ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
 
ÜLKELER ...
Güney Afrika Cumhuriyeti
Güncelleme Tarihi: 12.11.2011
Gün: 920
Yapılan Yol: 100443 km.


İLK YAZI
1 SONRAKİ
SON YAZI

Eski kıtaya yeni başlangıç : Yine Afrika!

Dünya seyahatimin dördüncü kıtasına, Afrika’ya -yeniden- başlıyorum. Bu sefer Buket’le birlikte. ‘Yeniden’ diyorum, bilen bilir, 2005 Ekimi’nde İstanbul’dan yine Lando’yla başladığım seyahatimde (www.turafrika.com) Afrika’yı baştan başa doğudan katetmiş ve şimdiki Afrika’ya başlayacağım noktada, yani Cape Town’da bitirmiştim. Bu sefer kıtanın batısını tırmanacağız, Cebelitarık’a kadar. Lando’nun iki haftalık deniz yolculuğunu tamamladığı yerde buluşmak üzere, 6 Kasım akşamı Buket’le Türk Hava Yolları’nın Cape Town uçağına bindik. 13 saat süren uçuşta, Johannesburg’a yolcuların bir kısmını bırakıp Cape Town’a ulaştığımızda güneşli ve ılık bir hava bizi bekliyordu. İnternetten rezerve ettiğim, şehrin Greenpoint semtindeki stüdyo daireye varır varmaz eşyalarımızı bırakıp, ilk günümüzün öğleden sonrasını değerlendirmek için yürüyerek merkeze indik.

Güney Afrika’ya ilkbahar gelmiş. Kaldığımız apartmanın yanındaki evin bahçesindeki ulu ağacın mor çiçekleri sokağı renklendirmişti
Önce Namibya Konsolosluğu’na uğradık, vize için. Türkiye’de aldığımız 6 ülke vizesine ilâve olarak Namibya, Botswana ve Moritanya vizelerini yolda alacağımızı daha önce söylemiştim.Bunlardan ilk ikisini Cape Town’dan alacağız.Moritanya için ise, daha çok yolumuz var. Zambiya, Zimbabwe ve Mali vizeleri ise sınırlarında alınıyor(muş). Eskiden Zambiya, Türk vatandaşları için önceden (Türkiye’den) vize müracaatı zorunluluğu uyguluyordu (daha doğrusu, ‘uyguluyormuş’). Bunu bilmeyen bendeniz, ilk seyahatimde Malawi’den Zambiya’ya geçerken sınırdan geri çevrilmiş, hatta bir de hayatımda ilk kez sınırdışı bile edilmiştim (hikayesi için, www.turafrika.com sayfasında Malawi bölümünün son yazısına bakınız). Neyse! Devir değişti, devran döndü ve artık Türk vatandaşları da diğer ‘medeni ülke vatandaşları’ gibi sınırda vize alabiliyor. Milletçe sevinebiliriz buna.
Dönelim günümüze. Namibya vize müracaatını yaptıktan sonra, hemen yakındaki Botswana Konsolosluğuna da gittik. Her ne kadar vize müracaat saatini geçirdiysek de, en azından durumu öğrenelim istiyoruz. Aslında her iki konsolosluğun da web sayfalarından, başvuru formlarını indirmiş, gerekli evrakları hazırlamıştım. Ama, yine de sormakta yarar var. En azından, pasaportlarımızın Namibya Konsolosluğu’nda olmasına rağmen başvuruyu ertesi sabah, fotokopileriyle yapabileceğimizi ve diğer konsolosluktan vizeleri alır almaz pasaportlarımızı getirip, Botswana vizelerimizi de alabileceğimizi öğrendik. Mesai saati bitmeden bir de, yine yakındaki SARS ofisine (South African Revenue Service, buradaki gümrük işlerinden de sorumlu olan devlet dairesi) uğrayıp, Lando’nun gümrük işlemleriyle ilgili bilgi almamız lâzım. Görüştüğüm güler yüzlü hanım, işlemin son derece basit ve kısa sürecek olduğunu söyledi bana. Nakliye firmasının, konşimento üzerinde yazılı acentesi konteyneri limandan alıp, kendi antreposuna çekecek, gümrük muhafaza memurlarından randevu alınacak ve konteyner açılıp araçta kısa süren bir inceleme yapıldıktan sonra işlem tamamlanacaktı. Daha geldiğimiz günün öğleden sonrasını bu kadar verimli değerlendirmiş olmamızın gururu ve sevinci içindeyiz. Buket’le, Cape Town’ın en renkli ve hareketli yeri Waterfront’a yürüyerek gittik. Daha önceki seyahatten tecrübeliyim; zaten ufacık(!) Cape Town’ın en stratejik noktasında ayarlamıştım kalacağımız yeri. Green Point hem şehrin iş merkezine yakınlığı, hem de Waterfront’a ve seyirli caddelerine kolay ulaşılabilirliğiyle -bence- şehirdeki en uygun konaklanabilecek semt.
Gelelim Waterfront’a. Aslında bir liman olan Waterfront’un tam adı V&A Waterfront. Baştaki ‘V’ ve ‘A’ harfleri ise -o zamanki- İngiltere kraliçesi Victoria ve oğlu Prens Alfred’tan geliyor. Yani, limanın gerçek adı Victoria & Alfred Waterfront. Prens Alfred 1860’da buraya bir liman yapılmasını ‘buyurur’. İki limandan oluşan kompleksin ilkinin inşaatın tamamlanmasından sonra adına ‘Alfred’, ikincisinin tamamlanmasından sonra da -kraliçeye ayıp olmasın diye- tümüne ‘Victoria & Alfred’ denilir. O zaman liman sahası içerisinde bulunan hapishane ve garnizon binaları ile, daha bazı yapılar şimdilerde otel, müze ve daha başka turistik amaçlarla kullanılmakta. 2006’da tamamlanan ve milyarlarca ABD Doları harcanarak yabancı yatırımcılar tarafından yapılan ‘güzelleştirme’ çalışmaları sonucu bu liman artık Güney Afrika’nın en fazla turist çeken merkezi durumunda. Onlarca restoran ve café, oteller, eğlence alanları, gezinti ve dinlenme yerleri, alış-veriş merkezleri ve daha birçok renkli ve hareketli yerler… Böyle olunca da, insanın Cape Town’a gidip de görmediğini söylediğinde dayakla cezalandırıldığı bir ‘cazibe merkezi’ oluvermiş. İşte biz de, şehre -ve Afrika’ya- vardığımız ilk gün akşamüzeri Waterfront’a geldik. Kısa bir gezinti ve hızlı bir atıştırmanın ardından, acil ihtiyaç alışverişi yapıp ‘evimiz’e döndük.

Bu fotoğrafın benzeri önceki seyahatimin son sayfalarında da vardı. Waterfront ve arkada Masa Dağı (Table Mountain)

Buket Waterfront’ta…

…bense camın ardında

Coca Cola Adam (-olur a görürse- Hüseyin’e ithafen)

Saat kulesi
Ertesi günü şehri gezerek geçirdik. Öğle vakti oturduğumuz Greenmarket Meydanı’ndaki Yunan cafésinde çalışan garson kızın Türk olduğunu çok geç anlayabildik. O da bizim Türk olduğumuzu… Nakliye acentesinden halâ olumlu -ya da olumsuz- bir mesaj yok.

Buket Büyük Tören Alanı’nda… Arkadaki bina eski Hükümet Sarayı (City Hall). Şimdilerde konser ve benzeri sanat etkinlikleri amaçlı kullanılıyor
Çarşamba sabahı erkenden evden çıkıp, öğleye kadar Namibya Konsolosluğu’ndan vizelerimizi almak, pasaportlarımızla Botswana Konsolosluğu’na, vize damgalarımızı vurdurmak işleriyle uğraştık. Vize işlemleri böylece tamamlandı da, daha Lando’yla ilgili belirsizlik sürüyor. Önümüzde, hafta sonuna kadar iki gün var ve böyle giderse tehlikeli limiti aşabiliriz; yani, Lando’yu alma işimiz Pazartesi’ye kalabilir.
Akşam, önceki seyahatimin sonunda varlığını keşfettiğim Anatoli Restaurant’a gideceğiz. Öğleden sonra Tayfun’a (restoranın sahibi) mesaj gönderip, orada olup olmadığını sordum; oradaymış, bekliyor. Benim ağzımdan daha geniş bilgiyi www.turafrika.com adresinde, Güney Afrika bölümünün son sayfasında bulabilirsiniz. Kendi sayfaları ise www.anatoli.co.za Sayfa açıldığında karşınıza çıkacak olan fotoğrafta sağdan üçüncünün de, karenin tek Türk’ü olan Tayfun olduğunu anlamakta zorlanmazsınız, herhalde. Buralara yolunuz düşer de, canınız rakı, Türk mezeleri ve enfes Türk yemekleri çekerse, Anatoli’ye uğramanızı salık veririm. Buket, yediği incik kebabını, tabağında lokma bırakmamacasına bitirdi. Halbuki porsiyon, neredeyse ikimizi doyuracak kadar büyüktü. Buket’i tanıyanlar, bu söylediklerimden yemeğin lezzeti konusunda rahatlıkla fikir sahibi olmuşlardır. Benim önden yediğim humus ve lakerdayla, arkadan istediğim kuzu şiş konusunda ise bir şey söylemeyeceğim bile. Dev gibi şişen karınlarımızla Tayfun bizi uğurlarken, iki gündür aralıklarla ince ince yağan yağmurlardan biri daha başlamıştı.

Buket ve kimselere vermediği incik kebabı…
Perşembe sabahı güzel bir haberle başladık güne. Aracın triptik belgesinin (carnét de passage) kopyasını istiyorlardı, nakliye acentesinden. Öğleden sonra konteyner antrepolarına çekilecekmiş. Yarın (Cuma) sabah saat 9’da da gümrük muayene memuruyla kontrol yapılacakmış. Bu güzel haberin sevinciyle keyfimiz iyice yerine geldi. Önceden planladığımız gibi Cumartesi sabahı yola çıkabileceğiz demektir. Bilgisayarımda zaten hazır olan belgeyi hemen gönderdim. Öğleden sonra da Buket’le -her büyük şehirde yaptığımız gibi- hop on-hop off turuna katıldık. Hani şu üstü açık kırmızı otobüslerle şehri dolaşan, aradaki duraklarda inip, bir (ya da birkaç) sonraki otobüsle yolunuza devam ettiğiniz turlardan…
Ben önceki Cape Town gelişimde de yapmıştım ama, bunu özellikle Buket’in Cape Town’ı görmesi için istiyordum; onun da hoşuna gitti.

Aynalı camda hayalimiz







Otobüs turu ve Cape Town manzaraları

Masa Dağı’na çıkan teleferiğin başlangıç noktasından şehrin görünüşü

Camps Bay sahili

Clifton sahili
Cuma sabahı erkenden kalkıp hazırlandık. Bir gece önceden telefonla istediğimiz taksi, nakliye acentesinin antreposuna gitmek için saat 8’de alacaktı bizi. Sekize çeyrek kala acenteden Ewert’i cep telefonundan aradım, içime doğmuş gibi. Gümrük muayene memuruyla olan randevu saat 13:00’e alınmış. Homurdanarak aşağıya indim ve gelen taksiden özür dileyerek gönderdim. 12:45’te antrepodaydık. Bizi ofise alıp, bekleme salonuna oturttular. Konteynerin nerede olduğunu sordum; yokmuş. Nasıl yok yahu? Ewert’i aradım, konteyneri daha getiremediklerini söyledi. Neden? Karşı tarafın (Buenos Aires’teki acenteden bahsediyor) evraklarda yaptığı bir hatadan dolayı konteyneri terminalden çıkaramamışlar, henüz. Bugün Cuma ve korktuğum başıma gelmiş bulunuyor. Kan beynime sıçradı ve kendimi tutamadım, Ewert’e telefonda ‘açtım ağzımı, yumdum gözümü’. Daha fazla detay anlatmayı anlamsız buluyorum. Son derece sinir bozucu bir durum. Çok daha beterini, üstelik daha uzun süre Meksika’da yaşamış olmama rağmen halâ böyle sürprizlere karşı alışkanlık kazanamadım. Bu seferki -diyeceğim ama, hepsi öyleydi- iyice göz göre göre oldu. Acenteyi o kadar uyarmama ve sıkıştırmama rağmen son dakikaya bıraktılar ve yarım günde çözülecek iş bana yine bir haftaya mal oldu (ya da ben halâ iyimserim ve 1 haftanın sonunda çözüleceğini ‘hayal ediyorum’).
Davul derisi gibi gerilmiş haldeyim. Bizi bir araçla evimize bırakmayı teklif ettiler, kabul ettik. Antrepo şehir merkezinden çok uzak ve oraya bir taksi istemek demek, en az bir saat beklemek demek. Neyse ki bizi şehre götüren arabanın şoförü olan Goth son derece konuşkan, sempatik birisiydi; eve gelene kadar geçen sürede o anlattı biz dinledik, biz sorduk o yine anlattı ve sıkıntımı ve gerginliğimi biraz olsun atmış oldum.
Cumartesi sabahı Buket’le sahilde, Sea Point’e kadar 2 saatlik sağlam bir yürüyüş yaptık. Sonrasında da kendimizi -yine- Waterfront’un eğlenceli ortamına bıraktık. Hafta sonu daha bir kalabalık, daha bir eğlenceliydi, Waterfront. Geç saatlere kadar zamanımızı orada geçirdik.

Sea Point’in sahilindeki bu ağaçlar, denizden esen şiddetli rüzgârın etkisiyle ‘şakülü şaşırmışlar’

Waterfront’ta Buket yine ‘konu mankeni’
Waterfront’ta otantik Güney Afrika müziği ve danslarıyla gruplar insanları eğlendiriyor
Anfitiyatroda ordu bandosu konseri

Böyle güzel subaylar da var

Gece Waterfront
Bugün Pazar. Yarın büyük gün. Sabah -umarım- Lando’yu alacağım. Sonrasında da ufak bir bakım için servise, arkasından da artık eskilikten balans tutmaz hale gelen lastikleri değiştirtmek için lastikçiye gideceğim. Vakit kalırsa, yol alış-verişimizi de yapar, Salı sabahı yola koyulmak için hazır oluruz.
Afrika’nın derinliklerinde görüşmek üzere, şimdilik hoşça kalın.
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş