ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Şili
Güncelleme Tarihi: 11.7.2011
Gün: 796
Yapılan Yol: 90077 km.


İLK YAZI
1
SON YAZI

Bolivya’dan kalanlar

Her yazıma, öncekisinde unuttuğum bir şeylerle söze başlıyorum. Bu sefer de Bolivya’daki son başlık olan Uyuni’de bahsetmek istediğim ama son anda aklımdan uçup giden ufak bir hikâyeyi girizgâh olarak koyalım. Sonra da bir efsaneden bahsedelim.

Butch Cassidy & The Sundance Kid

Bu hikâye, Amerika’nın efsanevî ikilisi Butch Cassidy ve The Sundance Kid’e ait. Ya da gerçek adlarıyla Robert LeRoy Parker ve Harry Alonzo Longabaugh. Hani, ‘vahşi batı’ devrinde Amerika’da banka ve tren soygunlarıyla nam salmış ikili… Bu ikilinin Uyuni’yle ne bağlantısı var? Hikâye ilginç aslında. Amerika’da soyacak başka banka ve tren kalmadığına karar veren iki kafadar, 1901 yılında Harry’nin sevgilisi Ethel’i de alıp New York’tan Buenos Aires’e (Arjantin) giderler. Böylece, meşhur ikilinin Güney Amerika maceraları başlar. Arjantin’in batısında mütevazı bir çiftlik (61km²’cik) satın alır ve yerleşirler. Ancak ‘can çıkar, huy çıkmaz’ malûm ve ikili, Güney Amerika’da da çeşitli soygun olaylarına karışmaya başlar. Yerleşik yaşantı onlara göre değildir. Bir süre sonra, kendilerini ele verecek olan çiftliklerini de satarlar, nitekim. Sundance Kid’in sevgilisi San Fransisco’ya döner. Daha sonra ikili, bir gümüş madeninin maden ve para konvoylarını korumakla görevli güvenlik elemanları olarak işe alınırlar. ‘Kuzuyu kurda teslim etmek’ de tam böyle bir şey olsa gerek. Ancak, emanete hıyanet olmaz tabii ve bizimkiler kendilerine emanet edilenlerin dışında konvoyları soyma planları yapmaya başlarlar. Bu sırada civardaki bir altın madenine katırlarla maaş taşınıyor olduğunu öğrenirler ve içinde madenin müdürü Carlos Pero’nun da olduğu konvoyu And Dağları’nın kuytu bir yerinde kıstırıp, para yüklü katırı kaçırırlar. Ancak, Carlos Pero durumu hemen güvenlik güçlerine bildirir. Butch ve Sundance Kid, Uyuni’nin hemen güneyinde bulunan San Vincent kasabasına vardıklarında, kaldıkları otelde kıstırılırlar. Sundance Kid vurulur ve ağır yaralanır. Butch, artık kurtulma şanslarının kalmadığına karar verir. Önce arkadaşını, iki kaşının arasından vurup ızdırabına son verir. Arkasından da tabancasını kendi şakağına dayayıp, ateşler. Daha sonradan yapılan soruşturmada, gerek görgü tanıkları, gerekse ikilinin son soyduğu Carlos Pero cesetleri teşhis etseler de, San Vincent’te kimsesiz yabancılar mezarlığına gömülürler. İkilinin 1908’deki bu dramatik sonlarının üzerinden yıllar geçer. Amerika’lı kriminal araştırmacılar San Vincent’e, mezarı açıp bulmayı umdukları kemiklerin gerçekten onlara ait olduğunu kanıtlamak için gelirler. Uzun süre mezar yeri araştırılır. Sonunda onların olduğu iddia olunan mezar açıldığında içinden tek kişiye ait olan bir iskelet çıkar ki, daha sonradan o iskeletin de gerçekte Alman madenci Gustav Zimmer’e ait olduğu anlaşılır. Velhasıl, Butch Cassidy ve The Sundance Kid, hayattayken olduğu gibi, ölümlerinden sonra da ‘ele geçirilememiş’ olurlar.
İşte filmlere ve kitaplara konu olan efsanevi ikili Butch Cassidy ve The Sundance Kid’in öyküsü. Her 6 Kasım, yani öldükleri günün yıldönümlerinde Butch ve Sundance Kid meraklıları buralara doluşuyor.

Bir efsane

Bolivya’yla ilgili anlatılması gereken bir konu daha vardı, aslında. Sosyalist devrim tarihinin efsane lideri Ernesto “Che” Guevara. “El Che”, hayatının son dönemini, o zamanın cunta yönetimi altındaki Bolivya’da geçirmiştir. Bolivya’ya tam olarak ne zaman geldiği bilinmez; bu konuda birçok rivayet vardır. Ancak, Kongo’daki başarısız devrim girişiminin ardından, Daressalam’da (Tanzanya) buluştuğu Mozambik Kurtuluş Cephesi (FRELIMO) üyelerine yaptığı yardım teklifinin reddedilmesinden sonra ortalıktan kaybolur. Bu sürede Avrupa’da bulunduğu rivayet olunur. Sonra da Bolivya’ya geldiği… Amacı, Güney Amerika’da Sosyalist devrimi gerçekleştirmek ve bunu da ilk olarak, bu amaç için en uygun olan ‘kıtanın kalbi’nde başlatmaktır.
1966 yılının sonları ya da 1967 yılının başlarında geldiği Bolivya, onun belki de verdiği en yanlış karardı ve bu yanılgısı hayatına maloldu. Ülkedeki komünistlerden ve rejim muhaliflerinden beklediği desteği alamadığı gibi, devletin gücünü de küçümsedi. Aslında, küçümsediği gücün arkasında CIA’in ve Amerikan Özel Kuvvetleri’nin varlığını göremedi, tahmin edemedi. Her ne hal ise! Sonuçta Arjantinli doktor, 8 Ekim 1967’de kamplarının kuşatılması sonrasında vurularak yaralanmış, ertesi gün de tutulduğu La Higuera’daki bir okulda öldürülmüştür. Elleri kesik cesedinin gömüldüğü yer yıllar sonra tespit edilir; Vallegrande’de bir uçak pistinin altındadır. 1997’de onun bedeninden kalanlar buradan alınır, Bolivya gerilla hareketinde birlikte savaştığı 6 arkadaşıyla birlikte Küba’da, Santa Clara’da inşa edilen görkemli bir anıt-mezara gömülür. 2006 yılında Buket’le yaptığımız Küba seyahati sırasında bu anıt-mezarı ziyaret etmiştik. Bolivya’da ise Vallegrande ve La Higuera’ya gidemedik, maalesef. Oralara en yakın Potosi’ye kadar gelmiştik ama, buradan sonra yaklaşık 500km daha, hele son 200km’si çok zor dağ yollarını aşarak gitmemiz gerekirdi ki, gözümüz yemedi.

Şili

Nihayet sıra geldi Şili’ye. Bolivya’dan çıkışımız yalnızca sınır olduğu yazılı bir bariyerden geçerek oldu. Gümrük ve pasaport işlemlerini ise, sınırdan biraz içeride (Şili tarafına doğru) Şili gümrük ve pasaport işlemleri ile birlikte yapıyorduk. Peru’dan Bolivya’ya geçişimizde iyice dibe vuran düzen, disiplin ve kalite, burada bir anda birkaç kademe yükseliverdi. Medeniyete adım attığımızın resmi. Formaliteler biraz fazla, yiyecek yasakları başladı ve sıkı kontrol var. Arabamızda, yasak yiyeceklerle yakalanmamak için, kabul edilmeyecekler listesinde var olan yiyeceklerimizi bir torbaya koyup, karantina görevlilerine göstermek üzere yanımıza aldık. Süt ürünlerinin (özellikle benim vakumlu ambalajdaki Tahsildaroğlu Ezine peynirimin) pastörize sütten mamul olduğunu ispat ettik ya, geriye kalan elma ve salamın önemi yok. Gümrük görevlisi arabanın içini kontrol ettikten ve tüm evrak işlerimizi de tamamladıktan sonra, önümüzü bir duvar gibi kapayan turist otobüslerinden müsaade isteyip, aradan sıyrıldık.

Şili sınırındayız. Arkada görünen Parinacota Volkanı (6,342m)

Sınırı geçtikten hemen sonra Chungara Gölü kıyısında

Chungara Gölü ve Parinacota Volkanı

Arika ve korkulan oluyor

Akşam için hedefimiz Arika. Karnımız iyice acıktı. Arika’ya girene kadar beklesek mi, yoksa yolda bir yerler bulup da karnımızı doyursak mı, derken Arika’ya vardık bile. Kalacak yer bulmadan yemek bulalım dedik ve McDonald’sı bulduk. Ne de olsa medeniyete vasıl olduk; ‘medenî yemek’ler yiyebiliriz. Ben bir yandan Lonely Planet’da otel seçeneklerine bakarken, diğer yandan bir BigMack menüyü mideye indirdim. Buket’se korkarak bir hamburger yedi ancak. Birkaç otel gezdik ve sonunda uygun bir otel bulabildik. Burada oteller çok pahalı. Aslında, söylemek lazım ki, Şili pahalı bir ülke; ilk intiba böyledir. Plânımız, Arika’da iki gece kalıp, daha sonra güneye doğru yola çıkmak.

Arika’da San Marcos kilisesi. İlk bakışta hiçbir özelliği olmayan bu ufacık kilisenin hikayesi şöyle : Parisli mühendis Alaexandre Gustave Eiffel tarafından tasarlanıp, daha sonra yine onun atölyesinde prefabrike olarak imal ediliyor; 1870 yılında. Yani kendi adıyla maruf meşhur kulesini yapmadan önce. Tüm kolon ve kirişler döküm. Daha sonra parçalar gemiyle Yeni Kıta’ya gönderiliyor ve yerine monte ediliyor

Tarihi gümrük binası. Şimdilerde kültür merkezi olarak hizmet veriyor. Bu bina da Eiffel’in eseri; 1874’ten
Ertesi gün, kahvaltıdan sonra biraz da tembellik edip, öğleye doğru şehri dolaşmaya çıktık. Çok da fazla görülecek bir şey yok; iki trafiğe kapalı sokakta aylak aylak dolanıp, öğle yemeği için bir kafeye oturduk. Buket bir omlet söyledi. Kararın yanlış olduğunu anlamakta gecikmedik. Otele döndükten bir süre sonra başlayan diyare ve kusmanın ardından ateş yükselmeye başladı. Zaten bir süredir devamlı varlığını hissettiren rahatsızlık şiddetlendi. Geceye doğru Buket’in ateşi 40 derecenin üzerine çıktı. Ertesi sabah şehirdeki hastaneye gittim ama, İngilizce bilen birisini bulmak mümkün değil. Hemen bir turizm acentesine gidip, Santiago’ya iki kişilik uçak bileti aldım. Otele dönüp internetten Santiago’da iyi bir hastane araştırdım; üç seçenek var. Büyükelçiliği arayıp onların önerisini de aldım; bendeki seçeneklerden birisini tavsiye ettiler. Elçiliğe de yakınmış. Yakınında bir otelde de yer ayırttım ve öğleyin havaalanına gittik. Buket, ateşi düşmüş olmasına karşın çok bitkin. 2.5 saat süren uçak yolculuğunun ardından havaalanından bir taksiyle otelimize vardık. Ertesi sabah erkenden hastaneye gittik. Çok büyük ve modern bir vakıf hastanesi. İşlemlerimizin ardından hemen acil servise aldılar.

Buket hastanedeki odasında
Burada da dil sorunumuz var. Gelen doktorların hiç birisi İngilizce bilmiyor. Birazdan genç bir ortopedi uzmanı buldular, tercüman olarak. Onun yardımı ile derdimizi anlatabildik. Önceki gün Rıza’dan (Buket’in kardeşi) acil olarak geçen seneki rahatsızlığına ait raporu istemiştim. Barlas da (ortağım) o raporu hızla İngilizce ve İspanyolca’ya tercüme edip göndermişti. Onların birer kopyasını doktora verdim. Buket’in özel durumunu da (Chron hastalığı) rapordan okuyunca teşhisi hemen koydular. Durum açıkça belli; besin zehirlenmesi. Chron hastalığında, sindirim sistemi çok daha hassas oluyor ve en ufak bir mikroba karşı bile ağır ateşli ishal ve kusmayla ortaya çıkan bir tepki veriyor. Hızla serum ve onunla birlikte antibiyotik tedavisine başlandı. O geceyi hastanede geçirdi Buket. Ertesi gün çıktığında kendine gelmişti artık. Ancak halsizliği sürüyordu ve ilaçlarını alıp, diyetine de dikkat ederek 4-5 gün dinlenmesi gerekiyordu. Benim de 2,100km kuzeydeki arabamı alıp getirmem... O yüzden, ertesi gün Buket’i Santiago’daki otelde bırakıp, uçakla Arika’ya döndüm. Her ne kadar Santiago’ya direkt gidiş 2,100km ise de, ben bu mesafeyi biraz uzatacağım. Buket’le Bolivya’da, Uyuni’den sonra gitmeyi plânladığımız ama vazgeçtiğimiz Atacama Tuzlası’ndan doğru dolaşacağım. Bu da yolumu bir parça arttırıyor; yaklaşık 550km. Bu farklı rotayı izlemek istememin üç nedeni var :
    1. Atacama Çölü’nün göbeğinden geçmek: Gittiğim her kıtada, yolumun üzerinde ya da yakınında bulunan çölü geçmek gibi bir merakım var. Mısır’da Batı Çölü, Kenya’da Chalbi Çölü, Moğolistan’da Gobi Çölü gibi…
    2. Calamanın kuzeyindeki Chuquicamata bakır madenini gezmek: Gittiğim her kıtada, yolumun üzerinde ya da yakınında bulunan bakır madenlerini gezmek gibi bir merakım daha var. Moğolistan’daki Erdenet madeni, Salt Lake City (ABD) yakınlarındaki Bingham Canyon madeni gibi…
    3. El Tatio gayzerlerini görmek: Gittiğim her kıtada, yolumun üzerinde ya da yakınında bulu… Yok, bu biraz abartı oldu. Ama, bundan önce Yellowstone Milli Parkı’ndaki (ABD) gayzerleri görmüştüm.
İşte bu üç hedef, beni Santiago’ya direkt giden yoldan çıkarıyor. Bazılarınız, Buket’i hasta yatağında bırakıp gezmeye giden bencil bir kişi olduğumu düşünebilir. Nitekim, bunun yarattığı vicdan azabı beni de ertesi gün rahatsız etmeye başladı. Zaten direkt de gitsem, en hızlı şekilde ancak 3 günde tamamlayabileceğim yolu yine aynı sürede tamamlamak için ilk gün 665, ikinci gün 910 ve son gün de 1,050 kilometre yaparak dünya seyahatlerimdeki rekorumu 2 kere arka arkaya kırmış oldum. Önceki rekorum -malumunuz- San Jose (Costa Rica)-Panama City arasında 850 kilometreydi.

Presencias Tutelares. Arika yakınlarındaki dev heykeller

Atacama Çölü

Arika’dan güneye doğru, Ekvador’dan beri Pasifik sahilinde görmeye alıştığım çöl görüntüsü devam ediyor. Bundan sonrası da, kıyıdaki ağaçsız ve yeşilsiz, boz yükseltilerin ardından, göz alabildiğine kum çölü. Kuzeyden güneye ince uzun bir şerit halinde uzanan Atacama Çölü, güney ucunda Atacama Tuzlası’yla sonlanıyor.
Dünyanın en kuru bölgesi, Atacama Çölü. O kadar kuru ki, ortalama yıllık yağış miktarı 1mm’nin altında. Bazı kanıtlar, Atacama Çölü’nün 1570-1971 yılları arasında hiç yağmur almadığını gösteriyor. 400 yıl boyunca hiç yağmur yağmamış, düşünebiliyor musunuz? Hani biz “Bu yıl da hiç yağmur yağmadı” falan diyoruz ya… Oralarda da “Bu asır da hiç yağmadı” diyorlardır, herhalde. Bu 105,000km²’lik alanın üzerinde kurulu meteoroloji istasyonlarından bazıları (çoğu, hatta), kurulduklarından beri hiç yağmur kaydı göndermemişler. Yine o kadar kuru ki, Atacama Çölü’nün 6,885m ile en yüksek noktasında bile (Ağrı Dağı 5,137m’dir meselâ, bu arada) buzul yok. Bazı kuru nehir yataklarının, 150,000 yıldır ‘kuru’ olduğu söyleniyor. İşte ben ‘kuru’ diye buna derim.
Yol üzerinde, Pasifik sahilindeki Iqueque şehrine ayrılan yolda Humberstone Nitrat Madeni var. Burası, madenin kendisi ve işleme tesislerinin dışında, çalışanlar için oluşturulmuş bir ‘şehir’le birlikte Şili’nin bir zamanlar medar-ı iftiharıymış. ‘Bir zamanlar’ diyorum, Humberstone Madencilik çoktan tarihe karışmış. Şirket tarihe karışmış ama, gerek tesisler, gerekse şehir, terk edildiği haliyle olduğu gibi duruyor. Biraz hayal gücüyle, şehri ve tesisleri kafanızda ‘canlandırmanız’ hiç de zor değil. Ben de bu tarihi yaşamak için Humberstone Madencilik’in kapısına Lando’yu parkedip, kızgın güneşe aldırmadan şehri turladım. Adını, Şili Nitrat Şirketi’nin kurucusu James Thomas Humberstone’dan alan maden, 1929’daki büyük krizin ve Almanlar’ın çok daha ucuza amonyumdan yapay gübre üretmeye başlamasının ardından kapanır. Madeni 1934’te devralan yerli şirket adını değiştirmez. Daha verimli bir çalışmayla 1940’lara, en parlak günlerine gelir, Humberstone madeni. Ancak yine de, dünyada sunî gübre kullanımı, veriminin yüksekliği ve fiyatının çok daha uygun olması nedeniyle iyice yaygınlaşmıştır ve şirket 1958 yılında madeni kapamaya karar verir. 1960 yılında da tamamıyla terk edilir. Son yıllarda, madenin tarihi bir kıymet olduğunu keşfeden bazı sivil toplum kuruluşları, çeşitli kaynakların da desteğiyle burayı bir açık hava müzesi haline getirmişler. 2005 yılında da UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.
Maden tesisleri değil ama, çalışanların ve ailelerinin yaşamı için oluşturulan ufak kasaba; lojmanları, okulu, kilisesi, tiyatrosu, spor tesisleri, çelik sacdan yapılmış yüzme havuzu, hastane ve diş polikliniği, marketleri, ekmek fırını ile tam teşekküllü. Madenin en parlak dönemlerinde kasabanın nüfusu 3,700 kişiyi bulmuş.

Humberstone kasabasında lojmanların olduğu sokaklardan birisi

Kasabanın okulu… Koridorlarda koşuşturan çocukları görebiliyor musunuz?

Tiyatro salonu



Kasabanın içinde oluşturulmuş müzenin bir bölümü… Bunlar, Şili nitrat gübresinin satıldığı -dolayısıyla, şirketin müşterisi olan- çeşitli ülkelerdeki afişlerden seçmeler. Ortada, Türkiye’deki afiş de var. Çizgiler sanki İhap Hulûsi’ninkilere benziyor. Tanıyan (tevellüdü yeten, tabii) tanır. Tanımayan, internetten araştırır
İlk geceyi Calama’da geçirdim. Şili pahalı bir ülke. Calama da bu pahalı ülkenin -herhalde- en pahalı şehirlerindendir. Ufacık bir otelin, ufacık bir odasına avuç dolusu parayı saymak içime oturuyor. Ertesi gün içime oturacak bir başka şey daha oldu. Bakır madenine giremeyeceğimi öğreniyorum. Önceden müracaat etmek ve yapılacak bir tura dahil olmak gerekiyormuş. Cumartesi günleri de ancak öğleden önce tur(lar) varmış. Bu durumda, Pazartesi’ye kadar madene girebilmek şansım yok.

Chuquicamata bakır madenini görmek kısmet olmadı. Bari uzaydan göreyim, diye Google Earth’e girdim. Çıkan görüntüyü size de göstereyim
Chuquicamata bakır madeni, dünyanın en büyük açık çukur (‘open pit’) bakır madeni. Şimdi bu ‘en büyük’ neye göre değerlendiriliyor, gerçekten bilmiyorum. Amerika’da, Salt Lake City yakınlarındaki Bingham Canyon madeni için de ‘en büyük’ deniyordu ve ben de öyle yazmıştım. Hatta, “Amerika’ya da ’en büyük’ olmak yakışır” da demiştim. Ama, biraz daha etraflı araştırmada, buradakinin daha ‘en büyük’ olduğunu öğrendim. Yani, ikisi de en büyük ama, buradaki daha ‘en büyük’. Her neyse! Bir madenin büyüklüğü, açılan çukurun hacmine mi, yoksa enine-boyuna mı, yoksa derinliğine mi, yoksa madende olduğu öngörülen cevherin miktarına mı bakılarak belirlenir, bilemiyorum. Sonuçta, Bingham Canyon madeni, 1,200m ile en deriniymiş. Buradaki ise 900m derinliğinde. Tabii, her ikisinin de derinliği her geçen gün artıyor. Genişlikte (krater ağzının en geniş olduğu yerdeki açıklıktan bahsediliyor) burası önde; 4.3km. Bingham Canyon’dakinin ise 4km. Zamanında, dünya maden devi Guggenheim ailesinin envanterine de girip çıkan Chuquicamata bakır madeni, şu anda Şili dışsatımının 1/3’ünü oluşturan bir üretim miktarına sahip. Zaten Şili’de bakırın dışsatımdaki payı da %55. Şöyle bir rakam daha vereyim: 2003 yılında, dünyada bakır üretiminin %36’sı Şili tarafından gerçekleştirilmiş. En yakın rakibi olan ABD’nin üretiminin 4.5 katından daha fazla bir miktarla… Bu rakamlardan sonra, hele Çin’deki son yıllardaki baş döndüren sanayi ve altyapı patlamasının ardından bakır -ve diğer değerli madenlerdeki- astronomik fiyat artışları, Şili’nin ekonomisinde çizgileri sürekli yukarı çekmiş. 2006 yılında ülkenin US$33 milyar olan ithalâtına karşın ihracatı US$58 milyar. Böyle bir bolluk, yani. Ülkenin, -en azından- benim görebildiğim Santiago’nun kuzeyinde kalan bölgesinde (geçtiğim Atacama Çölü ve diğer bölgeler) hemen her yer maden sahası. Belli ki, üstü uçsuz bucaksız çorak olan o toprakların altını kazsan, maden fışkırıyor. Bizde ise, malûm, şüheda…
Dünyanın en büyük bakır madenini göreceğim diye Pazartesi’yi beklemem söz konusu değil. Bu yüzden, sabah erkenden otelden ayrılmak üzere, arabayı bıraktığım otoparka gittim. Önceki gece, arabayı sabah 7’de alacağımı söylediğimde problem olmayacağı söylenmişti ama, kapı duvar. Üstelik, saat 8’e geliyor. Otoparkın koca demir kapısını anahtarımla kuvvetle vurduğumda, bütün mahalleyi ayağa kaldıracak şiddette gürültü çıktı. Top patlamasını andırır gürültüye cevap yok. Bir kez daha; yine ses yok. Üçüncü denememden sonra otele geri dönüp, vakit geçirmek niyetindeydim ki, mahmur gözlerle birisi kapıyı araladı. Rahatsız ettiğim için özür dilemeli miyim acaba?
Önce kuzeye, El Tatio gayzerlerine gittim. Yol, hele son 40 kilometresinde iyice zorlaşıyor. Kolay değil; 4,200m rakıma çıkıyorum. El Tatio (ki ‘dede’ demektir), dünyanın en yüksek, güney yarı kürenin ikinci, dünyanın da üçüncü en büyük gayzer sahası. Ancak, hele en büyük olan Yellowstone’u ve oradaki etkileyici püskürmeleri görünce, buradaki biraz ‘zavallı’ kalıyor. Hava oldukça soğuk; yaklaşık 7°C. Ama yine de çıkan sıcak su buharının basıncı düşük olduğundan havada bıraktığı iz bile o kadar etkili olmuyor. Halbuki, özellikle bu kadar yüksek rakımda ve açık havada, böylesine soğuk bir ortamda sıkı bir gayzer püskürdüğünde, haşmetli bir görüntü oluşuyor ki, etkilenmemek mümkün değil. Yellowstone’dayken hava çok sıcak olduğundan böyle bir şölen izlemek olanaksızdı. Burada ise hava soğuk ama, gayzerler çok gariban. Olanı da aşağıda :





El Tatio gayzerlerinden sonra Atacama Tuzlası’na doğru, San Pedro de Atacama’ya gitmek üzere yola çıktım. Yolda bir çok terk edilmiş eski nitrat madenleri görüyorsunuz. Hiçbirisi Humberstone kadar büyük değil tabii. Aslında yalnızca burada değil, hemen tüm Atacama Çölü’nde bu terk edilmiş nitrat madenlerinden onlarcası mevcut.

Terk edilmiş madenlerden birinde bu tilkiyle birlikte 2 kardeşini gördüm. Bir şekilde, insana alışıklar ki, bu kadar yaklaşabildim



Yoldan…
Gayzerlerden, Atacama Tuzlası’na doğru alçalıyorsunuz. Tuzlanın rakımı 2,300m; dolayısıyla, en tepeden 1,900m daha iniyorsunuz. Ama, beklediğim etkileyici bir görüntü yok. Uyuni Tuzlası’ndaki gibi ‘bembeyazlık’ ise hiç yok. Burada tuzla, hemen hemen çevredeki toprağın renginde. O yüzden, tuzlanın nerede başlayıp, nerede bittiğini fark etmek dahi olanaksız. Hayal kırıklığı!
San Pedro de Atacama’ya giden asfalt yola çıkıp huzura kavuşuyorsunuz. 1,900m indikten sonra hava sıcaklığı, günün ilerlemesi nedeniyle de, rahatsız edici seviyelere çıkmaya başladı. Her ne kadar ‘püfür püfür’ diyemesem de, Lando’nun kliması beni hala serinletebiliyor ya, daha ne isterim. Bu seyahatin belki de yaşayacağım en sıcak kısmında, Moğolistan’ın Gobi Çölü’nde bana azizlik edip o cehennemî sıcakları yaşattıktan sonra, buralarda bu lüksü yaşamak…
Kaymak gibi asfalt, kasabanın girişinde kesiliyor ve yerini taşlı ve tozlu bir -neredeyse- patikaya bırakıyor. “Seçimlerde AKP’ye oy vermediğinden midir acaba?” diye geçirirken aklımdan, daha sonradan -aslında- kentin ‘otantik’ yapısını bozmamak için böyle bırakılmış olduğunu anlayacaktım. Bolivya’nın -kötü tabiriyle- en ‘entel-dantel’ tatil kasabasına geldim, herhalde. Hafta sonu olması münasebet(sizliğ)i ile kent sınırlarının dışına taşan atkuyruklu erkekler, şalvar pantolonlu ve ‘uzay böceği gözü’ güneş gözlüklü (ben onlara öyle diyorum, yüzünün abartısız üçte ikisini kaplayan güneş gözlükleri, yani) kadınlar, ama -istisnasız- hepsi dövmeli insanlar o tozlu yolları arşınlayıp, kendilerine akşamın bohem karanlığı için mekân aramaktalar. Kasabanın içine, sanki bayram sonu tatilinden dönenlerin otoyol gişelerinde oluşturduğu kuyruklar gibi bir konvoyla girmek gafletinde bulunduktan sonra, arabamı koyacak bir köşe ararken, benim gibi(!) dünyayı gezen bir motosikletli İngiliz’in (plâkası öyleydi) kasabanın ‘cool’ havasına yakışır hafif tebessümlü ince bir baş selâmına ‘mazhar’ oldum.



San Pedro de Atacama’nın, ‘enteller’in sıcaktan gölgelere kaçıştığı bir anında sokak manzaralarından…
Her yerdekinin iki misli bir fiyata içtiğim kahvenin ardından San Pedro de Atacama’dan çıkarken, yakıt depomu doldurmak için kasabanın tek benzin istasyonunu, gizlendiği kuytulukta -üstelik polislere sora sora- bulmam 1 saatimi aldı. Bundan sonra yolum Santiago’ya doğru. Yolda, listemde bulunan -ama size söylemediğim- tek yer kaldı, görmek istediğim. Pek umudum yok, hafta sonuna denk geldiği için ama, ‘ya tutarsa’ diye ESO’nun La Silla rasathanesi için bir şansımı deneyeceğim. ESO, European Southern Observatory’nin (Avrupa Güney Rasathanesi) baş harflerinden oluşuyor. Aslında, European Organization for Astronomical Research in the Southern Hemisphere (Güney Yarıkürede Astronomik Araştırmalar İçin Avrupa Organizasyonu) diye çok daha uzun isme sahip bir organizasyonun kısa adı. Sonuçta bu organizasyonun Şili’de, şu anda hepsi Atacama Çölü’nde bulunan rasathaneleri var. Yenileri de yolda, geliyor. Bu bölgenin tercih edilmiş olmasının nedeni; havanın çok kuru olması, türbülans olmaması ve bunların sonucunda optik ve elektromanyetik bozulmaların minimuma indirilebilmesi.
Cumartesi gece yarısına 20 dakika kala, 910km’dir direksiyon tutmaktan kaskatı olmuş kollarım ve kafamı hep aynı yönde tutmaktan ağrıyan boyun ve sırt kaslarımı rahatlatmaya karar verdim ve arabayı yol kenarında bulduğum ilk park yerine çektim. Böyle yerlerde çadırda kalmak pek caiz değildir; yoldan gelip geçen kamyonları dinlemekten uyuyamazsınız. Mecburen, şoför mahallinde, daha doğrusu yanındaki koltukta uyuyacağım. Ancak 15 derece kadar yatabilen koltukta nasıl uyunabilirse, artık. Böyle zamanlarda, içinde yatabileceğim konforlu bir moto-karavanım olmadığına nasıl hayıflanıyorum, bilemezsiniz.
Hepsini toplasanız bir saati bulmayan bölük-pörçük uykularımın sonuncusundan uyandığımda saat sabahın 6’sıydı. Elimi yüzümü yıkayıp, dişlerimi fırçaladıktan sonra karnımı kahvaltı kabilinden bir şeylerle doyurdum ve yola çıktım. Artık Şili’de, benzin istasyonlarında kahve bulunabiliyor. Ne kadar oldu, hatırlamıyorum ama, uzun zamandır böyle medeniyetten uzağım. Meksika’da hemen her istasyonda vardı da, sonrasında, bir yerlerde kayboldu.
Burada benzin istasyonlarında kahve bulunuyor da, benzin istasyonu pek bulunmuyor. Yollarda fazla binek araca rastlamıyorsunuz da… Hatta yolcu otobüsüne de… Şöyle bir tahminde bulundum: Buralarda mesafeler çok uzun, yerleşim yerleri birbirlerinden uzak, yakıt pahalı. O yüzden, kimse arabayla ya da otobüsle seyahat etmiyor. Herkes uçağa biniyor. Yollarda görebildiğiniz sadece dev treylerler. Onlar da bir mazot aldı mı, 1,000km gidiyor(dur herhalde). O yüzden fazla benzin istasyonu bulunmuyor. Bu varsayımımı doğrulayacak bir kaynağım yok, tabii.
Her neyse! Yeniden yola çıktım. Hala çöl manzarası. Yol arada alçalıp yükseliyor ya da geniş kavislerle dönüyor. Kimi zaman sarp kayalardan oluşan dağlık bir bölgede viraj ve dik yokuşlar olsa da, genellikle tekdüze bir yol. La Silla yol ayrımına geldiğimde, rasathanenin Pazar günleri ziyarete kapalı olduğunu öğreniyorum, ilk tabeladan. Hiç şaşırmadım!

La Silla rasathanesinin yol ayrımındaki tabela

Rasathanenin bulunduğu tepenin uzaktan görünüşü
La Silla’da, daha kuzeydeki Paranal rasathanesindeki kadar olmasa da 3 tane dev, 4 tane de küçük optik teleskopun yanı sıra çeşitli radyo-teleskoplar da var. Görmek şansı ise, yok.
1,050km’den sonra, gece 9 sularında Santiago’daki otelin önüne yanaştım. Buket iyi görünüyor. Her ne kadar, benim yokluğumda da ishal azalarak devam etmiş, hatta ilk gece ateş ciddi derecede yükselmiş ise de (bunları, aralarda yaptığımız telefon konuşmalarında bana hiç anlatmadı)… Görünen tek problem, ciddî ölçüde kilo kaybetmiş olması. Benim için, sağlıksız kiloya inmiş durumda. Güney Amerika seyahatimizin kalan kısmı ile ilgili karar vermemiz lâzım. Önümüzde birkaç seçenek var:
    1. Buket’i Santiago’dan uçakla İstanbul’a gönderip, yola yalnız devam etmem;
    2. Buket’le Buenos Aires’e kadar kısa yoldan gidip, oradan göndermek ve yine yalnız olarak Güney Amerika’yı bitirmem;
    3. Güney Amerika’yı birlikte tamamlamak ve beraber İstanbul’a dönmek;
    4. Buket’le kısa yoldan Buenos Aires’e gitmek, Lando’yu orada bırakıp birlikte İstanbul’a dönmek. Bu durumda benim daha sonra, Güney Amerika’yı tamamlayıp, arabayı Güney Afrika’ya -ya da Afrika’da başka bir yere- göndermek üzere yeniden Buenos Aires’e dönmem gerekecek.
İlk iki seçeneği, Buket’i bu halde İstanbul’a tek başına göndermeye cesaret edemediğim için istemiyorum. Santiago’dan yaklaşık 30 saatlik ve aktarmalı, Buenos Aires’ten de yaklaşık 20 saatlik ve yine aktarmalı uçuş sırasında ateş ve ishal problemi yaşarsa, tek başına perişan olur. Üçüncü seçenekten ise, medeniyetten çok daha fazla uzaklaşacağımız noktalara gitmek zorunda olduğumuz ve üstelik bunu çok daha ağır kış koşullarında yapacak olmamız nedeniyle korkuyorum. Oralarda tekrarlayacak ve hızla gelişen aynı rahatsızlığı yaşaması durumunda Buket için bu sefer hayatî tehlike oluşur ki, bunu göze almamız söz konusu dahi değil. Bu durumda tek seçeneğimiz kalıyor ki, buna tek engel durum, birlikte Arjantin’e giriş yapacağım üzerime kayıtlı olan bir arabayı bırakıp, ülkeyi terk etmekte yaşayabileceğim sorun. Eğer buna müsaade edilmiyorsa, büyük olasılıkla Lando’yu gümrüklü bir bölgeye terk etmem istenecek falan. Bu da biraz bürokrasi demek. Neyse! Bir yol bulunur elbet. Durum, Arjantin sınırını geçerken netleşecek, nasıl olsa. Oradaki gümrük görevlilerinden sorup, öğreniriz.

Santiago

Ertesi gün kendimizi fazla yormayacak bir şehir turuna katıldık. Hani şu ‘hop on-hop off’ dedikleri turlar var ya… Hani, iki katlı olup, üst katı -genellikle- havadar olan otobüslerle yapılıyor. Şehrin turistik yerlerini içeren bir güzergâhı oluyor ve o güzergâh boyunca sürekli dönüp duruyor bu otobüsler. Aldığınız biletle otobüse, o gün içerisinde istediğiniz kadar, istediğiniz durakta binip, istediğiniz durakta inebiliyorsunuz. Ben büyük -ve karmaşık- şehirlerde bu ‘hop on-hop off’ turlarını seviyorum. Bir gününüzü böyle bir tura ayırırsanız, şehrin önemli yerlerini belirleme, hatta bazılarını otobüsten inip gezme ve şehir plânını kafanıza yerleştirme imkânı veriyor insana. Daha sonra kendi başınıza istediğiniz yere ayrıca gidebilirsiniz, eğer vaktiniz varsa.
Fazla inmedik otobüsten, yorulmamak için. İndiğimiz tek durak, Başkanlık Sarayı’nın da olduğu Plaza De Armas idi. Biraz yürüyüp artık kullanılmayan tren istasyonunu (Estacion Mapocho) ve Mercado Central’i gezdikten sonra da oradaki duraktan yeniden bindik. Eğer Santiago’ya giderseniz, Mercado Central’i gezmemezlik etmeyin. Bunu da karnınız açken ve öğle saatlerinde yapın (zaten akşam kapalı). Oradaki deniz ürünü enflasyonu yaşayan restoranlarda yemek yemeden Santiago’yu terk etmek, pek akıllıca olmaz. Buket’in mazereti var. Ben ise -çok üzgünüm, ama- biraz önce Plaza De Armas’ta yemek yedim, enayi gibi.









Mercado Central’den…

Santiago’nun eski tren garı; diğer adıyla Estacion Mapocho. Şimdi artık kültür merkezi
31 Mayıs Pazartesi günü sabahı Santiago’dan, Arjantin sınırına doğru yola çıktık. Sınıra kadar olan yaklaşık 160km’lik yolumuzun son bölümleri artık And Dağları’nın yüksekliklerinde kıvrılıyordu. Sınırı yerin altında geçtiğimiz uzun tünele gelmeden geçtiğimiz virajları ben sayamadım. Aslında saymaya da gerek yok, her bir dirsekte kaçıncısını geçiyor olduğunuz bir tabelanın üzerinde yazılı. Sonuncusunda kaç yazdığını unuttum, not da almamışım. Ama 30’lu bir sayıydı. Aralarda bir yerdeki görüntü de şöyleydi:

Şili’nin yakın tarihinin acı dolu dönemini; Salvador Allende’nin ABD entrikalarıyla devrilip yönetimin faşist diktatör Augusto Pinoche tarafından ele geçirilmesini, 1989’a kadar süren karanlık ve kanlı Pinoche dönemini, daha sonraki demokrasiye geçişi, 1998’de Pinoche’nin sürgünde yaşadığı İngiltere’de tutuklanmasını ve yargılanmasını, ama verilen cezanın, sanığın ‘yaşına hürmeten’ ertelenmesini anlatmayacağım. Bunları dileyen, internette bulduğu kaynaklardan okuyabilir. Bir tek şeyi söylemek isterim. Biz Santiago’dayken, Salvador Allende’nin mezarının açılıp, kalanları üzerinde otopsi yapılması gündemdeydi. Malûm, Pinoche kuvvetleri sarayı kuşatıp da, Allende’nin teslim olmasını ve yönetimi devretmesini istediğinde o, kendisini odasına kapatmış ve daha sonra da tabancasıyla intihar etmişti. Ya da en azından, tarih -şimdiye kadar- öyle yazılmıştı. Halbuki şimdi yakınları, Allende’nin vurularak öldürüldüğü iddiasında ve bunun aydınlığa kavuşturulmasını istiyorlar.
Bu arada, Orta ve Güney Amerika’da ABD’nin oynadığı kirli oyunlarla ilgili geçenlerde bir belgesel izledim. Yerli kanallardan birindeydi, hatırlamıyorum. Ya NTV, ya da Haber Türk… Adını “Demokrasi Savaşları” olarak çevirmişler. Asıl adı ise “The War on Democracy”, yani “Demokrasi Üzerindeki Savaş”. Her neyse! Yönetmenleri Christopher Martin ve Avustralyalı gazeteci-yazar John Pilger. Zaten filmin sunuculuğunu da Pilger yapıyor. Eğer bir yerlerde rastlarsanız, izlemenizi şiddetle salık veririm.
İstanbul’da rehavet günlerine devam. Bundan sonraki yazım, seyahatin şu anına kadarki kısmının sonuncusu olacak; yani, Arjantin’in ilk bölümü. Sonrasında neler olacağının plânlarını da gelecek yazımda okursunuz.
Hepiniz hoşça ve sağlıkla kalın.
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş