ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Arjantin
Güncelleme Tarihi: 23.9.2011
Gün: 870
Yapılan Yol: 92055 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 2
SON YAZI
Yeniden başlamadan önce okuyanlardan bir ricam olacak.
İstanbul’dayken, bilgisayarımdaki (Toshiba) keyfe keder iki arıza için -garantisi dolmadan- servisine götüreyim, dedim. Götürmeden önce de -aklımca- bilgisayarın yedeğini aldım. Nitekim, serviste bilgisayarı formatlamışlar. Ancak o ‘aklımca’ yaptığım kopyalama sırasında hidden (gizli) olan dosyaları açmamış olduğum için, onlar kopyalanmamış. Böylece, Outlook altında bulunan tüm mesajlarım, adres defterim ile, ‘Belgeler’ klasörünün altında bulunan kimi benim için çok önemli dosyalarım kayboldu. Bülent uzun çabalarla bir kısmını kurtardı ama, sonuçta büyük bölümüne ulaşamadım.
Dediğim gibi, kaybolanlardan birisi de adres defterimdi. Bu seyahatle ilgili bana gelen mesajların sahiplerine ait adresleri, ayrı bir grup olarak saklıyordum. Elimdeki son adres defteri kopyası 2010’un Nisan ayından kalma ve o zamandan beri eklediğim tüm adresler uçmuş durumda.
Sadede gelelim. Sizden ricam, bana, boş bile olsa, bir mesaj göndermeniz. Böylece, ben de biraz da olsa adres defterimi güncelleme fırsatı bulurum. Dolu mesajlar tercih edilir, tabii.

Yeniden Arjantin

Şimdi gelelim yeniden başlayan seyahatimize. Malûm, Buket’le birlikte, arabayı Buenos Aires’te bırakıp, İstanbul’a döndükten sonra, Güney Amerika’da kışın geçmesini beklemek için 3 ay kalmıştım. 16 Eylül sabahı başladığım THY ile 13 saatlik Sao Paulo uçuşundan sonraki 5 saatlik bekleme ve arkasından 2.5 saatlik Buenos Aires uçuşu beni, güneşte kalmış kaşara benzetmişti. 17’si sabaha karşı saat 3’te geldiğim hostelde daha önceden yer ayırtmıştım ama, ancak 4 kişilik odada yatak bulabilmiştim. Odada benden başka kimlerin olduğuna bile bakacak halim yoktu ve vurup kafayı yattım. Ertesi gün 3’e karşı 1 olarak bu dünyada erkeklerin de var olduğunu ispatlama görevini üstlendiğimi anlayacaktım. Ben halimden şikayetçi değilim tabii de, rezervasyonu yaparken hiçbir yerde ‘karışık’ oda olduğu yazılı değildi. Neyse, hepsi Alican yaşlarında genç kızlar. Aslında hostel -meğerse- bir youth hostel (genç hosteli). Tabii, rezervasyon yaparken bir yaş sınırlaması da belirtilmiyordu (bazı hosteller bunu belirtiyor). Bilsem, kesinlikle rezervasyon yaptırmazdım. O yaşlardayken iyi de, yarım asrı devirdikten sonra, gençlerin kendilerine özgü eğlenceleri ve uyku durak bilmez enerjileri, sonuçta da gürültülerinden uyumak pek mümkün olamıyor.
17 Eylül Cumartesi sabahı(!) ilk işim, Lando’yu görmek oldu. Hosteli seçerken en önemli kriterim, Lando’yu bıraktığımız park yerine yakın olmasıydı. Nitekim, arada 100m kadar bir mesafe var. Yanıma, arabaya konulacak birkaç parçayı da alıp park yerine gittim. Beni görünce sevineceğini sandım ama, hiç tepki vermedi, nedense… Halinden memnun herhalde. Lastik havaları biraz azalmış ve biraz da tozlanmış. Ben, Şili’de patlayan Puyehue Volkanı’nın tozlarıyla leş gibi bulacağımı sanıyordum. Korktuğum gibi değilmiş. Zaten B. Aires’e de öyle kül falan yağmamıştı aslında. Yağı ve suyunu kontrol ettikten sonra marşa bastım; hemen çalıştı. Bir korkum da, akünün zayıflamış olacağıydı ama, problem çıkarmadı. Arabada bir ilave var, bir sticker… Yolcu kapısının üzerindeki ufak Türk Bayrağı’nın yanına ufak siyah bir etiket yapıştırılmış. Üzerinde İngilizce “Türkler 1,5 milyon Ermeni’yi katlettiler. 24 Nisan 1915. Soykırımı unutmadık!” yazıyor. Bu Ermeni diyasporasından aldığım ikinci protesto. İlkini, Alican’la Los Angeles’ta bir kırmızı ışıkta beklerken, bir bayan şoförden sözlü almıştık. Bu sefer yazılı geldi. Hayırlısı bakalım!
Başta bahsettiğim bilgisayar faciasında kaybettiğim mesajların arasında çok önemli birisi de vardı. Lando’yu G. Amerika’dan Afrika’ya taşımak için bulabildiğim tek firmayla olan yazışmalar. Bilgisayar vücudumuzun bir uzvu gibi oldu ya, kaybını hiç düşünemiyoruz. Dolayısıyla, oradaki önemli bilgileri de eski usulle bir yerlere yazmak aklımızın ucundan bile geçmiyor. Hildich’in (New Orleans’ta kaldığım RV parktaki komşum Bill, yani) yardımıyla bulduğum firmanın hiçbir iletişim bilgisine sahip olmadığım gibi, o firmayı bulmama aracılık eden Hildich’in de bilgileri kayıp. Tek çarem, New Orleans’taki RV parkta tanıştığım ortak dostlarımız, Hollandalı Jan Pierre ve Hannie’nin web sayfasından onlara ulaşıp yardım istemekti ve öyle de yapmıştım. Nitekim, JP ve Hannie kısa sürede Hilditch’in adresini göndermişlerdi. Ancak, Hilditch’ten cevap gelmesi oldukça gecikti. Bu sorunu halletmek için, Buenos Aires’teki tüm Cumartesim’i internette nakliyeci aramakla geçirdim. Dünya motosikletçilerinin en büyük buluşma ortamı Horizons Unlimited sayfasına gönderdiğim yardım çağrısına bu sefer ilgi büyük oldu (daha önce, Buket’le birlikteyken yaptığım çağrıya çok cılız bir tek cevap gelmiş, o yolla da sonuca ulaşamamıştım). Hem Pluscargo adında bir şirket bilgilerine ulaştım, hem de Dakar Motors’un sahibi Sandra -bu sefer- mesajıma cevap verdi. Böylece, Hildich’ten ses çıkmasa bile başımın çaresine bakabilecek bir umut doğmuş oldu.
Nitekim, Pazar günü de Hilditch’ten, Flavia’nın (daha önce yazışmalarını kaybettiğim nakliye firmasının yetkilisi) telefon bilgisi ulaştı. Biraz geç oldu; Pluscargo nedeniyle Flavia’ya rakip çıktı.
Pazar günümü Buenos Aires’te dolaşarak geçirdim. Buket’leyken göremediğimiz birkaç yeri gezme fırsatım oldu. Birisini ise, yine gezemedim; Teatro Colon. 28 yılda inşa edilen bu görkemli yapının inşası 1908 yılında tamamlanmış. 1973 yılında tamamlanan Sydney Opera House’a kadar, güney yarıküredeki en büyük opera binasıymış. Teatro Colon’u rehber eşliğinde gezebiliyorsunuz, İspanyolca ve İngilizce gruplarından birine dahil olarak. Ancak buna Cumartesi ve Pazar günleri yeltenmeyin. Çok sıra oluyor ve benim gibi hüsrana uğruyorsunuz. Akşam gitmeyi düşündüğüm tango gösterisi için kayıt yaptırmam ve para yatırmam gerektiğinden, en geç saat 4’te hostelde olmalıyım ve katılabileceğim ilk İngilizce grup saat 3’teymiş. Dolayısıyla, Teatro Colon’u görme hayalim -en azından bu seferlik- suya düşmüş oldu. Belki dönüşümde…
Bu arada, Buenos Aires’te çektiğim birkaç fotoğrafı da kaybettim; nasıl oldu anlamadım. Son zamanlarda daha fazla bir şeyleri kaybetmeye başladım. Buna da ‘hayırlısı bakalım’! Kaybettiğim fotoğraflar arasında Teatro Colon’un (tabii dışarıdan); inşaatı 1906’da bitirilen, öngörülenin iki katına malolan ve Washington, DC’deki Capitol Binası örnek alınarak yapılan Kongre Sarayı’nın; yan şeritleriyle 110m genişlikteki ‘dünyanın en geniş caddesi’ 9 Temmuz ve üzerindeki 67m yüksekliğindeki Obelisco’nunkiler (Dikilitaş) var. Kaybolmayanlardan birisi aşağıdaki:

Palacio Los Aguas Corrientes binasi
Palacio Los Aguas Corrientes. Buenos Aires’in ‘sular idaresi’ diyebiliriz. 1894’te bitirilen binada 170,000 sırlı kiremit ve 130,000 çinili tuğla kullanılmış. İçerisinde bir de müze varmış, tarihi su tesisatı malzemeleri ve vitrifiyelerinin sergilendiği ama, kapalıydı, maalesef. Ben -malum- böyle olmadık müzelerin meraklısıyım ya… Herkes etnoğrafya, sanat müzelerine gider, ben lavabo-tuvalet müzelerine…
Pazar günü gezdiğim yerlerden birisi de Buenos Aires’teki tarihi Cementerio de La Recoleta (La Recoleta Mezarlığı) idi. ‘Mezarlık gezmek de neyin nesi?’ demeyin. Öncelikle şunu söyleyeyim; Katolik mezarlıkları, ama özellikle Orta ve Güney Amerika’daki mezarlıklar, çoğu birer sanat eseri olan mezar taşları ve anıtlarıyla doludur. Ama bu La Recoleta Mezarlığı’nın bir başka özelliği var ki, Buenos Aires’e gidip de bu mezarlığı gezmeyeni, o özelliğini görmeyeni dövüyorlar(mış). Arjantin halkı için manevi değeri çok fazla olan bir simge-kişi var, tahmin edersiniz; Maria Eva Duarte du Peron, ya da Evita. İşte Evita’nın mezarı bu mezarlıkta. Aslında onun şahsına ait bir mezar değil, fakat kendisi Duarte ailesinin, yani kendi ailesinin aile mezarlığında gömülü. Mezarlıktaki binlerce mezarın içerisinde onun mezarı hemen fark edilecek özellikte değil. Tam tersine, yanındakilerin arasına sıkışmış durumda ve yerini bilmeseniz o binlercesinden bulmanız mümkün olmaz. Ama, işinizi çok kolaylaştıracak bir şey var; mezarlığa girdiğinizde akın halinde giden insanların peşine takılın, onlar sizi Evita’nın mezarına götüreceklerdir.

Cementerio de La Recoleta

Evita’nın, daha doğrusu Duarte Ailesi’nin mezarlığı
Pazar akşamı bir tango gösterisine gitmeyi plânlamıştım, söylediğim gibi. Nitekim, kaldığım hostelin sunduğu iki alternatiften birisine kaydoldum. Bu gösteriler genellikle yemekli oluyor. Yemeksizleri de var tabii. İyi bir yemekli gösteriye kişi başı yaklaşık 80 ilâ 100 ABD Doları karşılığı katılabiliyorsunuz. Ben de iyi bir gösteri istedim; aklımda güzel fotoğraflar çekmek var hep. Ancak, hayal kırıklığı; tango gösterilerinde fotoğraf çekilemiyormuş. Olsun! Yine de güzel bir tango gösterisi izlemek istiyorum ve akşam için rezervasyon yaptırıp, saat 8’e beş-on dakika kala da gösterinin yapılacağı salonun kapısına gittim. İlk ben gelmiştim. Benden sonra gelenlerin hemen hepsinin elinde fotoğraf makinesi var. Hostelin resepsiyonunda benim için rezervasyonu yapan kıza içimden söylenip durdum, beni yanlış bilgilendirdiği için. Saat tam 8’de bir görevli geldi, bana ve 2 kişiye daha eşlik ederek, gösterinin yapılacağı salona götürdü. Aklımdan “Diğerlerini, yanlarında fotoğraf makinesi getirdikleri için bodruma götürüp dövecekler herhalde” diye geçirdim. İlk bana yer gösterdi, sahnenin hemen dibindeki iki kişilik masaya tek olarak. Sonra da diğerlerine… Arkadan da salon yavaş yavaş dolmaya başladı. Benden sonra fotoğraf makinesiyle gelenlerin yüzlerine baktım, şişlik-morluk yok. Dayak yemediler, demek ki. Önce yemek servisi… Gayet nazik garsonlar yapmaktalar. Bu arada, millet şakır-şukur fotoğraf çekiyor. Neyse! Doyurucu ve leziz bir yemeğin ardından gösteri başladı. Am, başlamadan bir uyarı; fotoğraf ve video çekmek yasak. İşte budur! Nasıl morardılar ama. Ben zaten söylemiştim.
Tango! Erkekle kadın arasında seksten sonraki en ateşli, en yakın, en keskin, en çarpıcı, en hoyrat, en etkileyici ilişki. Hipnotize olmuş bir şekilde seyrettim, tüm gösteriyi. O ne uyum, o ne kusursuz estetik, o ne coşku… Gösteriden sonra taksiyle hostele dönerken, gözlerimin önünde halâ çiftlerin seyre doyulmaz vardı.
Pazartesi günü park yerinde Ernesto’yla buluştuk; park yerinin sahibi. Hani, önceki yazımın sonunda Buket’le birlikte fotoğrafımızın olduğu… Ernesto önde, ben arkada, önce yağ değiştirmeye, arkadan da lastikleri çaprazlatıp, balans yaptırmaya gittik. Bu işleri de hallettikten sonra artık yola çıkmaya hazırım. O gün Flavia (nakliyeci) ile telefonla görüştüm. Pluscargo’dan da teklif geldi. Fiyat fena değil. Üstelik konteyner içerisinde ve Cape Town’a gidecek şekilde bir teklif. Halbuki Flavia’nın bana daha önce gönderdiği teklif ro-ro ile ve Durban’a (yine Güney Afrika ama, Cape Town’ın 1,650km doğusunda) idi. Arabanın emniyeti açısından ro-ro yerine konteyneri, rotama sadık kalmak açısından da Durban yerine Cape Town’ı -tabii ki- tercih ederim. Üstelik fiyatlar da -neredeyse- başa baş. Hilditch bana Flavia’nın telefonunu göndermekte çabuk davransaydı, ben hiç yeni arayışlara girmeyecek ve direkt Flavia’yla işi halledecektim ama, şu anda Pluscargo’nun Cape Town teklifi çok daha cazip.

Yine yollardayız

Salı sabahı kahvaltıdan sonra eşyalarımı hazırladım, park yerinden Lando’yu alıp hostelin önüne getirdim ve eşyaları içerisine yerleştirdim. İşte yeniden direksiyon başındayım. Yolculuğun en sevdiğim kısmı da zaten direksiyonun başında olduğum zamanları. Kendime ait bir mekân. ‘Buranın kralı benim!’, yani. Hedef güney-batıya, Şili’ye doğru… Patagonya’nın kuzey-bastısında, Şili sınırına yakın bölge ‘göller bölgesi’ diye tanınıyor. Bu bölgede, doğuda Arjantin’de ve batıda Şili’de, And Dağları’nın içerilerine doğru giren vadilerde onlarca göl yer alıyor. Bu bölgede aynı zamanda Arjantin’in (ve tabii Şili’nin) önemli kayak merkezleri de bulunmakta. Benim -tabii- kayakla işim yok ama, bölgenin övgüyle bahsedilen coğrafyasını görmek ve göl kıyılarında kamp yapmak, amacım.

Buenos Aires’te bir Türk! Geçerken kısa kornalaştık
Arjantin’in göbeğindeki kocaman düzlük bölge, La Pampa. Göz alabildiğine engebesiz araziler ya tarla, ya da otlak. İşte, Arjantin tarımının ve hayvancılığının sebebi, bu düzlükler. Zengin toprak ağalarının, -halâ- atlı çobanların ülkesi. O kadar düz ki, bütün yollar cetvelle çizilmiş gibi. Yüzlerce kilometre direksiyonu kıpırdatmadan gidebiliyorsunuz. O geceyi, Santa Rosa’da, belediyenin kampinginde geçirmek niyetindeyim ama, kamping halkın piyasa yaptığı bir yerin ortasında bir yeşil alan. Çevrede bir tuvalet bile yok. Hadi çadırı açtık diyelim de, tuvalet işini nasıl halledeceğim? Etrafta insanlar çoluk-çocuk salına salına geziyorlar. Mecburen, şehrin girişinde küçük bir motele yerleştim. O düzlükte fark etmeden 680km yol yapmışım.
Ertesi gün artık Patagonya’ya giriyorum. Girişte, aynı Şili ve Arjantin sınırlarında olduğu gibi, yiyecek kontrolü yapılıyor. Çiğ et ve çiğ sebze-meyve sokmak yasakmış bölgeye. Hadi ülkeler arasında anladık da, aynı ülke içerisinde… Neyse, ABD’de de vardı, birkaç yerde benzer uygulama. Buzdolabımda dün aldığım ve daha dokunmadığım bir torba elma vardı. Kısmet değilmiş yemek. Daha önce Buket’le Arjantin’e girerken de, Buket’in yeni alıp da dokunamadığı muzlar gitmişti böyle. Arjantin’de meyve yemek haram bize, anlaşılan.

Patagonya’ya giriyoruz beyler!

Arjantin’in göller bölgesi

Çarşamba akşamüzeri Zapala’nın girişindeki turist enformasyon ofisindeydim. Bölgeyle ilgili biraz bilgi aldım, İspanyolca(!). harita üzerinde Tarzan İspanyolcam ve vücut dili ile kamp yerlerini öğrendim. Bir de hiçbirisinin çalışmıyor olduğunu öğrenebilseydim keşke. Kadın, o gece kamp yapmayı düşündüğüm Laguna Blanca’da (Beyaz Göl) sıcaklığın 13 derece olacağını söyledi. Yağış gözüküyordu. 13 derece bana pek mantıklı gelmedi ama, neyse bakalım.
Gece basarken Laguna Blanca’nın kıyısında, park bekçilerinin evinin yakınında çadırı açtım. Ürpertici bir rüzgâr esiyor. Bırak 13 dereceyi, gecenin bir saati sıfırın altına düşmesinden endişe ediyorum. Benim Zihni Sinir çadır ısıtıcımı kurdum. Yemekte makarna var. Ben başka ne yapabilirim ki, zaten. Üstüne sarımsaklı yoğurt da var. Toparlanıp yatmam 10’u buldu. Isıtıcı iyi ki bağlayıp çalıştırmışım.
Gecenin bir saati yağmurun çadırın üzerinde çıkardığı tapırtıyla uyandım. Rüzgâr da şiddetlenmiş, çadırın dışındaki su geçirmez kılıfı şiddetle çadıra vurup duruyor. Dışarıda ciddi bir doğuk olduğu kesin; Eberspächer ısıtıcı fasılasız çalışıyor. Termostatı fazla yükseltmemiştim, içerinin sıcaklığı ancak ‘kırık’ denilebilecek seviyede. Neyse ki, arktik tulumun içerisindeyim, yoksa donardım.
Sabah alacakaranlıkta kalktım. Dışarıda gölün üzerine sis çökmüş vaziyette. Çadırın içini düzeltip, dışarı çıktığımda dondurucu hava beni uyandırmaya yetti. Yağmur dinmiş ama, havadaki sis o kadar yoğun ki, yağmur gibi yağıyor, neredeyse. Kahvaltı falan yapacak durum yok. Elimi-yüzümü yıkayıp, dişlerimi fırçaladım. İşin en zor kısmı, o soğuk ve nemde çadırı toplamak. İnsanın elleri donuyor. Direksiyona yerleştiğimde Eberspächer’in termostatını sonuna dayadım.

Laguna Blanca’da kamp yerim… Göl ise, sisten görünmüyor
Alumine’ye doğru yolda kar başladı. Zaten rakım yükseldikçe, çevrede de kar örtüsü artıyor. Buralarda kış yeni bitmiş, anlayacağınız.

Yolun ilk kısımlarında yükseldikçe karla pek haşır neşirdik. Aşağılara indikçe güneşlenmeye ve kar seyrekleşmeye başladı
Bölgede, San Martin de Los Andes’e varana kadar göllerin olduğu yerlere girip çıktım. Kimi yerlerde yol kırıcı derecede toprak ama, genellikle asfalt ve düzgün. Küçük kasabalar, şirin ahşap evler, yemyeşil ormanlar, karlı dağlar, kırmızı yanaklı insanlar…

Lago Ruca Choroy

Laguna Alumine

San Martin de Los Andes

San Martin’de sevimli, iki katlı bir hostel buldum, adı Hostal Secuoya. Akşam ton balıklı saltadan oluşan yemeğimi hazırlarken, mutfakta çalan müziği dinliyorum, bir yandan. Hostelin sahibi Gonzalo’yla müzik zevklerimiz uyuşuyor, anlaşılan. Şimdi de ağız mızıkasıyla içli blues nameleri yükselmekte. Mutfaktaki masaya yerleştiğimde müziğin sesinin ne kadar canlı çıktığını fark ettim. Bilgisayara bağlı bir müzik sisteminden bu kadar gerçeğe yakın ses çıkması çok enteresan. Birazdan müzik kesildi, mutfağa açılan bölmenin ardından Gonzalo elinde ağız mızıkasıyla beliriverdi. “Sen mi çalıyordun onu?” dedim, hayretle. “Evet!” diye cevap verdi Gonzalo. “Muhteşem çalıyorsun”. “Gayret ediyorum” dedi. “Buna gayret etmek denmez, gerçekten çok iyi çalıyorsun”.
Gonzalo 35 yaşlarında. Okulu bitirdikten sonra Amerika’ya (ABD) gitmiş. Washington, DC’de bir Türk restoranında 6 yıl aşçı olarak çalışmış, diğer Türkler’le beraber. “Çok iyiydi” diyor. Sonra memleketi Buenos Aires’e dönüp bir süre marangozluk yapmış. Ondan sonra da buraya gelmiş ve bu hosteli kurmuş. “İşler iyiydi ama, bu sena çok fena” dedi. Sebebini sordum; “Bu volkan külleri bizi mahvetti. Bu kış hiç gelen olmadı neredeyse” diye cevap verdi. Bir sabah bir uyanmışlar, her taraf yaklaşık 3cm külle kaplı. Burası yine iyiymiş. Yaklaşık 80km güneydeki Angostura’da kül kalınlığı 50cm’i buluyormuş. “Her taraf mahvoldu” diyor. Angostura, Şili’deki Puyehue Volkanı’nın 50km doğusunda.
San Martin, Kışın kayak, yazınsa dağ turizmine sürekli hizmet veren turistik bir kasaba. Ana caddesi San Martin’de bol bol kayak ve spor malzemesi satan mağazalarla, turistik eşya satıcıları ve butikler var. Hemen her yerinde de oteller ve pansiyonlar dolu. Tabii bir de restoran, kafe ve butik çikolatacılar. Bu bölgede çikolata üretimi o kadar yaygın ve mağazaları o kadar çekici ki, kendinizi kaybeder de, birkaçına dalarsanız, şeker komasına girmeniz işten bile değil.
Şehir batıda Lacar Gölü ile sonlanıyor. Gölün kıyısındaki limandan, Chachin Şelalesi’nin de bulunduğu gölün diğer ucuna tekneler kalkıyor.

Cuma öğleden sonra kaldığım hostelin karşısındaki çocuk parkına, ikinci el giyim eşyalarını satanların kurdukları sergiler yayılmıştı

San Martin Caddesi’nden…

Lacar Gölü kıyısındaki liman

Şili’ye doğru, Villa La Angostura’nın hazin durumu

Cumartesi sabahı San Martin’den ayrıldım. Hedefim Villa La Angostura üzerinden, Şili’ye geçmek. Yolda yine onlarca göl var, sağlı sollu. Kimi yol üzerinde, kimisine ise sapmak gerekiyor. Yolları toprak ve genellikle bozuk. Birkaçına da girip çıktım. Işık durumu pek müsait olmamakla birlikte, yine de görüntüler çarpıcıydı. Elimden geldiğince birkaçını aktarıyorum.







Puyehue Volkanı’na doğru yaklaştıkça, yerdeki kül katmanının yoğunluğu ve kalınlığı gitgide artıyor. Aslında yukarıdaki fotoğrafların bazılarında, göl kıyısında gördüğünüz gri renk bu yaramaz çocuğun küllerinden kaynaklanıyor. Öğle saatini biraz geçe Villa La Angostura’ya girdim.

Yolda boyunca çevrede küller giderek artıyordu
Turistik broşürlerde yemyeşil bahçeler içerisinde, ahşap şale binaların bulunduğu kasaba fotoğrafları var hep. Hâlbuki kasabaya girdiğinizde o yeşilliği hiç göremiyorsunuz. Her yer külle kaplanmış Tabii, yolları -olabildiğince- ve binaları temizlemişler. Ama, daha temizlenecek çok yer, kaldırılacak çok kül var, ortalıkta. Söylendiğine göre, çevredeki külün kaldırılması için 1,000 kamyonun 24 saat-365 gün çalışmak kaydıyla 10 yılda kaldırabileceği kadar kül birikmiş. San Martin’e göre daha popüler olan kasabanın sokakları bomboş. Yerli halk dışında neredeyse hiç turist görünmüyor. Yol kenarlarında, temizlikten toplanan kül tepeleri yığılmış. Hele şehir girişinde koca ‘kül dağları’ var. Bazı binaların çatılarında halâ kalın kül tabakalarını görmek mümkün. Büyük püskürmeden sonra yağan onca yağmura rağmen, halâ çok kalın. Yollarda kalan o küller arabalar geçtikçe tozuyor ve nefes aldıkça soluyorsunuz; yüzünüze, üzerinizdekilere, her yere yapışıyor. Kasabanın durumu pek hoş görünmüyor, anlayacağınız.





Villa La Angostura’nın hal-i pür melâli
Arjantinliler, “Volkan Şili’de patladı, bütün külleri bize yağdı” diyor. Bunun doğru olduğunu, daha sonra Şili’ye geçtiğimde anlayacaktım.
Bir gün önce San Martin’de tüm gün yemek işini ufak atıştırmalarla geçiştirmiştim. Kendime büyük haksızlık yaptığıma karar verip, Angostura’da gözüme kestirdiğim sinek avlayan parrillada’lardan (Arjantin’in meşhur ızgara bifteklerinin yapıldığı lokantalara verilen ad) birinde öğle yemeği olarak güzel bir ziyafet çektim. Ziyafet dediğime bakmayın; bir sebze çorbası ve arkasından bir parrilla… O koca etleri nasıl oluyor da bu kadar yumuşak ve leziz pişirebiliyorlar, anlamıyorum doğrusu (bunu daha önce de söylemiş miydim, yoksa?).
Angostura Şili sınırına yakın. Sınıra yaklaşık 20km kala pasaport kontrolü ve gümrüğün bulunduğu yer var. İşlemler 5 dakika sürdü mü, hatırlamıyorum. “Tamam” dediler, “…gidebilirsiniz”. Öğleden sonra saat 3 gibi sınırı geçtim.
Şili’de önce Isla de Chiloe’ye (Chiloe Adası) gidip, ardından Pasifik boyunca güneye ineceğim. Sonra içeriye, tekrar Arjantin’e giriyorum. Şili anılarını da bir sonraki yazımda okursunuz.
Hepiniz kalın sağlıcakla.
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş