ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Arjantin
Güncelleme Tarihi: 10.10.2011
Gün: 887
Yapılan Yol: 100377 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 2 SONRAKİ
SON YAZI
Gördüğünüz gibi seyahatin 100,000km’sini devirdim; 337km önce. Yani, Buenos Aires’e varmamdan 377km önce. Evet, bu yazıya başladığımda ben Buenos Aires’e biraz önce varmıştım. Yani, Güney Amerika’nın son durağına... Yarın Lando’nun Cape Town’a gönderilmesiyle ilgili işlemlere başlıyorum.
Arjantin’de gemiyle araba göndermek -anladığım kadarıyla- deveye hendek atlatmak gibi bir şey (şimdiye kadar hangisi öyle olmadı ki, aslında). Bulduğum gemi nakliye acentesi (gerekli iletişim detaylarını daha sonra vereceğim) PlusCargo’nun ve gümrük işlemlerinde bana yardımcı olacak Sandra’nın (onun da iletişim detayları daha sonra) söylediğine göre, cut-off tabir edilen zaman (nakliyeyle ilgili işlemlerin ve aracın konteynere yüklenmesinin tamamlanması için son gün) geminin hareketinden 1 hafta önce. Böyle olunca da, benim işimi 12 Ekim’de tamamlamam gerekiyor. Ayrıca, buradaki gümrük görevlilerinin olası bir kaprisine karşı, geminin hareketi gününe kadar, konteyner yükünün sahibinin ‘ulaşılabilir’ olması gerekiyormuş. Yani, benim işlemler bitip, konteynere yüklemenin tamamlanması ardından geminin hareket edeceği 19 Ekim’e kadar Buenos Aires’te bulunmam lâzım. Eğer, gümrük görevlileri kapris yapar da, konteynerin içindeki yükü tekrar görmek isterlerse, açılması için malın sahibinin başında bulunması lazımmış. Bu yüzden, daha önce 15 Ekim olarak ayarladığım biletimin tarihini, 20 Ekim olarak değiştirmek zorunda kaldım ve bu bana fazladan bir 200 Euro’ya maloldu. Ayrıca, arabayla gidecek tüm malzemenin (benim örneğimde, Lando’nun orijinal haline sonradan ilâve edilen vinç, çadır, buzdolabı v.s. tüm teçhizatla, bana ait tüm şahsi eşyalar (fotoğraf makinelerim, şahsi giyim eşyalarım, kitaplar v.s.) ayrıca deklare edilmesi gerekiyor. Bir de pasaportumun ve diğer ilgili evrakların noter tasdikli kopyalarının gümrüğe verilmesi işi var ki, bu da ayrı bir hikâye. Burada, noterin onayından sonra, ayrıca buranın noterler birliğinin onayı gerekiyormuş. Noter işleri bir tam günü alır, diyor Sandra. Ben de bir tek Türkiye’de bürokrasi ağır zannederdim. Burası bizi sollamış, anlaşılan. Velhasıl, yarın (yani, 11 Ekim) bütün bu işlemlere başlamak için son günüm. O yüzden, TIR’cı tabiriyle ‘basabas’ geldim, son birkaç gündür.

Tierra Del Fuego

Önceki yazıda bahsetmedim ama, Tierra Del Fuego’ya geçmek üzere Punta Delgada’nın feribot iskelesi Balsa’ya gelmek için önce Şili’ye giriyorsunuz; biz de girdik. Sallana mallana Macellan Boğazı’nı da aştık ve Ateş Toprakları’na ayak bastık. Önce Ateş Toprakları adının nereden geldiğini anlatayım. Sonra da, buranın esas sahiplerinin hazin öyküsünü…
Dünyanın dibindeki bu adanın bilinen ilk sakinleri Selk’nam ve Yaghanlar. Yaghanlar, bölgenin ağır koşullarına rağmen (ki, Antarktika’ya dünyanın her yerinden daha yakın bir bölgede, dolayısıyla herkese göre çok daha soğuktaydılar), tümüyle çıplak yaşıyorlardı. İddialar,’normal insanlar’a göre vücut sıcaklıklarının 1 derece daha fazla olduğu yönünde. Geceleri bile, açıkta ve üzerlerine herhangi bir şey örtmeden uyurlarmış. Tek yaptıkları, vücutlarını hayvan yağı ile kaplamak ve ısı transfer yüzeyini azaltmak için, olabildiğince ‘cenin’ pozisyonunda durmak. Ancak, esasen soğuğa karşı direnmelerini sağlayan, her zaman ve her yerde (adalar arasında seyahat etmekte kullandıkları kanolarında bile), yaktıkları ateşin etrafında ısınıyor olmaları. İşte, bu kadar insanın (aslında, topu topu 3,000 nüfusları olmuş, en kalabalık zamanlarında bile) ısınmak için orda-burda yaktıkları ateşleri denizden görünce, bu yüzlerce ateşin yandığı kara parçasına Tierra del Fuego, yani ‘Ateş Toprakları’ demiş, ‘medeni insanlar’.
Avrupalılar’la ilk tanışmaları Ferdinand Macellan’la olmuş. Daha sonraları da, bölgeye gelen misyonerlerle… Onların bu ‘edepsiz’ çıplaklıklarını düzeltmek, ‘medenî’ insanlar haline getirmek isteyen misyonerlerin Yaghanlar’a gösterdikleri yakın ilgi hayatlarına malolmuş. Hiç alışık olmadıkları hastalıklarla kırılmışlar; sayıları hızla azalmış. En son gerçek Yaghan da 2005 yılında ölmüş. Böylece soğuğa dayanıklı bu ırk da yok olup gitmiş; tüm kültürü, dili ile birlikte.
Selk’namlar, ya da Onalar da, Yaghanlar gibi, Güney Amerika’nın bu en uç noktasına ulaşabilen iki Mongoloid ırktan diğeri. Onların hikâyesi biraz daha hazin. Yokoluşları doğal şartlardan çok; iki ayaklı, medeniyet timsali, yeni ‘toprakdaşları’nın etkisiyle olmuş. Güney Patagonya ve Tierra Del Fuego’nun hayvancılık açısından verimli topraklarını işgal eden batılılar, buralarda koyun yetiştiriciliğine başladıktan sonra, eski avlanma sahalarına kurulan estanciaları (besi çiftlikleri) yeni av sahaları olarak düşünmüş, Selk’namlar. …ve başlamışlar, yeni türeyen bu leziz ‘av hayvanlarını’ avlamaya; yani, çiftlik sahiplerinin koyunlarını. O zamanlar, sürüden hayvan çalmanın ya da öldürmenin cezası ağır; ‘vahşi batı’ kanunları geçerli, malûm. Hayvanlarının avlandığını farkeden çiftlik sahipleri de, Selk’namlar’a karşı kıyım başlatmış. Bir çift Selk’nam kulağına ödüller konulmuş. Başta bu işi Selk’nam öldürerek yapan kafa avcıları, zamanla daha vicdanlı davranır olmuşlar. Bu sefer ortalıkta kulaksız Selk’namların dolaştığını gören çiftlik sahipleri, ödül şartlarını değiştirmiş ve bir çift kulak yerine, Selk’nam kafası istenmeye başlanmış. İşte bu da Selk’namlar’ın kıyımını başlatmış. Bu kıyımın en büyük sorumlusu da Romen asıllı mühendis, maceraperest ve kâşif Julius Popper. Kendi kurduğu küçük ordusuyla başlattığı ekspedisyonda, Tierra Del Fuego’da büyük altın madeni bulan ve çıkaran Popper, burada kendi çapında bir krallık kurar. Kendi parasını ve pullarını basar. Onun başlattığı Selk’nam katliamı tam bir soykırıma dönüşür. Sonunda, Selk’nam nüfusu da bu şekilde yok olur, gider.
İşte, bu topraklara ayak bastığımda, okuduğum bu hikâyelerin etkisiyle bakıyorum, etrafa. Buenos Aires’ten sonra girdiğim tüm Patagonya, kilometrekarelerce yayılan estancialarla dolu; aynı burada olduğu gibi. Onbinlerce besili ve her biri uzaktan pofuduk birer yün yumağı gibi görünen koyunun yayıldığı, serbestçe otladığı topraklar. Yavrulama zamandayız. Her birinin peşinde birer-ikişer kuzusu, annelerinin memelerine yapışmak için koşturup duruyor.

Adaya ayak bastığınızda hala Şili topraklarındasınız. Ancak, Ushuaia’ya doğru biraz sonra yeniden sınır geçip Arjantin’e giriyorsunuz. Paso Garibaldi’ye (Garibaldi Geçidi) doğru virajları tırmanmaya başladığımda, yağmakta olan yağmur kara dönüştü. Zirveye doğru ciddi bir tipi oldu. Velhasıl, buralara daha bahar gelmemiş. Biraz erken düşmüşüm ben buralara. Akşam saat yedi buçuk gibi girdim, Ushuaia’ya. Hiç de beklediğim gibi bir yer değil. Ben ufacık, insanların hiç uğramadığı, kendi yağıyla kavrulan bir balıkçı kasabası bekliyorum. Halbuki burası kocaman, lüks otelleri, restoranları, barları olan büyük bir liman kenti. Birkaç otele girdim çıktım, fiyatlar da el yakıyor. “Dünyanın dibine gelmenin bedeli” diye düşünüp, bir tanesine yerleştim. Akşam, bir hedefe daha ulaşmanın şerefine, koca biftekli ve şaraplı bir kutlama yaptım, kendi kendime. Yalnız gezmenin sıkıntısı da bu işte; kutlamaları bile tek başınıza yapıyorsunuz.
Ertesi gün, Lando’nun artık zamanı geçmiş motor yağını değiştirmem lâzım. Uzun aramalardan sonra, sıranın az olduğu bir yağ değiştirme atölyesi bulabildim, şehrin biraz dışında. Sonra da, Ushuaia’nın 12km güney batısındaki Lapatai’ya gitmek için zaman çok geçmiş gibi geldi. Geriye, Punta Arenas’a, bu sefer de kıtanın en dip noktasına doğru yola çıktım. Kötü yapmışım, aslında. Halbuki, ‘dünyanın dibi’ tabelası Lapatai’deymiş. Ne yapalım!
Ushuaia, dünyada sürekli yaşamın olduğu en güney enlem değil, aslında. Ondan daha güneyde, Ushuaia’nın karşısındaki Isla Navarino’daki (Navarino Adası) Puerto Williams var. Ama oraya haftada bir feribot kalkıyor. ‘Dünyanın dibi’ne gideceğim diye, 1 haftamı buralarda geçirmek niyetinde değilim. Ama, simgesel olarak, dünyanın dibi olarak Ushuaia kabul ediliyor. Yani, tüm dünyada arabayla ulaşabileceğiniz bundan başka güney yok. Ben de oraya vardım, işte!
Ushuaia : Dünyanın Dibi.

Arkada gördüğünüz suda bundan 10 gün öncesine kadar tanıdık bir tekne demirliydi





Ushuaia’dan birkaç görünüş

Bu da genel görünüş. Arkada, karla kaplı tepelerin bulunduğu yer de Navarino Adası. Aradaki da, adını Kaptan FitzRoy’un gemisinden alan, Beagle Kanalı
Ushuaia’dan ayrılıp, aynı yoldan adaya ayak bastığım feribot iskelesine doğru yola çıktım.

Paso Garibaldi’den Lago Escondido’nun görünüşü

Bu da kıyısından…

Punta Arenas ve ‘Uzaklar’dan bir konuk

Adayı kuzeye doğru terkedip, yeniden anakaraya geçtim. Yani, yeniden Şili’deyim. Biliyorum, biraz karıştı ama, önünüze haritayı, ya da benim yol izimi Google Earth’te açıp bakarsanız, durumu daha kolay çözersiniz. Hedefim Punta Arenas. Bu sefer de Amerikalar’ın en dibine gidiyorum. Tabii orası, dünyanın dibinden biraz daha yukarıda, haliyle. Yine ‘basabas’ vaziyetindeyim. Akşama Punta Arenas’ta olmam lâzım. Bu da, önümde yapmam gereken 650km’lik bir mesafenin olduğu anlamına geliyor. Bu acelemin de (ha bire aceleden bahsediyorum, ama) iki nedeni var; birincisi, yazının başında da belirttiğim gibi, 10 Ekim akşamı Buenos Aires’te olma zorunluluğum ki, 12 Ekim’deki cut-off’a yetişebileyim. Punta Arenas’tan sonra 7 günüm ve tamamlamam gereken 3,500km yolum kalıyor. Yani, günde ortalama 500km. İkinci ve daha önemli sebep ise, bu yazının sürpriz konuğu.
Yolda guanaco’lar var. Guanaco da, daha önce Peru yazılarımdan ikincisinde bahsettiğim vicuña’lar gibi, lama türünün bir başka örneği. Doğada vahşi yaşayan bu hayvanlar, vicuñalar gibi çok ürkekler. İnsanı kendilerine fazla yaklaştırmıyorlar ve hemen kaçıyorlar.



Guanacolar
Akşam hava karardıktan sonra Punta Arenas’a girdim. Sürpriz konukla buluşma yerimiz Hostal La Luna. İnternetten arayarak bulduğum Hostal La Luna’nun adresini -ve, dolayısıyla koordinatını-, GPS’ime ‘hedef nokta’ olarak girmiş bulunuyorum. GPS’te görünen noktaya geldiğimde ortalıkta hostele benzeyen bir şey bulamıyorum. Murphy kurallarından bilmem kaçıncısı gereğince, arabayı parkedip, yürüyerek aramam gerektiğinde yağmur başladı. Tam bir ‘iliklere işleyen’ türden yağmurun altında La luna Hostel’i aradım durdum. Birkaç yere sordum, bilmiyorlar (bunların arasında başka hosteller de var). Sonunda pes edip, hostellerden bir başkasında kalmaya karar veriyorum. Görevli kadın bana odayı gösterirken, ona aslında Hostal La Luna’yı aradığımı ama bulamadığım için burada kalacağımı belirtiyorum, laf arasında. “Aaaa,” diyor, “…dört blok ötede”. Nasıl yani? 1.5 saattir arıyorum buralarda ve bulamadım. Bu kadar kolay mıydı? Kadından özür dileyip ayrılıyorum. Beni sevindirmiş olmanın mutluluğu içinde, güler yüzle uğurluyor kadın. Nihayet, GPS’imin tam da bana gösterdiği yerde, içeriden cılız bir ışığın sızdığı köhne bir binanın kapısında, karanlıkta, hele o yağmurda okunması mümkün olmayan bir “La Luna” yazısını belli-belirsiz seçiyorum. Arabayı parkedip, bahçe kapısındaki zile basıyorum. Uzun bir sessizlikten sonra iki katlı eski binanın kapısı açılıyor ve bir karaltı ne istediğimi soruyorum. “Ben turistim, İspanyolcam az” diyorum; birşeyler söylüyor, anlamıyorum.
  • Bir arkadaşım vardı da, burada kalıyor.
  • Aaaa! Gel gel, burada.
Kapının otomatiğine basıp açıyor, yağmurdan kaçarak içeri giriyorum. Beni içeri, mutfağa alıyor. Karşımda normal bir insan var; benim yaşlarda, sarışın, benim boylarda, mütevazı giyimli, normal iki kolu, iki bacağı, bir kafası, iki gözü ve kulağı, bir ağzı olan bir adam. “Osman?” diye soruyorum, “Ali, sen misin?” diye cevap veriyor ve sarılıyoruz.
Evet! Konuğumuz Osman Atasoy! Bilmem bu isim size birşeyler çağrıştırdı mı? 1992 yılında İzmir, Sığacık’tan eşi Zuhal ile 8.5 metrelik ‘Uzaklar’ isimli teknesiyle “Vira Bismillah!” deyip, beş senede dünyanın etrafını dolaşmıştı. Hatta yolda, 1995 yılında doğan Deniz adındaki kızları ile birlikte, yurda 3 kişi olarak dönmüşlerdi. Osman Atasoy bu seyahati ile ilgili anılarını daha sonra "Uzaklar-Atasoylar’ın Dünya Seyahati" adlı kitabında yayımladı. Kendisi; bana da ilham kaynağı olan, vücuduma ‘gezme virüsü’nü zerkeden Sadun Boro’dan sonraki ikinci dünyayı dolaşan Türk yelkencisidir. Osman Atasoy, Ekim 2008’de, Sibel Atasoy’la birlikte, bu sefer Uzaklar-II teknesiyle, Güney Amerika’nın Cape Horn burnunu dönmek üzere yola çıkmışlardı. Dostum Kemal Ayata’yı tanırsınız belki. Hani, seyahatimin Buket’le ilk birlikte geçirdiğimiz Kanada-Alaska bölümünde, Kanada’nın Calgary şehri yakınlarında, Banff kasabasında buluştuğumuz Nesrin-Kemal Ayata çifti (http://www.dunyakazan.com/)… İşte Kemal, Buenos Aires’e son uçuşumdan önce, Osman Atasoy’un Ushuaia’da demirli olduğunu söylemişti. Ben de bir süredir Osman’la yazışıyordum ve sonunda Punta Arenas’ta buluşmak üzere sözleştik. Aslında niyetim, onlara teknelerinin bağlı olduğu bir limanda, tercihan Ushuaia’da sürpriz yapmaktı, olamadı. Ben oraya varamadan Osmanlar Puerto Williams’a geçtiler. Ama, Osman’ın özel bir nedenle İstanbul’a uçakla dönme gerekliliği, bize Punta Arenas’ta bir geceliğine görüştürme şansı yarattı.
Osman, Sibel dışında uzun zamandır ilk defa bir Türk’le muhabbet etmenin, ben de Sadun Boro’dan sonraki bir üstatla görüşüyor olmanın açlığı ile geç saatlere kadar sohbet ettik. Aslında onun sayfasına (http://osmanatasoy.org/) ilk gönderdiğim mesaja cevabın gecikmesi, gözümde Osman Atasoy’u erişilmesi güç bir mevkiye yükseltmiş, sonradan aldığım samimi cevaplar yine de onunla ilgili fikirlerimi netleştirmeye yetmemişti. Nihayet yüzyüze tanıştık ve işte o da bizler gibi normal bir insandı, artık. Hatta, en başta düşündüğümden bile daha mütevazı ve samimi…
Ertesi sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra, kıtanın dibine yapacağım yaklaşık 60km’lik seyahate katılıp katılamayacağını sordu bana. Daha ne isterim! Uzun süre sonra, boş duran koltuğum yeniden dolacak. Birlikte kıtanın dibine gittik.

Osman Atasoy

Kahvaltıda

Osman, hostelin önünde, arabanın başında

Kıtanın dibi… Aslında daha birkaç kilometre vardı ama, buradan sonra yol ‘yoktu’, tam manasıyla
4 Ekim Salı günü öğleyin Punta Arenas’ta Osman’la vedalaştık. O da akşam, Buneos Aires-Sao Paulo üzerinden İstanbul’a uçacak. Ben ise Buenos Aires’e doğru 3,500km’lik yoluma başlıyorum.
Gelecek yazıda, Buenos Aires’e dönüş ve Lando’yla vedalaşma anılarını okuyacaksınız.
O zamana kadar, sağlıkla kalın.
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş