ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Namibya
Güncelleme Tarihi: 24.11.2011
Gün: 932
Yapılan Yol: 104478 km.


İLK YAZI
1 SONRAKİ
SON YAZI

Namibya

Afrika’nın güneyindeki ikinci ülkemiz Namibya. Girişte elimizdeki Güney Afrika Randları’nı harcayamadığımıza yanarken, G. Afrika, Namibya, Botswana ve Lesotho arasında imzalanmış olan G. Afrika Gümrük Birliği Anlaşması’na göre, tüm ülke paralarının değer olarak birbirlerine eşitlenmiş olduğunu ve birine ait paranın diğerlerinde de aynı şekilde kullanılabileceğini öğrenip, seviniyoruz. İlk durağımız, Atlas Okyanusu kıyısındaki Lüderitz kenti. Buraya, sınırdan geçtikten yaklaşık 140km sonraki Keetmanshoop kentinden batıya dönüp, kuzeydeki Namib Çölü ile güneydeki girişe yasak Elmas Bölgesi arsındaki koridordan geçilerek ulaşılıyor. İçeri bölgelerdeki sıcak, akşam saatlerinde ulaştığımız Lüderitz’te yerini serin ve şiddetli rüzgârlı bir havaya bırakıyor. Önceden tespit ettiğimiz hostelin bahçesinde çadır açmak da mümkün. Hatta bir Fransız çift, araçlarının üzerindeki çadırı açmışlar bile. Ama, park yeri o kadar eğimli ki, o Fransız çift çadırda yuvarlanmadan nasıl uyuyorlar, pek anlayamadık. Üstelik, dediğim gibi, rüzgâr da hayli şiddetli. Yuvarlanmanın ötesinde, çadırın gürültüsü de uyumayı hayli güçleştirir. Oda fiyatıyla, çadır fiyatı arasında da öyle önemli bir fark yok. Üstelik, binada kalan kimse olmadığı için, her yer bizim. Daha ne isteriz!
Lüderitz adını, bölgeye ilk gelen Almanlar’dan biri olan, Bremenli tüccar Adolf Lüderitz’ten alıyor. Her ne kadar Şansölye Otto von Bismarck Afrika’dan uzak durmak isterse de, Lüderitz’in inatla bölgede Alman varlığı ve hatta egemenliğini kurma çalışmalarına sonunda boyun eğer ve 1884’te Lüderitz şehri resmen Alman İmparatorluğu’nun parçası olur. 1880’lerin sonunda da, şimdiki Namibya topraklarının büyük bölümü, Alman Güney Batı Afrikası adını alır.
Bundan öncesinde ise bölge, önemi olmayan bazı girişimlere maruz kalmış; Portekizliler, Hollandalılar, İngilizler ve hatta Finliler bile misyonerlik ya da ticaret amacıyla gelip geçmişler buralardan. Almanlar’ın yukarıda bahsettiğim bu ciddi girişiminin ardından, Lüderitz’in güneyindeki uçsuz bucaksız kumlarda parlayanların aslında elmas olduğunun keşfi ile, Güney Afrika sınırını teşkil eden Orange Nehri’ne kadar olan bölüm 1910 yılında yasak bölge ilân edilmiş. Ancak Alman İmparatorluğu bölgenin bu zenginliğinden yeteri kadar nemalanamamış. 1. Dünya Savaşı yenilgisi, onların bölgedeki egemenliğine de son vermiş. Elmas kaynakları da el değiştirmiş. Daha sonrası ise, İngilizlerin telkin ve baskısıyla Güney Afrika’nın ülkeyi işgali ve Birleşmiş Milletler’in tüm uyarılarına karşın, 1989’a kadar terk etmemesi süreci… Neyse! Biz kendi seyahatimize dönelim.
Dışarıda dolaşmaya müsaade edecek hava olmayınca, koca hostel binası da yalnızca bize ait olunca, hele bir de yorgunluktan pek de dışarı çıkmak istemeyince, Buket’le makarnalarımızı yedikten sonra, yatakta kitaplarımıza dalmayı tercih ettik. Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra toparlanıp, hostelden ayrıldık.
Lüderitz’e gelmemizin nedeni, güneydeki elmas bölgesini gezmekti, aslında. 1910 yılında başlayan yasak, yakın zaman kadar katı bir şekilde uygulanmaktaydı. Ancak son birkaç senedir (son 10 yıl civarında) kontrollü olarak turistik ve araştırma amaçlı girişlere izin verilmekteydi. Geçen seneden beri izin almanın daha da kolaylaştığı yönünde çeşitli kaynaklardan haberler okumuştum. Ancak bu ‘kolaylaşma’nın derecesi hakkında değişik söylentiler vardı ve hangisinin doğru olduğunu öğrenmek fırsatım olamamıştı. Bazı kaynakların dediği, yerel bazı turizm acentelerinin bu izni hemen alabildiğini söylüyordu. Bunun doğru olmadığını ancak buraya gelince öğrenebildik. Bölgeye giriş için gereken izin müracaatı, uzun (en az bir hafta) bir güvenlik soruşturmasının ardından sonuçlanıyormuş. Dolayısıyla, bizim elmas madenlerini gezmek ve çaktırmadan birkaç parça elması cebe atmak hayallerimiz de suya düştü. Halbuki ne plânlarım vardı; cebe atacağımız birkaç yüz karatlık elması satıp, üzerinde çadırı olan bir uçak satın almayı düşünüyordum. Seyahatin geri kalan kısmını onunla yapacaktık.
Lonely Planet’da Lüderitz için 19. yüzyılın sonlarından kalma eski Alman stili evleriyle şirin bir kasaba olduğundan bahsediliyordu. Hepsi doğru da, pek şirinliği kalmamış. Yani, binaları öyle bir renove etmişler ki, baktığınızda “Ne güzel, eski Alman stilinde yapılmış yeni binalar” diyebiliyorsunuz, ancak. Bizim, İstanbul surlarını, yepyeni ve makineyle kesilmiş farklı özellikte taşlarla, çimento kullanarak ‘yeniden inşa’ etmemiz gibi olmuş, yani. Biz de dolaştık Lüderitz’i, fotoğraflarını da çektik, tabii.







Şimdi de Kolmanskop’a gelelim. Lüderitz’in 9km doğusunda yer alan bu ‘hayalet şehir’, bölgede elmasın bulunduğu ilk nokta. 1908’in Nisan’ında Alman demiryolu şirketinde çalışan Zacharias Lewala burada parlak bir taş bulur ve bunu süpervizörü Alman August Stauch’a gösterir. Yapılan analizde bunun elmas olduğu anlaşılır. Bölgede o kadar çoktur ki bu parlak ‘taş’lardan, Alman koloni yönetimi bölgeyi hemen Sperrgebiet (Yasak Böge) ilân eder. 1908 yılından 1. Dünya Savaşı’na kadar geçen zamanda bölgede 5 milyon karattan fazla elmas bulunur. Sonrası da, daha önce anlattığım akıbet. Alman Yahudi asıllı ünlü maden (özellikle altın ve elmas) yatırımcısı Sir Ernest Oppenheimer, Amerikan J.P. Morgan şirketinin (tanıdık, değil mi?) desteğiyle kurduğu Güney Afrika Anglo Amerikan Şirketi olarak buradaki birçok maden işletmesini 1910’da satın alır. Kalanını da zaten, yine bir başka meşhur, Cecil John Rhodes’un De Beers şirketi… De Beers çoğunuza yabancı gelmeyecektir, sanırım. Cecil Rhodes adı ise, bundan sonraki birçok yazımda ‘saygıyla’ anılacak.
Her neyse! Zacharias’ın elması ilk bulduğu bu noktaya bir şehir kurulur. Bölgedeki madenin işletmesi ile ilgili idari binaların, madende çalışanlar ve ailelerinin barındığı evlerin ve onların tüm sosyal yaşantılarıyla ilgili gereksinmeleri için hazırlanan yapıların bulunduğu... Okumuş olanlar hatırlayacaktır; Şili’de Humberstone Madencilik Şirketi’nden bahsetmiştim; hani terkedilmiş eski maden şehri olan... İşte Kolmanskop da onun gibi bir maden şehri ama, daha küçük ölçekte. Aşağıdaki fotoğrafı görünce, hele Şili’deki Humberstone Madeni’nden sonra çok da ilginç olmadığı konusundaki fikrimize siz de katılacaksınızdır, sanırım. Biz de yalnızca uzaktan fotoğrafını çekmekle yetindik.

Kolmaskop ‘hayalet’ maden kasabası

Namib Çölü ve Ulusal Parkı

Lüderitz’den ayrıldıktan sonra, geldiğimiz yolun 123km’lik kısmını Aus’a kadar geriye gidip, kuzeye, Namib Çölü’ne döndük. Ayrımdan hemen sonra, seyahatimizin bu kısmının ilk toprak yoluna da ayak basmış olduk, böylece. Lastik havalarını 12psi kadar düşürüyorum; yoldaki ondüle deformasyonu içimizde hissetmeyelim diye. Bu arada, motordan damlayan yağı gördüm. Bolivya’dayken bir ara başlayıp sonradan kesilen, vakum pompasından yağ kaçağı yeniden başlamış. Geç kalmadan Aus’a dönüp, oradaki tek benzin dükkânından (‘istasyon’ demeye dilim varmıyor) 2lt motor yağı aldım. Sızıntı artarsa motor yağsız kalmasın. Nitekim, ilerleyen günlerde sızıntı artacak ve yaklaşık 500km’de 1lt kadar yağ ilâve etmek zorunda kalacaktım. Bu arada Otokar’ı da arayıp, yeni bir vakum pompası istedim. Windhoek’a gönderecekler. Cape Town’a uçmadan önce Ümit Usta’nın “Ali Bey, yanına bir vakum pompası verelim” önerisini geri çevirdiğimi acı bir şekilde hatırlayarak, tabii. Ona, La Paz’daki ‘geçici’ sızıntıyı anlatmıştım da…

Yolda, öğle yemeği molası. Gölgesine sığındığımız ağacın üzerindeki koca yumağı görüyor musunuz?

Bu bir kuş yuvası. Koloni halinde ve birlikte oluşturdukları bu koca ‘yumağın’ içinde yaşayan bir tür serçe; İngilizce adı weaver bird, yani ‘örücü kuş’. 100 ilâ 200 çift olabiliyormuş kolonide yaşayan kuşların sayısı. Kimi zaman bu ‘yumak’ o kadar büyüyor ve ağırlaşıyor ki, dallar kırılıp, yere düşüveriyor koca kütle

Yuvalarının girişleri, yumağın altındaki bu delikler

Bu bir tür oriks. Bu türe buralarda ‘gemsbok’ deniliyor. Sıcağa çok dayanıklı olan gemsbokların hayatları boyunca hiç su içmeden durabildikleri söyleniyor. Su ihtiyaçlarını tümüyle, yedikleri yabani karpuz ve benzeri sulu yemişler ya da köklerden alırlarmış. Sıcağa karşı olan dirençlerinin ise, vücutta dolaşan kanın burun delikleri içerisindeki kılcal damarlarda soğuması ve böylece beyne -nispeten- daha serin bir kan pompalanmasıyla sağlandığı söyleniyor. Böylece, vücut ısıları normalinin 6°C üstüne çıksa dahi, bundan herhangi bir rahatsızlık duymadan yaşayabilirlermiş
Namib Çölü, başlıktan da anlayacağınız gibi, bir ulusal park; Namib-Naukluft Park diye geçiyor, adı. Dünyanın en büyük koruma alanlarından birisi. Aynı zamanda, dünyanın en kuru ve sıcak koruma alanlarından... Daha yazın ortası değil; o yüzden hava ‘ılık’. Yolda, dış sıcaklığı 37°C ölçüyor, termometremiz. İçeride de o civarda, klimanın ‘soğutabildiği’ kadarıyla. Ama, klima menfezlerini direkt yüzümüze doğru tutunca, ferahlatıcı ve tatlı bir serinlik hissedebiliyoruz. Bu da bize yetiyor. Bu sıcaklığa rağmen, hava insanı rahatsız etmiyor. Akşamüzeri, çölün hemen sınırındaki Sesriem’e vardık. Burada çeşitli konaklama olanakları mevcut. Ama biz, özellikle park alanı içerisinde, girişten hemen sonraki NWR’a (devlete ait, ulusal parklardaki konaklama alanlarını işleten kuruluş) ait kamp sahasında kalacağız. Giriş işlemlerini yaptıktan sonra, gün batımını seyretmek üzere kampın 25km batısındaki kumullara gidiyoruz. Neredeyse kiremit rengine çalan Namib kumullarının kumu bu saatlerde daha dostça karşılıyor bizi. Ayağımdaki terliklere rağmen yanmıyorum. Ama, çöl karıncaları öyle değil. Günün sıcağında iyice kızışmış karıncalar, neredeyse her hareketimi takip edip, saldırıyorlar. İri çeneleriyle de ısırdılar mı, insanın canı hayli acıyor. Yine de pes etmeyip, gün batımını en iyi seyredebileceğimizi düşündüğüm kumulun tepesine tırmanıyoruz. Yakınımızda, bizimkinden çok daha yüksekleri var ama, onların önündeki dağlar nedeniyle, güneş oraya tırmananlar için bizden çok önce batacak.





Namib Çölü’nde gün batımı manzaraları
Bir kumula tırmandınız mı hiç? Zaten sıcak. Bir de ayağınızın altından akıp giden kumun içine bileğinize kadar batıyorsunuz. Buna, kumulun eğimi de eklenince, hayli yorucu bir yürüyüş olup çıkıyor. Kamp yerine döndüğümüzde biz de yorgunluktan bitap düşmüş haldeydik. Ben çadırı açtım. Yemekle uğraşmak yerine, kamp yerinin ‘çadır-restoranı’nda karnımızı doyurduk. Yemekler de, servis de gayet iyiydi. Sonra da fazla oyalanmadan yattık. Sabah bir de gün doğumunu, 45km ilerideki kumulun tepesinden seyretmek için, kargalar kahvaltı etmeden (saat 4 buçuk gibi,yani) kalkmanın anlamı yok.
Sabah uyandığımızda, gündoğumu için olmadık erken bir saatte kalkmadığımıza seviniyoruz. Hava bulutlu. Kalkanlar olduysa (ki, çevremizde eksilen arabalardan, olduğu anlaşılıyor), onlar için üzgünüz. Kahvaltıdan sonra çölün daha derinliklerindeki Sossusvlei Çanağı’na (Sossusvlei Pan) hareket ettik. Burası, yazları kuruyan, kil tabanlı bir çanak. Yağmur mevsiminde beslenen bu çanak suyla doluyor ve yaz başına kadar buharlaşarak azalan suyu ile, bölgede yaşayan hayvanlara önemli bir kaynak oluşturuyor. Sesriem’e doğru yüzeyin çok düz olması nedeniyle de birikme doğuya doğru bir taşkın şeklinde uzayıp gidiyor. O yüzden de -örneğin- Google Earth’te bölgeye baktığınızda, Namib Çölü’nün ortasına doğru bir dil gibi uzanmış beyazlık görüyorsunuz. İşte bu beyaz dil, taşkından sonra kuruyup kalmış kil tabakası, dilin batı ucu da Sossuvlei Gölü (artık ne kadar ‘göl’ denirse) ya da Çanağı. Sossusvlei, Afrikaan dilinde (Güney Afrika’da yaşayan beyazların -ya da Afrikanerler’in- yarattığı, aslen Hollandaca, -şaşırtıcı, ama- Malayca, Portekizce ve yerel Bantu dillerinden alıntılarla oluşan bir dil) ‘dönüşü olmayan bataklık’ anlamına geliyor.

Sossusvlei Gölü. Gölün bulanık rengi, zaten buharlaşıp azalmış suyunun içinde karışık bulunan yoğun kilden dolayı

Bu da, Sossusvlei Gölü’nün yanındaki bir başka kumuldan

Bu da ‘Kumul Adam’
Sossusvlei’dan ayrıldıktan sonra hedefimiz yine kuzey; Namib Çölü’nün kuzey ucundan, Okyanus sahilindeki Walvis Bay’e çıkacağız. Sahile yaklaşırken iyice bozulan yol, bir anda asfalta döndü. Walvis Bay bir sanayi kenti; dolayısıyla, hoşlanmıyoruz. Kıyıdan, biraz daha kuzeydeki Swakopmund’a gidiyoruz. Derli toplu, geniş caddeleri ve tek katlı evleriyle -nispeten- sevimli bir sahil kenti, Swakopmund. Park yerinde çadır açabileceğimiz bir pansiyonda geceleyeceğiz. Pansiyon sahibi Christel’den ortak kullanım alanlarıyla ilgili direktifleri ve akşam yemeği için tavsiyeleri alıp, temizlendikten sonra kendimize güzel bir lokantada sıkı bir akşam yemeği ısmarladık.

Walvis Bay’e doğru Oğlak Dönencesi’ni geçiyoruz. Herkes tabelanın arkasına stikerini yapıştırmış; eksik kalmadık, tabii
Ertesi sabah, Himbalar’ın (Namibya’nın kuzey-batısında yaşayan yerli halk) köylerine gitmek üzere yola çıkacağız. Şehirde kısa bir tur ve kahve molasından sonra yola düzülüyoruz.

Bojo’s Café’de kahve keyfi

İnsan kendini bazen Almanya’da hissetmiyor değil



Swakopmund’dan…
Namibya’nın ilk bölümünü böylece bitireyim. Buket, daha uzun yazıların sıkıcı olduğunu söylüyor; sadık bir izleyenim olarak onun önerilerini dikkate almalıyım.
Himbalar’la buluşmak üzere, şimdilik sağlıcakla kalın.
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş