ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Arjantin
Güncelleme Tarihi: 17.10.2011
Gün: 894
Yapılan Yol: 100443 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 3
SON YAZI

Buenos Aires’e dönüş

4 Ekim Salı günü öğleyin Osman’ı bıraktıktan sonra, saat 12:55 itibariyle mazot ikmalimi tamamlamış olarak, Punta Arenas’ta marşa bastım. 10 Ekim Pazartesi günü öğleden sonra Buenos Aires’teki hostele giriş yapmayı hedefliyorum. Önümde 6 gün ve 3,500km yol var. Günde ortalama 585km yol yapar bu da. Güzergâhım tümüyle asfalt ve -haritaya göre de- genellikle 1. derece karayolu. Yani, rahat bir yolculuk olacak. Yolda görmeyi hedeflediğim birkaç nokta hedef var; Monte Leon Ulusal Parkı, Cabo Dos Bahias Doğal Koruma Bölgesi, Gaiman ve Valdes Yarımadası. İlk ikisi, Macellan Penguenleri türünün doğal yaşam alanları. Birincisi bir estancianın, yani özel bir çiftliğin sınırları içerisinde kalıyor. Üçüncü sırada yer alan Gaiman, okumakta olduğum Bruce Chatman’ın In Patagonia kitabından aklıma not ettiğim bir kasaba. Sonuncusu, yani Valdes Yarımadası ise balinaların, deniz aslanları ve fillerinin yaşam alanı. Göreceğiz bakalım!
İlk geceyi Rio Gallegos’ta, Tierra Del Fuego’ya girmeden önceki gece kaldığım otelde geçirdim. Ertesi gün girmeyi planladığım Monte Leon Ulusal Parkı ise kapalıydı. Girişte bulunan kulübedeki genç, yağışlar yüzünden bölgenin çok çamurlu olması nedeniyle kapalı olduğunu söyledi. Nasıl olsa yolumun üzerinde bir alternatifim daha var. Buenos Aires’e dönüşteki ikinci durağım Puerto San Julian. İlk kez 1520 yılında bir batılı olarak Macellan tarafından ayak basılan San Julian Limanı daha sonraları başkalarının da uğrak yeri olmuş; örneğin Darwin’in. Fazla bir özelliği olmayan kente girdiğimde yağmurun dinmesinden istifade edip, artık çamurdan güzelliği görünmez hale gelen Lando’yu yıkatıyorum; iç-dış ve motor. Biraz kendine geldi çocuk. Sonra da arka kısmını kendim temizleyip, Türkiye’ye götüreceklerimi ayarladım, çantalarımı yerleştirdim, falan. Fazla bir özelliği yok, dediğim gibi. Müze olarak hizmet vermek üzere Macellan’ın Victoria kalyonunun bir replikası duruyor, kıyıdaki meydanda. Falkland (Arjantin’de ‘Islas Malvinas’ demeyi unutmayın) Savaşı sırasında kullanılmış bir Mirage 5’i unutmamak lâzım tabii, beton bir ayağın üzerinde duran. Tabii, bir de Göçmenler Parkı’nı… Arjantin bir göçmenler ülkesi. Parkın etrafına sıralanmış direklerde de, Arjantin’e göçmen olarak gelmiş insanların ülkelerine ait bayraklar sıralanmış. Brezilya, Şili, İngiltere, Almanya, İtalya, Fransa ve Hollanda bayraklarının dışında, Suriye, Yunanistan, Ukrayna bayraklarını da görüyorsunuz. Bence Polonya, Hırvatistan ve Lübnan bayraklarını da koymalılarmış. Özellikle Hırvat göçmenler önemli bir nüfus oluşturuyor.





Arada geçen ve gece Comodoro Rivadavia’da kaldığım günü saymıyorum; ilginç bir şey olmadı çünkü. Sonraki gün ise, ana yoldan ayrılıp, Cabo Dos Bahias Doğal Koruma Bölgesi’ne gittim. Benden başka kimse yoktu. Halbuki, Macellan penguenlerini görmek için en güzel yerdir herhalde. Neden derseniz, penguenler yılın bu zamanı yumurtlamak için buraya geliyor. Denizden yukarıya doğru yayılan geniş bir alanda bulunan ufak çukurların içerisine yumurtluyorlar. Her bir oyuk, bir ailenin evi oluyor. Önce yumurtayı yerleştirecekleri rahat bir ‘yatak’ hazırlıyorlar, yumurtalarını yerleştirmek için. Çevredeki otlardan kopardıkları parçalarla hazırladıkları yatağın üzerine 1 ya da 2 yumurta bırakıyor dişi. Daha sonra da kuluçkaya yatıyor. Kuşlar kadar olmasa da, yumurtanın üzerinde geçiriyor zamanının bir kısmını. Üzerinde olmadığı zaman ise, mutlaka çukurun başında, erkeği ile birlikte. Penguenler tam bir ‘monogam’. Hayatları boyunca tek eşleri oluyor ve birbirlerine inanılmaz bir sadakatle bağlı kalıyorlar.



Macellan penguenleri

Yuvasına ot taşıyan bir baba

Yumurtasının başına dönen bir anne ve evin kapısındaki eşi
O gece geç vakit, günlerdir peşimi bırakmayan yağmurla birlikte girdim, Gaiman’a. Gaiman, yukarıdakilerden İngiliz bayrağı altında kabul edilenlerden Galliler’in kurduğu bir kent. Galliler 19. yüzyılda gelmişler Arjantin’e, büyük umutlarla. Bildiklerini sandıkları tarımı buranın çorak topraklarında uygulamakta çok zorlanmışlar. Açlık derecesinde yoksulluk yaşamışlar. Sonunda, bölgenin yerli halkı Tehuelcheler yetişmiş imdatlarına. Onların yardımıyla buranın coğrafyası ve ikliminde tarım yapmasını öğrenmişler. Giderek Arjantin’in Chubut bölgesine yayılmışlar. Sonraları İngilizler ve Almanlar eklenmeye başlamış ve zamanla ırkları karışmış. Gaiman, Galliler’in (ya da Welshler) neredeyse karışmadan yaşadıkları ve kültürlerini sürdürmeye devam ettikleri birkaç yerden bir tanesi. Okuduğum kitaplarda bahsedilen ve halâ Galce’nin, birbiri peşi sıra dizilen sessiz harflerden oluşan kelimelerle isimlendirilen çay evleri ve pastanelerini dışarıdan görebildim ama, ‘eserlerinin’ tadına bakma şansım olmadı. Çünkü, hiç birisi açık değildi. İsimlere örnek olsun diye belirteyim; kaldığım pansiyonun adı Dyffryn Gwyrdd. Gördüğünüz gibi, iki kelimeden oluşan ismin içerisinde ilâc için bir tek sesli harf yok. Merak edenler için söyleyeyim; ‘Yeşil Vadi’ demek.
Ertesi gün Valdes Yarımadası’na, Puerto Madryn üzerinden gittim. UNESCO Mirası Listesi’nde yer alan bölge, ‘doğru’ balinaların (İngilizce’si ‘right whales’ ya da Lâtince adıyla ‘eubalaena’) yaşam alanı. Türkçe’de bunların özel bir adı yok. O yüzden İngilizce’de bilinen isimlerini direkt tercüme ederek kullandım. Neden ‘doğru’ balina adı verildiğine gelince: Bu isim onlara balina avcıları tarafından konulmuş. Her zaman deniz yüzeyine yakın dolaştıkları, insanlardan ve onların ‘araçları’ndan ürküp kaçmadıkları ve kalın yağ tabakaları yüzünden, öldürüldüklerinde suyun yüzeyinde kaldıkları (yani, suyun dibine batmadıkları, avlandıkları yerde, sonradan dönüp almak üzere bırakılabildikleri) için ‘doğru bir seçim’, yani kolay bir av olarak görülmüşler. Bu yüzden ‘doğru’ adı verilmiş. Bu özellikleri onların nüfuslarının da kısa zamanda azalmasına neden olmuş, tabii. Şimdilerde, Japonya ve -yanılmıyorsam- Norveç dışında, bu türün tüm dünya ülkeleri tarafından avlanması yasaklanmış durumda. Diğer iki ülke balina avcılarıyla da Greenpeace gönüllülerinin tehlikeleri göze alarak nasıl savaşıyor olduklarını -sanırım- hepiniz basından izliyorsunuzdur.
Bu türün 4 alt türü var. Güneyde yaşayan eubalaena australis‘in Güney Afrika ve Avustralya grupları da var ve genellikle birbirlerine karışmıyorlar.
İşte Valdes Yarımadası’na bu balinaları görmeye gidiyorum. Aslında onlarla beraber, bölgede koloniler halinde yaşayan deniz aslanı ve deniz filleri ile Orcalar’ı, yani katil balinaları da görmek niyetim. Koruma bölgesinin girişinde görevli kadın, bölgedeki yolların yağmur ve neden olduğu çamur yüzünden kapalı olduğunu, ancak balina seyretmek için tekne turuna katılabileceğim Puerto Piramide kasabası yolunun -asfalt olması sayesinde- açık olduğunu söylediler. Bu yüzden, deniz aslanı ve deniz fillerini göremeyecektim. Katil balinaları ise, kıyıdan ancak yoğun olarak avlandıkları Aralık sonu-Şubat başı arasında görülebiliyorlarmış. Kıyıya sereserpe dizilmiş deniz aslanlarını avlamak için denizden ok gibi fırlayışlarını ve avlarını kapıp götürdüklerini çoğunuz belgesellerde seyretmişsinizdir, herhalde. İşte o av sahnelerini, bu koruma bölgesindeki kimi noktalardan rahatlıkla izleyebiliyorsunuz, belirttiğim dönem içerisinde.
Otobüsler dolusu turistin istila ettiği Puerto Piramide’ye arabamı parkedip, balina turu düzenleyen şirketlerden birisine daldım. İçinde hareket etmenin neredeyse imkânsız olduğu yağmurluk ve can yeleği koşumlarına büründükten sonra, grubun diğer üyeleriyle birlikte tekneye binmek üzere sahile yürüdük.

Uzaktan Puerto Piramide

Koşumları giyinmiş halde hazırım

Teknemize doğru ilerliyoruz, iri civcivler gibi
Tekneler, dev traktörler tarafından çekilen römorkların üzerinde duruyor. Sürekli derin gel-gitlerin yaşandığı için bir iskele kullanılamayacağından, böyle bir yöntem keşfetmişler. Hafif bir meyille deniz doğru alçalan kumsalda, denizin başladığı yer nerede olursa bu dev traktörler, tekneleri taşıyan römorkları, yarı bellerine kadar denize girecek şekilde itip, bırakıyorlar. Tur dönüşü de yine aynı derinlikte onları bekliyorlar ki, tekne römorkun üzerine kadar yanaşıp, kendini bağlayabilsin.
Denize açıldıktan kısa bir süre sonra balinaları görmeye başladık bile. Zaten, kıyıdan bile, nefes alışları sırasında havaya püskürttükleri su fıskiyeleri görülebiliyordu. Penguenler gibi, balinaların da yavrulama mevsimine denk geldim. Zaten burası, dişi balinaların yavrulamaya geldikleri bir yer. Çoğu yavrulamış ve hepsi yavrusuyla birlikte, aheste aheste dolaşıyor; oynaşıp, şakalaşıyorlar. Bazen ters olarak yüzüyorlar. Bazen yavru annesinin ‘kucağına’ çıkıyor, falan. Anneler, doğumdan sonra vücutlarını rahatlatmak için kuyrukları suyun yüzeyinde kalacak ve vücutları bir yay gibi kıvrık bir şekilde dik olarak dururlarmış, bir süre. Bu, doğumun ardından yaptıkları bir egzersizmiş. Yanlarındaki bebekler de annelerini taklit ediyor, zaman zaman. Bölgede şu anda 1,200 civarında balina bulunduğunu söylüyor, rehberimiz.

Teknemizde, yağmur ve sağlam esen rüzgârda balık istifi vaziyeti

Bir başka ‘balinacılar’ teknesi

Annesiyle yavrusu (soldaki)

Anne egzersizde, yavrusu da onu taklit etmeye çalışıyor
Islak ve donmuş olarak kıyıya döndük. Buenos Aires’ten sonra iki gece San Antonio Oeste ve Azul’de kalıp, 10 Ekim Pazartesi günü öğleden sonra, plânladığım gibi Buenos Aires’teki hostele vardım.

Lando’yu gönderiyorum

Salı sabahı saat 9 buçukta, önceden sözleştiğimiz gibi Sandra-Javier çiftinin garajının, yani Dakar Motos’un önündeydim. İlk işimiz noter işlerini bitirmek olacak. Javier bir motosiklet uzmanı. Garajın içinde onlarca motosiklet var. Çoğu Horizons Unlimited motosiklet grubu üyesine ait. Çoğu tekrar Güney Amerika’ya gelmek üzere motosikletlerini bırakıp gitmişler. Bir de misafirleri var; Mick. 63 yaşındaki İngiliz ihtiyar-delikanlı da senelerdir motosikletiyle Güney Amerika’ya geliyormuş. Bu üçüncü gelişi. Her gelişinde de uzun zaman geçiriyor; kâh dolaşarak, kâh beğendiği bir yerlerde dinlenerek.
Sandra, Güney Amerika’ya gelen ya da oradan geri dönen, bunun için de Buenos Aires’i başlangıç -ya da bitiş- noktası olarak seçen motosikletçilerin çok iyi tanıdığı bir isim. Aynı zamanda arabalarıyla gelip, gidenlerin de… Uçakla (yalnızca motosikletler için) ya da gemiyle ülkeye gelen ya da ülkeden gidecek araçların gümrük işlemlerini uzun zamandır yapmakta, Sandra. Dolayısıyla, bu tür gümrük işlemlerinin gereklerini ve püf noktalarını çok iyi biliyor. Bunun ötesinde, nakliye yolları konusunda da araç sahiplerine yardımcı oluyor. Javier de gerek motosikletçilerin mekanik problemlerini çözmek, gerekse araçlarını, sonradan Güney Amerika’da yapacakları başka seyahatler için geçici olarak burada bırakmak için yardımcı oluyor. Ben de, Horizons Unlimited grubu vasıtasıyla ulaştığım Dakar Motos’tan, Lando’nun Güney Afrika’ya gönderilmesi için gereken gümrük işleri için yardım istedim.
Burada artık Dakar Motos’un kontakt bilgilerini verebilirim. Her ikisi de gayet iyi İngilizce biliyorlar :
          Sandra & Javier
          Dakar Motos
          Dr. Carlos Tejedor 1379,
          Florida - Vicente Lopez, Buenos Aires
          Tel : (5411) 4730-0586
          dakarmotos@hotmail.com
          www.dakarmotos.com
Salı günü Sandra’yla notere gidip, ruhsatın ve pasaportumun noter onaylı kopyalarını hazırlattık. Öğleden sonra noter işleri tamamlanmıştı. Ertesi sabah da gümrük işlemleri için konteyner gümrüğüne gittik. Burada da işimiz yarım gün sürdü. Ancak nakliyeden sorumlu acente Plus Cargo konteyneri o güne yetiştiremediği için, yükleme işi ertesi güne kaldı. Perşembe günü saat 13:30’da Lando’yu, Cape Town’a gönderilmek üzere konteynere yerleştirmiştim. Öğleden sonra da Plus Cargo’nun ofisine gidip, gerekli işlemleri tamamladıktan sonra konşimentoyu aldım. Artık, geminin kalkacağı 19 Ekim’i, sonra da uçağımın kalkacağı 20 Ekim’i bekleme dönemi başlıyor. Burada da Plus Cargo’nun bilgilerini verme zamanı geldi :
          Pablo Benavides - Sales Executive
          Tel : (5411) 4345 1614
          Faks : (5411) 4345 0022
          Av. Bernardino Rivadavia 413 Piso 5 Of. 1
          1002 AAC Buenos Aires, Argentina
          pablo@pluscargoargentina.com
          www.pluscargoargentina.com
Nakliye işinde alternatif olarak bir de Hildich’in yardımıyla bulduğum Flavia var. O da şöyle :
          Lic. Flavia Terzaghi
          THL INTERNATIONAL SRL
          Servicios Integrales en Comercio Internacional
          Tel : (5411) 6091-4748
          Faks : (5411) 6091-2100/4748
          GSM : (5411) 6455-4939
          fterzaghi@thlinternational.com.ar

Lando konteynerde. Konteyner deposunda fotoğraf çekmek yasak(mış). Bu fotoğrafı Sandra gizlice telefonuyla çekmiş
Kaldığım hostelde (ki, Arjantin’e geldiğim zaman kaldığım ve daha önce anlattığım hostel) rezervasyonum Cumartesi sabahına kadardı. O zamanki plânım 15 Ekim’de İstanbul’a uçmaktı, çünkü. Sonradan, malûm, geminin kalkışını bekleme zorunluluğu yüzünden bilet tarihimi 20 Ekim olarak değiştirmiştim. Cumartesi sabahı, kaldığım hostelden, Sandralar’ın garajındaki 4 yataklı ‘misafirhane’ye yerleşmek üzere ayrıldım. Hem daha sakin ve sessiz bir yer, hem konuşabileceğim birileri var. Bu arada, İngiltere’den (aslında, İskoçya’dan) genç bir çift daha gelmiş, Dakar Motos misafirhanesine. Chloe ve Chris de, yine Mick gibi, motosikletleri ile birlikte gemiyle (Grimaldi firmasının ro-ro gemisiyle) gelmişler. Sonuçta 4 kişiyiz garajda.

Buenos Aires’ten son anılar

Plus Cargo’da işim bitip binadan çıkınca hatırıma geldi; bugün Perşembe. Mayıs Meydanı Anneleri’nin bugün gösterisi var ve çıktığım binanın kapısı tam Mayıs Meydanına (Plaza de Mayo) açılıyor. Her yerde, her olayda birşeyleri ucundan kaçırıyorum ama, bu sefer tam denk geldim. Yaklaşık 1 saat sonra başlayacak gösteriye kadar birşeyler atıştıracak vaktim var. Nihayet, meydanda, ellerinde bayraklarla Mayıs Meydanı Anneleri’ni desteklemek üzere bekleyen kalabalık, anneleri taşıyan minibüse doğru hareketlendi.
1810 Mayıs Devrimi’nin başlatıldığı ve aynı zamanda Arjantin’in bağımsızlık sembolü olan Plaza de Mayo’nun yaşadığı acı bir olay da var. 16 Haziran 1955’te, o zamanki başkan Juan Domingo Peron’a karşı yapılacak bir darbe girişiminin başlangıcı olarak tezgâhlanan ve Peron’un meydanda halka seslendiği sırada patlatılan bombalama olayı, 364 kişinin ölümüne neden olur. Aynı meydan, daha önceki yazılarımdan birinde de bahsettiğim, kirli savaş döneminde ‘kaybedilen’ 30,000 kişinin annelerinin, çocuklarını geri istediklerini haykırmaya başladıkları yerdir de, aynı zamanda. Akıbeti halâ meçhul kalmış kayıpların anneleri bu haykırışlarına her Perşembe öğleden sonrasında devam etmekteler.




Daha önceki yazımda bahsettiğim ve çekip de kaybettiğim fotoğraflardan birisini yeniden çektim. 110m genişlikteki ‘dünyanın en geniş caddesi’ 9 Temmuz ve ortasında dikili 67m yüksekliğindeki Obelisco (Dikilitaş)
Cuma günü, bir türlü gezme fırsatı bulamadığım Teatro Colon’a gittim. Daha önce bahsetmiştim; Sydney Opera House yapılana kadar, güney yarıkürenin en büyük opera salonuymuş. 7 kattan oluşan at nalı şeklindeki seyirci bölümü 2,487 oturma kapasitesine sahip. 7. kattaki ayakta seyir balkonu ise ayrıca 1,000 kişi daha alabiliyor. 1908’de tamamlanan salonun akustiği o kadar iyi düşünülerek yapılmış ki, halâ dünyanın akustik bakımından en iyi beş salonundan birisi olarak kabul ediliyor. İngilizce dilinde de verilen tura katılıp, yaklaşık 1 saat süreyle gezme fırsatı buldum, sonunda. 2005 yılında başlayan renovasyon çalışması daha yeni tamamlanmış (binanın arka yüz renovasyonu devam etmekte, yalnız). Giriş katındaki fuayeden sonra fotoğraf çekmek yasak. Biz de çekmedik.

Teatro Colon’un girişinin bulunduğu ön yüzü

Fuayenin tepesinde bulunan kubbenin vitrayı

Giriş katındaki fuaye ve üst kata tırmanan merdivenler
Cumartesi günü Sandra’ların garajının olduğu mahalleden trenle şehre indim. Amacım yok, aslında. Hava güzel, şehirde gezeceğim. Trenden inip, Mayıs Meydanı’na doğru yaklaştığımda yüksek perdeden bir müzik sesi gelmeye başladı. Meydanda bir festival var. Latin Amerika Kültür Entegrasyonu yazıyor, çevrede asılı pankartlarda. Birçok ülkeden folklor grupları renkli ve gösterişli kıyafetleriyle, müzik eşliğinde geçit yapmaktalar. Güzel bir tesadüf.

Pazar günü de, Buenos Aires’in 35km kuzeyindeki Tigre’ye gittim, yine trenle. Rio Parana’nın Rio de La Plata’ya döküldüğü deltanın güney kıyısında yer alan Tigre, genellikle Buenos Aires’tekilerin lüks sayfiye evlerinin yer aldığı, insanların hafta sonları gezmeye ve eğlenmeye gittikleri bir kasaba. Deltanın ince kollarının içerisinde kanallar oluşturduğu Tigre’de -bence- hafta içinde vakit geçirmek daha güzel; daha huzurlu ve sakin olduğu için.





Tigre’den birkaç fotoğraf

Tigre’de birçok kürek kulübü var. Kimisi üyelere mahsus, kimisi de isteyene hizmet ediyor

Bunlardan birisi de karşı kıyıdaki bu görkemli bina

Tigre Sanat Müzesi
Salı günü de Escuela de Mecanica de La Armada’ya (ESMA olarak bilinir) gittim. Anlamı ‘Donanma Mekanik Okulu’. Arjantin’in yakın tarihi, özellikle 1976-83 yılları arasındaki Kirli Savaş dönemini bilenler, bu ismi duymuşlardır. Daha önceki yazılarımda, özellikle Cordoba’da gezdiğimiz işkencehaneyi anlatırken bahsetmiştim. Bu okul, (ki şimdi bir müze ve daha önemlisi, bir kültür merkezi olarak hizmet vermektedir) o kirli dönemin en büyük işkencehanesi olarak kullanılmıştır. Tutuklanıp da, ESMA’ya götürülmüş olan yaklaşık 5,000 kişiden %90’ı öldürülmüştür. Ölümleri ya genellikle okul arazisinde kurşuna dizilerek, ya da sevkedildikleri El Palomar’daki hava üssünden havalanan nakliye uçaklarından (bazen de helikopterlerden) Rio de La Plata’ya ya da Atlas Okyanusuna atılarak gerçekleşmiştir. Çok sonradan olayın faillerinin mahkemelerde verdikleri ifadelerden, kurşuna dizilenlerin cesetlerinin, izlerinin yok edilmesi için yakındaki spor sahasında yakıldığı öğrenilmiştir. İnsan bu vahşeti duyunca, yaşandığının üzerinden daha 30 yıl bile geçmeden nasıl böyle sakin bir ülke ortaya çıktığını anlayamıyor. Ruanda’ya da, yaşanan bir milyona yakın insanın öldürüldüğü soykırımın 12 sene üstüne gittiğimdeki sükûneti anlayamamıştım.

Escuela de Mecanica de La Armada‘nın ana bina girişi

Kirli Savaş döneminin fotoğraflarla anlatıldığı bölümün bulunduğu ana bina
Müze -maalesef- açık değildi. Geniş bir alana yayılmış onlarca binadan oluşan müzenin yalnızca ana binada bulunan ve dönemi çarpıcı fotoğraflarla anlatan kısmı açık. Diğer bölümleri ise yalnızca Pazartesi, Perşembe ve Cumartesi günleri ziyarete açılırmış. Gitmek isteyeceklere duyurulur.
Böylece bir kıtayı daha bitirdim. Bugün Buenos Aires’te son günüm. Yarın öğleden sonra uçakla önce Sao Paulo’ya, oradan da -5.5 saatlik beklemenin ardından-, THY uçağıyla İstanbul’a uçuyorum. Bu akşama kadar yüklemenin tamamlandığı haberini alırsam, daha da gönül huzuruyla uçarım. Bu yazıya ekleyecek fazla bir şey kalmadı, artık. Gemi, daha önce söylendiği gibi bugün yüklenir ve hareket ederse, Kasım ilk hafta sonunda Cape Town’a varacak. Bizim plânımız da, 6 Kasım’da orada olmak. ‘Biz’ dedim, farkettiyseniz. Afrika’ya Buket de katılıyor!
Kasım’a ve Afrika’ya kadar, hoşça kalın.
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş