kalacağız.
Kampingin sahibi Belçikalı Vital, ülkesindeki şirketini satıp karısıyla dünyayı dolaşmak üzere bir kamyon hazırlamış. Ama sonrasında bazı olumsuzluklar sonucu dünya seyahatinden vazgeçip, buralara gelmiş, kampingi kurup, eşi ve kızıyla işletmeye başlamış. Buralarda pek rastlanmayan Avrupaî bir profesyonellikle işletiyorlar. Yine buralarda hiç rastlanmayan bir hizmet de veriyorlar; ücretsiz internet hizmeti.

Buket ocak başında

Oppi-Koppi’nin bar-restoran kısmı

Vital ve eşi

Bahçede 7 aylık bir springbok (bir tür ceylan) yavrusu Gölge ile oynuyor
Ertesi sabah kahvaltıdan sonra Himba köyüne gittik. Köy, özel bir çiftlik arazisi içinde yer alıyor. Köye girmek için, çiftlikte çalışanlardan biri bize rehberlik etti. Andrea’yla köyü gezdik; bize tercümanlık yaptı, Himblar’ın yaşantılarını anlattı. Andrea 1.5 yıldır bu çiftlikte yaşıyor ve her gün Himbalar’la beraber; onlarla kendi dilleriyle, yani Otjihimba dilinde konuşuyor.

Himba köyündn önce yakıt ikmali yapıyoruz. Buket pencereden sohbette

Rehberimiz Andrea, Himba dostlarıyla
Himbalar, esasen Bantu soyundan Herero grubunun bir alt grubu. Yaşam alanları kuzey-batı Namibya. Sere-serpe dolaşmalarının yanı sıra, esasen kadınlarının vücutlarına sürdüğü kiremit renginde koruyucu bir kremle tanınıyorlar. Kızların ergenliğe erişmesinden itibaren başlayan bu ‘makyaj’ aslında bir bakıma güzel görünmek amaçlı. Ama, ciltlerini beslediği ve diri tuttuğu da kesin. Ergen bir Himba kızının hergün yaptığı bu makyajı tamamlaması iki saati bulurmuş. Kremin ana maddesi, bizim -daha doğrusu, eskilerin deyimiyle- ‘aşı boyası’nın (İngilizce’si, ochre) özünü teşkil eden demir oksitli kil. Bu aslında dünyanın birçok yerinde koruyucu olarak kullanılıyor; örneğin Yeni Zelanda’da maoriler, ağaçtan oydukları kayıklarının dışını bu madde ile kaplarlarmış. Bizde de, Boğaz’daki yalılar, rutubetten korumak için aşı boyasıyla boyanırlardı. Burada da kadınlar, vücutlarını koruyorlar, bu maddeyle. Ama, öyle yalnız başına kullanmıyorlar. İnek sütünden elde ettikleri tereyağıyla karıştırıp sürüyorlar, vücutlarına. Yalnızca inek sütü olmak zorunda. Halbuki, köyde yalnızca keçi besliyorlardı. Bu keçiler eti için beslenirmiş. Sütünü hiç tüketmezlermiş; ne beslenmek, ne de başka bir amaçla…

İki anne, çocuklarını yediriyor. Ayak bileklerindeki bileziklerin üzerinde bulunan deriden şeritlerin sayısı, kadının bir ya da daha çok çocuğu olduğunu gösteriyor. Tek şerit varsa, bir, 2 şerit varsa birden çok çocuğu var demek

Bir Himba kızı. Himba genç kızları, saçlarını bu şekilde iki şerit halinde örüyorlar

Bu da bir erkek çocuk


Kadınlarda saçlar, bu şekilde ikişerli örüldükten sonra, üstü yine aynı kremle kaplnıyor







…ve birkaç fotoğraf daha

Bu oğlan da ağaçtan heykel oyuyor. Bunları turistlere satıp, para kazanacak

Buket çocuklarla pek güzel anlaştı
Himba köyünden ayrılıp, Andrea’yla vedalaştıktan sonra Etosha Ulusal Parkı’na doğru yola çıktık. Land’nun arka frenlerinde yine boşalma var. Arjantin’de başıma gelen fren borusu çatlağının olduğu yerden yine hafif kaçak başladı. Yanımda bulundurduğum fren hidroliğine takviye olarak bir kutu daha aldım; ne olur ne olmaz. Nitekim, hidrolik seviyesi düştükçe onu da kullanmaya başladım. Başkent Windhoek’ta, Otokar’ın gönderdiği vakum pompasının değişmesiyle birlikte, bu işi de kalıcı olarak çözmem lâzım. Namib Çölü’nde kaldığımız kamp yerinde tanıştığım yaşlı İtalyan çiftin tavsiye ettiği Alman asıllı tamircinin adresini aldığım iyi oldu. Windhoek’ta Lando’ya gereken ilgiyi gösterir, diye umuyorum.

Etosha Ulusal Parkı

Etosha’ya, parkın ortasına yakın olan ilk giriş kapısından, yani Okaukuejo’dan gireceğiz. Hemen girişte bulunan NWR’ye (Namibian Wildlife Resorts) ait konaklama tesisinin kamp yerinde kalacağız. Önceden rezervasyon yaptırmanın şart olduğunu söylüyor, herkes. NWR’nin Lonely Planet’ta yazılı olan telefon numarasını arıyorum, sürekli meşgul. Ya yer bulamazsak? Akşamüstü Okaukuejo’ya vardığımızda, kapıdaki görevli tombul hanım, kamp alanında boş yer olduğunu söylüyor; rahatlıyoruz.
İçeride iki günlük park giriş ücreti ve iki gecelik kamp bedelini bayıldıktan sonra, kamp sahasına gidip, çadırımızı açtık. Konaklama tesisinde, kamp sahasından başka, her ‘keseye’ uygun yerler de var. Konaklama sahasının hemen önünde bulunan göletin çevresine de en lüks villalar sıralanmış. Yine de önlerindeki bölüm, herkesin ortak kullanımına açık. Gece göletin olduğu yer ışıklandırılıyor. İnsanların, su içmeye gelen hayvanları seyredebilmesi için… Ancak, bir süredir aralıklarla yağan yağmurdan dolayı, parkın çeşitli yerlerinde su birikintileri oluştuğu için, gölete su içmeye gelmiyor, hiçbir hayvan. Saat 7 buçuktan 10’a kadar beklememize rağmen, iki çakalla, gölette bir uçtan bir uca sürekli gidip gelen bir ördekten başka hayvan göremiyoruz.
Sabah beşe doğru uyanıp, alelacele çadırı topladık ve yola çıktık. Bu telaşımızın nedeni, özellikle büyük kedilerin (aslan, leopar ve çita) avlanmak için sabahın erken saatlerini kullanıyor olmaları. Park sahasına giriş saat 5’i on geçe başlıyor. İlk girenlerdeniz. Bu azimli çabamızın ödülünü alıyoruz ve park sahasına girdikten bir süre sonra, avladıkları zebranın başına çökmüş aslanları buluyoruz. Dokuz tane aslan var; beşi nasiplerini almış karınlarını doyurmuş ve sağa-sola serilmişler. Diğer dört tanesi ise kendi paylarına düşeni mideye indirmekle meşguller.

Zavallı zebra, hızlı hareket edememesinin kurbanı olmuş durumda

Bunlar kahvaltılarını etmiş, sabah keyfindeler
Kapladığı yaklaşık 20,000 kilometrekare alan ile dünyanın en büyük koruma alanlarından biri olan Etosha, Kenya ile Tanzanya’daki pek popüler olan Masai Mara-Serengeti ikilisinin toplamından bile çok daha geniş. Hemen ortasında bulunan Etosha Çanağı’ndan adını alan park, birçok yaban hayvanına ev sahipliği yapıyor. Bunlardan en önemlisi, dünyada (yani, Afrika’da) sayıları iyice azalan ve yokolma tehlikesiyle karşı karşıya olan siyah gergedan (black rhino). Bu cinsin görülme şansının en çok olduğu yerse, Etosha’nın bizim giriş yaptığımız Okaukuejo kısmı. Hatta, uzun süre yağış olmadığı zamanlar, yukarıda bahsettiğim gölete sık sık ‘akşam oturması’na gelirlermiş. Ama biz bu şerefe nail olamadık, maalesef. Bırakın akşam oturmasını, gündüz parktaki turlarımızda bile göremedik. Onun yerine, buralarda çok bol bulunan -o yüzden de her etobura yem olan- springbok (Afrikaan dilinde spring ‘sıçramak’, bok da ‘ceylan’ anlamına geliyor, yani ‘sıçrayan ceylan’) ve geceleri sıkça kamp yerini ziyaret edip, çöpleri karıştıran çizgili çakal görüyoruz. Bir de, mavi wildebeest… Bu ‘wildebeest’ adının Türkçesi’ni, önceki seyahatimde bulamamıştım. Sonradan, çok belgesel kanalı izleyen bir dostum -ve izleyenim-, Türkçe National Geographic Kanalı’nda ‘öküz başlı antilop’ tabirinin kullanıldığını söylemişti.Ben de şimdi aynı tabiri kullanıyorum; biraz uzun olacak ama… Mavi öküz başlı antilop.

Bir springbok…

…ve mavi öküz başlı antilop
Şimdi gelelim ilk günün ve tüm Etosha ‘safarilerimizin’ en heyecanlı, bir o kadar da hüzünlü anısına… Sabah turlarımızı tamamlamak üzereyiz. Buket arabanın arkasından bir şey almak için indi. Tam o sırada… (Yok! Buket’e bir leopar falan saldırmadı) … iskele baş omuzlukta (pardon, denizcilik terimi karıştı), saat 10 istikametinde (bu da havacılık terimi oldu), yani sol ön tarafımızda, yaklaşık 100m ilerimizde bir hareket başladı. Sahnede bir benekli sırtlan, kovaladığı bir springbok yavrusu, yavrusunu kurtarmak ümidiyle peşlerinden koşan anne ve çevresinde onlarla birlikte hareket eden 4-5 tane çizgili çakal. Sırtlan yavruyu önüne katmış kovalıyor, yavru zikzaklar çizerek kurtulmaya çalışıyor. Yavrunun yönü hafiften bize doğru ama, halâ uzaklar. Bulunduğumuz yere yaklaşık 70-80 metre kala sırtlan yavruyu yakaladı. Yakalamasıyla birlikte de öldürmesi bir oldu. Anne telaş ve çaresizlik içerisinde olay mahallinin çevresinde dönüp duruyor. Çakallar da, durumdan pay kapma çabasıyla sırtlana ve ava yaklaşıyorlar ama, dokunmaya da cesaret edemiyorlar. Nihayet, sırtlan avını ağzına alıp, daha sakin bir ‘köşe’ bulmak üzere hareketlendi. Çakallar ürkek adımlarla sırtlanın peşinden seyirtirken, anne perişan halde arkalarından bakakaldı. Durum aşağıda kare-kare anlatılmıştır.









Öğleye doğru kamp yerine dönerken, sabah gördüğümüz aslanlardan iki tanesi de yediklerini sindirmiş, ilerideki ağaçlığa doğru uyumaya gidiyorlardı.



Sabah yapamadığımız kahvaltıyı, öğleye doğru afiyetle yedik. Biz kahvaltı ederken, yanımıza gelen bir mirket (Vikipedi böyle Türkçeleştirmiş, esas adı ‘meerkat’ ya da ‘suricate’ olarak geçiyor literatürde, sincapa benzer bir hayvan) de bizle birlikte kabak çekirdeği tıkındı.

Literatür ‘etobur’ diyor. Ben de etobur sayılırım ama, kabak çekirdeğini seviyorum. Nitekim, mirket de…
Etosha’da kendi aracınızla ancak gün doğumundan, gün batımına kadar park alanında kalıyorsunuz. Gece ise, ancak yönetim tarafından düzenlenen turla parkı gezebilirsiniz. Bu, Güney Afrika’daki Kruger Ulusal Parkı’nda da böyleydi. Önceki Afrika seyahatimde (www.turafrika.com) Kruger Ulusal Parkı’nda katıldığım böyle bir gece turu, hayatımın en güzel vahşi doğa deneyimi olmuştu; çok güzel fotoğraflar da çekmiştim. Burada da benzeri bir deneyim yaşayacağım ümidiyle, akşamki tura katılmak istedim. Buket gölet başını tercih etti. 9 kişilik araçta hiç yer yokmuş. Rezervasyon iptali olur ümidiyle, tur saatinden yarım saat önce idarî ofise gittim, hakikaten bir kişilik yer açılmıştı. Açılmıştı da, Kruger deneyiminden sonra tam bir hayal kırıklığı oldu, benim için. 3 saat süren turda ne bir fotoğraf çekebildim (çünkü) ne de doğru dürüst bir hayvan görebildik.
23 Kasım Çarşamba sabahı verimsiz geçen bir park turunun ardından, başkent Windhoek’a doğru yola çıktık.
Bundan sonrasında Windhoek ve ardından bir sonraki ülkemiz Botswana sınırına kadar olanları anlatan kısa bir Namibya yazısı daha okuyacaksınız. O zamana kadar, hoşça kalın.
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş