ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
 
ÜLKELER ...
Arjantin
Güncelleme Tarihi: 8.8.2011
Gün: 824
Yapılan Yol: 90077 km.


İLK YAZI
1 SONRAKİ
SON YAZI
Önceki yazımın son satırlarında, Şili’de bulunduğumuz sıralarda sosyalist lider Salvador Allende’nin ölümüne ilişkin kuşkuları ortadan kaldırmak için mezarının açılacağı ve otopsi yapılacağından bahsetmiştim. 20 Temmuz tarihli gazetelerdeki haber, otopsi sonucunun Allende’nin kızı tarafından açıklandığını söylüyordu : Allende, çenesinin altına dayayıp ateşlediği kendi tabancasıyla intihar etmişti. Bu tarihi gerçeği de böylece ortaya çıkardıktan sonra, Arjantin’e geçebiliriz.

Arjantin

Mayıs’ın son günü, bulutsuz ve pırıl pırıl bir havada Şili-Arjantin sınırına geldik. Burada da pasaport ve gümrük işlemlerinin yapıldığı nokta, Arjantin’in sınırından içeride ve gerçek sınır çizgisinin geçtiği sarp dağlık bölgeye nazaran nispeten mülâyim bir coğrafyaya kurulmuş. Şili’den çıkış işlemleri -beklenildiği gibi- son derece kısa sürüyor. Arjantin’e giriş için doldurduğumuz birkaç evraktan sonra, pasaport işlemlerimiz de hızla tamamlandı. Lando’nun gümrük işlemleri için ise biraz bekliyoruz. Burada da ülkeye sokulmasına müsaade edilmeyen ‘yasak yiyecekler’ listesi var. Birkaç meyveyi torbaya koyup polise gösteriyorum, çöpü işaret ediyor. Halbuki, Buket muzlarını daha yeni almıştı.
Gümrük görevlisi gayet güzel İngilizce biliyor. Arabayı Arjantin’de bırakıp, uçakla Türkiye’ye gitmekle ilgili derdimi anlatıyorum; problem yokmuş. Bana 6 aylık geçici giriş izni veriyor. Böylece sorunlar kendiliğinden halloldu. Direkt Buenos Aires’e gidip, arabayı bıraktıktan sonra Buket’le birlikte İstanbul’a döneceğim.
Şili’de Santiago’dan çıktığımızdan beri And Dağları’nın arasında yemyeşil vadilerden geçtik. Kuzeyden Santiago’ya gelene kadarki çorak görüntü Andlar’ın eteklerinde yerini yemyeşil verimli topraklara bırakmıştı. Sınırdan sonra da, Mendoza’ya doğru aynı şekilde vadileri takip ederek ilerliyoruz. Aşağılara doğru aynı yeşillikler burada da başladı. Düzlüğe indikten sonra da, göz alabildiğine üzüm bağları… ‘Göz alabildiğine’ derken, abarttığımı sanmayın. Şöyle yüksekçe bir yere çıktığınızda çevrenize bir bakıyorsunuz ve ufuk çizgisine kadar bağ görüyorsunuz; öyle bir ‘göz alabildiğine’ yani. Son yıllarda dünyada şarap üretimi konusunda adını duyurmaya başlayan Şili ve Arjantin, işte bu bahsettiğim yeşil düzlüklere ve tabii zamanın Cizvit Misyonları’na borçlular, şarap ihracatçısı konumlarını. Arjantin dünyanın şarap ihracatçıları arasında 8. sırada bulunuyor. Üreticiler arasında ise, Avustralya’nın bile önünde yer alarak 5. sırada… İki gece konaklamayı düşündüğümüz Mendoza, Arjantin şarap üretiminin en önemli merkezlerinden birisi. Buradaki üzüm bağları ve şarap fabrikalarının çoğu, uzun geçmişleri olan yerler. Yine bunların bir kısmı da şarap meraklılarına açık. Hele bağ bozumu zamanı, Mendoza turistlerle dolup taşıyor.
Vardığımızda, bulduğumuz otelin fiyatına hafiften ağzımı yamultunca, bana bir apartman dairesi önerdi, odayı gösteren kız. Resepsiyondaki çocuk, arabasıyla, yine kendilerine ait olduğunu isminden anladığım ‘apart otel’in önüne kadar eskortluk etti bize. Apartmanın arkası da kocaman bir otopark ve otel müşterilerine ücretsiz. Bir oda-bir salon -ve tabii, banyo ve mutfaktan- müteşekkil dairemiz, Buenos Aires’e kadar rölantiye aldığımız seyahatimizin iki gecesini geçirmek için ideal görünüyor. Ama, Mendoza’da görülecek bir şey yok, üzüm bağlarından başka… Biz de (hele Buket) pek hevesli değiliz, bağ ve şarap fabrikası gezmeye. Onun yerine dinlenmek, biraz sokakları arşınlamak dışında ben de biraz yazılarla ilgileniyorum.

Cordoba

Mendoza’dan Cordoba’ya kadar olan 680km’lik yol ufak tefek iniş-çıkışların ve geniş kavisli dönüşlerin dışında yeknesak ve heyecansız. Üzüm bağlarının yerini tarlalar ve otlaklardan oluşan çiftlikler aldı. Cordoba’ya girişimiz gecenin geç saatlerinde oluyor ancak. Lonely Planet’ta bulduğumuz, koloniyel bir binadan bozma bir hostelde kalacağız. Hostel şehrin merkezinde ama, tek problem bulunduğu sokağın araç trafiğine kapalı olması (ymış. Bunu da oraya vardığımızda öğrendik). Sokağın başında arabayı parkedip, eşyalarımızı hostele taşıyoruz. Sonrasında, benim yaklaşık 1 saat süren ‘yüksek kapılı otopark’ arama serüvenim başlıyor. Hostelin tarif ettiği ve kendi müşterilerine özel indirim uygulayan katlı otoparkın kapı girişi, Lando’nun servi boyuna uygun yükseklikte değil, çünkü. Bu kötü bir haber, tabii. Cordoba gibi Arjantin’in en büyük ikinci şehrinin merkezinde otopark demek, gecesine 80 Arjantin Pesosu ödemek demek ki, bu da yaklaşık 15 Amerikan Doları’na karşılık geliyor. Neredeyse otelde kişi başı bu kadar ödüyoruz. Tek farkı, bizde kahvaltı da var. Ama, zaten Lando kahvaltı etmiyor. Otoparkta da kahvaltı dahil olsa, bir şey fark etmeyecekti yani.
Cordoba, dediğim gibi, Arjantin’in ikinci en büyük kenti. Şehir, tarihî merkezinden çevreye doğru yayılmış, hemen her eski şehirde olduğu gibi. Biz de, yürüyerek her noktasına ulaşabildiğiniz bu eski kısmın ortasında kalıyoruz. O nedenle arabaya ihtiyacımız yok ve ertesi gün de Cordoba’da geçireceğimiz günün tamamını, Buket’i de fazla yormadan, yürüyerek gezmeye ayırdık.





1577’de inşaatına başlanan Katedral Kilisesi 2 yüzyıl boyunca değişik mimarların çizgileriyle şekil değiştirmiş. En güzel tarafı da -bence- ihtişamlı Romanesk kubbenin iç süslemeleri

İşportacılar… DVD’ler -tabii- kopya

Gitar çalan adamın kıyafeti, yaptığı işi ne kadar ciddiye aldığının göstergesi
Falkland Adaları’nı kimler hatırlar? 1982 yılında o zamanki cunta lideri General Leopoldo Galtieri, ülkedeki karışıklıkları dindirebilmek için milliyetçi kartını oynamaya karar verir ve ülkenin güney-doğusundaki Falkland Adaları’nı (Arjantinliler’e ‘Falkland’ demeyin, onlar orasını ‘Islas Malvinas’ diye biliyorlar) işgal eder. 74 günlük işgale o zamanki Tatcher hükümeti sert yanıt verir ve adaya gelen İngiliz donanması, Arjantin ordusunu silkeleyip atar. ‘Bir musibet bin nasihatten iyidir!’ Bu ders Arjantin’i yıllar süren karanlık ve kanlı cunta günlerinden kurtarır. 1983’te ülke uzun zaman sonra ilk kez demokratik seçimlere gider. Ne var ki, her yerde olduğu gibi, Arjantin’de de aşırı milliyetçiler var ve Islas Malvinas’ı hala geri(!) alma hayalleri kurmaktalar. Sokaklarda oluşturulan sergilerde, Islas Malvinas’ın Arjantin’e ait olduğu ve geri verilmesi gerektiği söyleniyor. Sergileri açan ve içlerinde askeri üniforma giyen ‘ateşli’ milliyetçiler de, vatandaşı (özellikle, gençleri) haklılıkları konusunda ikna çabasındalar.

Cordoba sokaklarında “Falkland Adaları bizimdir, bizim kalacak!”
Yukarıda size karanlık ve kanlı günlerden bahsettim. Aslında daha yeri değil; bu bahse Peron dönemleriyle birlikte ve Buenos Aires başlığı altında değinecektim. Ama, Cordoba’da ‘gezilecek yerler listesi’ne aldığım bir müze ve onun fotoğraflarının yeri burası olduğundan, bahsi de burada yapacağım.
Her ne kadar Juan Peron’un ilk dönemi olan 1946-55 yılları arasında da nedensiz gözaltı ve tutuklamalar; siyasi muhalifler, aydınlar ve gazeteciler üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanıldıysa da ve hatta bu durum, Peron’dan sonra da artarak sürdüyse de, Arjantin tarihinde bir dönem vardır ki, kimse hatırlamak ve ‘hatırlatmak’(!) istemez. Guerra Sucia (‘Kirli Savaş’) diye bilinen bu dönem, Peron’un kısa süren ve ölümüyle nihayetlenen ikinci başkanlık döneminin hemen ardından duruma el koyan üçüncü eşi (her döneme yeni eş) Isabel Peron ve onun danışmanı Jose Lopez Rega’nın bir marifetidir, aslında. Başlattıkları Triple A (‘Üç A’) programıyla (Alianza Argentina Anticomunista; ‘Arjantin Antikomünist İttifakı’) kurulan ölüm kıtaları, yakaladıkları muhalifleri ağır işkencelerden geçirdikten sonra, ortadan kaldırdılar. Ortadan kaldırma yöntemleri içinde birçoklarının yanı sıra en önemlisi ve kitlesel olanı ise bir nakliye uçağından 20-25 kişilik gruplar halinde topluca Atlas Okyanusu’na atmak şeklindeydi. Bu yok etme faaliyetine ‘insanî bir çehre’(!) kazandırabilmek için, denizin derinliklerine gönderecekleri kişilere yolculuğa başlamadan önce uyuşturucu iğne yapıyorlardı, kendi ölümlerine şahit olmamaları için. Yoğun olarak 1976-83 yılları arasında yaşanan bu yoğun ‘yok etme’ döneminde 30,000 civarında insanın ortadan kaybolduğu tahmin ediliyor. Bu dönemle ilgili geçenlerde 2000 yılı Arjantin yapımı çok güzel bir film izledim; adı “Olimpo Garajı”. Orijinal adı da aynı; “Garage Olimpo”. Bir yerlerde bulursanız, mutlaka izleyin. Guerra Sucia döneminden bir kesiti, tüm çarpıcı ve dehşete düşüren detaylarıyla gözler önüne seren önemli bir belgesel niteliğinde film.
Falkland hezimetiyle -nihayet- aklı başına gelen Arjantin’de cunta çöktü ve demokratik seçimler yapıldı. Ancak, yakın zamana kadar bu Kirli Savaş döneminin sorumlularına fazla dokunulamadı, bir-kaç üst rütbeli dışında. Ta ki, şimdiki dul başkan Christina Kirchner’in rahmetli kocası Nestor Kirchner dönemi başlayana kadar. Arjantin yakın tarihiyle ancak yüzleşiyor. Darısı başımıza!
Şimdi bütün bunları niye Buenos Aires’i ve Peron’un hikâyesini beklemeden burada anlattığıma gelelim. Burada bir müze gezdik; adı Museo de La Memoria, yani ‘Anılar Müzesi’. Anıların, yukarıda bahsettiğim kirli savaş dönemine ait olduğunu söylememe gerek yok, sanırım. Artık müze haline getirilmiş olan bu mekân aslında, o dönemin işkencehanelerinden yalnızca biriymiş. O zaman polis karakolu olan bu yapı, Departamento de Informaciones “D2”nin istihbarat ofisi olarak da hizmet görmüş. Odalarının duvarları, gözaltına alınıp, günlerce işkence gören ve sonrasında da ‘yokedilenler’in korkunç kaderlerine tanıklık etmiş, senelerce.







Yorumsuz
Cordoba’da her sabah kahvaltımızı yaptığımız (burada ‘her’ bir önceki gün için kullanılmıştır, topu topu 2 sabah kahvaltı yaptık yani) mis gibi kahve kokan tarihi kafede yine kruvasanlarımızla kahvaltı ettikten sonra (Buket’in kruvasanlarını da ben yiyorum bu arada, ona dokunmasın diye) yola çıktık. Hedefimiz aslında Buenos Aires ama, çok geç saatlerde girmek istemediğimiz ve öncesinde arabayı yıkatmak istediğimiz için, arada bir gece daha konaklayacak bir yerler arıyoruz. Arada bir gece kaldığımız Rosario sevimli ve fazla kayda değer özellikleri olan bir kent değildi; Ernesto ‘Che’ Guevara’nın doğduğu yer olması dışında. Ernestito’nun doğduğu ev ise özel mülk ve ziyarete açık değil. Che’nin çocukluğunda taşındıkları ve gençliğini de geçirdiği esas müze-ev Cordoba’nın kuzeyinde yer alan Alta Gracia’da ama, oraya da gitmemiştik zaten. Çok oyalanmadan, ertesi sabah Rosario’dan ayrıldık. Üstelik, arabayı da yıkatamadık; ne gam! Nihayetinde, 5 Haziran Pazar akşamüzeri Buenos Aires’e girdik. Önceden rezervasyon yaptırdığımız oteli bulmak zor değil. Ne de olsa günlerden Pazar. Büyük şehirlere giriş için en ideal gün.

Buenos Aires

Buenos Aires seyahatin bu aşamasında son durağımız. Fazla kalmak niyetinde değiliz. Madem buraya hızla geldik, burada da çok fazla oyalanıp, vakit geçirmenin anlamı yok. Buket zaten daha önce yaptığı Güney Amerika gezisinde görmüş bu şehri. Birlikte bir şehir turu yapıp, birkaç ilginç yere birlikte gittikten sonra yapacak çok fazla bir şeyimiz kalmıyor.
İlk gece, önce Casa Rosada’nın önündeydik; bayrak törenini seyrettik. Tam gün batımında yapılan töreni Arjantinliler büyük bir gururla izliyorlar. Casa Rosada’yı (Pembe Ev) çoğunuz bilirsiniz, aslında. En azından Evita filmini seyretmiş herkes bilir. Hani, filmin adını aldığı Eva Peron’un ateşli konuşmalarına mekân olan balkonun olduğu bina. Yalnızca Eva’nın mı? Kocası Juan Peron’un ve diğer birçok Arjantin başkanının konuşmalarına da… Casa Rosada, başkanların çalışma ofisi olarak kullanılan bina. İsmiyle müsemmâ, kendisi de pembe olan bu bina, geceleri de -pembe olmasa da- mor-lila arası renkte lâmbalarla ışıklandırılıyor. Plaza de Mayo’ya bakan yüzü, yani meşhur balkonun olduğu bizim de bayrak törenini izlediğimiz tarafı, aslında binanın arkası. Önü ise, denize, bir başka deyişle Rio de La Plata’ya (Gümüş Nehri) bakıyor.







Casa Rosada ve bayrak töreni
Eva Peron’a geri dönersek… Belki de dünya tarihinde Eva kadar tanınan, bilinen ve sevilen, ya da en azından sempati duyulan bir başka first lady yoktur. Arjantinliler’in sempatik bir dille çağırdıkları gibi Evita, kocası Juan Peron’un ikinci eşi. Peron’un Arjantin başkanlığına ilk kez seçilmesinden bir yıl önce (1945) evlenen çiftin birlikteliği, Eva’nın 1952’de 33 yaşındayken kanserden ölümüne kadar sürüyor. Bu kısa yaşamının first lady’lik dönemini Eva, ateşli bir işçi ve kadın hakları savunucusu olarak geçiriyor. Bu kısacık sürede kurduğu Eva Peron Vakfı; ülke çapında onlarca okul, hastane yaptırıyor, fakirlere yardım ediyor. Kadınlara seçme ve seçilme hakkı için savaşıyor ve -tabii- kazanıyor. Arkasından da Peronist Kadın Partisi’ni kuruyor. Ölümünden kısa bir süre önce, 1952’de Başkan Yardımcılığı için adaylığını koyuyor ve fakat, Peronlar’ın bu önlenemez yükselişinden hoşnut olmayan ordunun üstü kapalı tehditleri sonucu adaylıktan çekiliyor. Ölümünün ardından da zaten Juan Peron’un, halk desteğine rağmen çöküş dönemi başlıyor. Nihayet 1955’te Cordoba’dan başlayan askeri isyan ve hareket, Peron’un koltuğunu bırakıp ülkeden kaçmasına ve 1973’te başlayacak olan ‘3. Peron dönemi’ne kadar sürgünde yaşamasına sebep olur. 1961’de İspanya’da evlendiği üçüncü karısı Isabel, onun 1974’te geçirdiği son kalp krizinin ardından ölümünden sonra başkanlık koltuğuna oturunca (hanedanlık gibi) Arjantin’in kara günleri de başlıyor, yavaş yavaş. Sonrası da, yukarıda Cordoba bölümünde bahsettiğim Guerra Sucia.
Bayrak törenini izledikten sonra Puerto Madero’ya indik. Atlas Okyanusu’nun derin bir körfez olarak Güney Amerika’nın içlerine sokulduğu Rio de La Plata, adının nehir olmasına karşın, aslında bir körfez. İçerilere bir haliç şeklinde giren bu körfez, kuzeyde Rio Uruguay’la ve batıda Rio Parana’nın oluşturduğu deltayla besleniyor. Sonuçta bu korunaklı girinti, Buenos Aires ve çevresinde -sonradan oluşan- bir dizi kentin Güney Amerika’nın en cazip limanları olmasını sağlamış. İşte Puerto Madero da, Buenos Aires’in ilk tam teşekküllü inşa edilen limanı. Ufak da bir hikâyesi var, size anlatacağım. 19. yüzyılda Buenos Aires’in şanına yakışır bir liman yapılması kararlaştırılır. Muazzam paralar harcanır, başta öngörülen bütçe birkaç misline katlanır ve 1898’de liman bitirilir. Bu arada, çevresindeki arazilerin de fahiş fiyatlarla satışına göz yumulduğu, haksız kazançlar elde edildiği söylentileri de gırla gitmektedir. Buenos Aires’in şanına yakışır o liman iyidir, güzeldir de, daha yapıldığının üzerinden 10 yıl geçmeden, Buenos Aires’in hızla gelişen deniz ticaretinin yükünü kaldıramayacağı anlaşılır. Yapılan onca yatırım boşa gitmiştir. Şimdilerde o Puerto Madero ve çevresi güzelleştirilmiş; gezinti alanları yapılmış, eski dok binaları restoran, kafe, bar ve sanat galerine dönüştürülmüş. Liman vinçleri de boyanmış ve ışıklandırılmış; olmuş size birer ‘teknoloji heykeli’.



Madero Limanı’ndan… Üstte, solda Fragata Sarmiento okul gemisi var. 1899-1938 yılları arasında tam 40 kez dünyayı dolaşmış. Üstte sağda ve aşağıdaki fotoğrafta da Puente de La Muher, yani ‘Kadın Köprüsü’. Mimarisini çok başarılı buldum
İstanbul’a dönmeden çözmemiz gereken bir sorunumuz var: Lando’ya, ben yeniden Buenos Aires’e dönene kadar kalabileceği güvenli bir yuva bulmak. Bu bir otopark olabilir, bir depo olabilir v.s. Ama, mutlaka güvenli bir yer olması lâzım. Aklımda hep, Asya’dan sonra, Lando’yu Vancouver’a (Kanada) gönderdiğimde yaptığım gibi bir şey var; yani, onu bir depoya koymak. Oralarda (ABD, Kanada v.s.) self storage dedikleri yerler oluyor; yani, kendi eşyanızı kendinizin depoladığı alanlar. Bunlar, genellikle büyük kapalı depolama alanları içerisinde, depolayacağınız ‘şey’e göre büyüklükleri (hacimleri) değişen odalar/kabinler şeklinde. Ama, o depolamak istediğiniz ‘şey’ eğer bir -örneğin- tekne, konteyner v.s. gibi hacimli ve dış ortama dayanıklı ise, onlar için de açık alan yerler kiralayan self storage’lar bulunuyor. Bu self storage denilen yerlerde kiralar -tabii- kiraladığınız hacme -ya da alana- göre değişiyor. Ama fiyatı etkileyen en önemli faktör -tabii ki- şehir merkezine olan uzaklığı. Vancouver’da ben şehir merkezi ile havaalanı arasında bir yerdeki böyle bir depoya Lando’yu 4.5 ay bırakmak için 435 Kanada Doları ödemiştim. Yani, ayda 100 Kanada Doları’ndan daha az. Buenos Aires’te (ya da burada dendiği gibi ‘BA’) ise, internette yaptığım incelemede, böyle bir depolama alanı bulmak mümkün değil. Yani, self storage’lar var ama, hep ev eşyası türü ufak malzemelerinizi depolayabileceğiniz ufak kabin ya da odalar kiralayan kapalı depolar. Öyle arabanızı -ya da teknenizi- da koyabileceğiniz türde açık depolama alanı kiraya veren yer ben bulamadım. Arjantin Otomobil Kurumu’na (ACA) gittim; onlar da yardımcı olamadılar. Böyle olunca da tek çare, otoparklardan otopark beğenip, Lando’yu bırakmak. Ama, şehir merkezindeki otoparklar ateş pahası. Örneğin kaldığımız otelin hemen arkasında, kaldığımız sürece Lando’yu park ettiğimiz otoparkın geceliği 90 Arjantin Pesosu; yani -yaklaşık- 22 ABD Doları. ‘Geceliği’ dedim, dikkat edin. Günlük bırakırsanız (yani, 24 saat) bu rakam AR$130.00’a çıkıyor ki, bu da yaklaşık US$30.00 demek. Otoparkın sahibine aylık ne kadar ödemem gerektiğini sordum. Verdiği rakamın ABD doları karşılığı 600’e denk geliyordu. Üstelik, 15 gün dahi kalsa 1 aylık para alıyorlar. Yani, kafamda tasarladığım 2.5 aylık süre için ödemem gereken toplam tutar 1,800 ABD Dolarına geliyor. Çılgınlık! Neyse! Ben, BA’te kaldığımız iki günün önemli bir kısmını Lando’ya güvenli bir yuva aramakla geçirdim. Bu arada, internetten de sürekli araştırma yapıyorum. Öyle çok alternatifi değerlendiriyorum ki, arada enteresan tesadüfler de olmuyor değil, tabii. Bir tanesini de, BA’teki evinin park yerini uzun dönemli kiraya vermek isteyen bir Amerika’lıyla yaşadım. İlanına başvurduğum Ed’den enteresan bir cevap geldi. Ed çocukluğunun bir kısmını, babasının görevi nedeniyle Ankara’da geçirmiş ve ortaokul ve liseyi orada okumuştu. Ed’in park yeri benim işime yaramadı; apartmanın altındaki park yerinin yüksekliği Lando’nun endamına müsait değildi çünkü. Yine de Ed’le bir süre yazıştık, Ankara’yla ilgili nostaljik anılarımızı birbirimize anlattık. O sıralarda Ed karısıyla İspanya’daydı ve aldıkları 2 tane BMW motosikletle İstanbul’a doğru yapacakları yolculuğa hazırlanıyorlardı. Ama yine de Ed’le olan e-posta arkadaşlığım işe yaradı. Onun tavsiyesiyle gittiğim ve sokağının köşesinde bulunan otopark da yükseklik problemi nedeniyle liste dışı kaldı ama, oraya giderken yolda tesadüfen gördüğüm bir otoparkın Lando’ya güzel bir mekan olacağını düşündük. Üstelik dönüşte girdiğimizde, otoparkta görevli genç çocuğun İngilizce biliyor olduğunu da öğrendik ya, iş tamamdır. 2.5 ay için ödeyeceğim para da 1,500 Arjantin Pesosu; yani yaklaşık US$370.00. Ertesi gün akşamı arabayı bırakacağımızı söyleyip ayrıldık. Bu dertten de kurtuldum. O akşam kendimize güzel bir ziyafet çektik. Hani Arjantin’in şöyle ‘tuğla’ misali dev ve kalın biftekleriyle. Bu kadar kocaman ve kalın bir et nasıl oluyor da böyle pamuk gibi yumuşak pişebiliyor, anlamıyorum doğrusu. Buket o gece, uzun zamandan sonra ilk defa şarap içti.

Şerefe! Bu arada bifteklere dikkatinizi çekerim
İkinci ve son günümüzü BA’i gezmek ve ertesi gün yapacağımız uçuşun biletlerini almakla geçirdik. Bilet öyle kolay alınamıyor çünkü. Böyle bilet almakla zaman geçiriyorsunuz, falan. Buenos Aires’ten mi, yoksa bir başka ve bilmediğimiz şehirden mi uçacağız, belli değil. Neden mi? Bir ay kadar önce Şili’de patlayan Puyehue Yanardağı’nın külleri Buenos Aires hava sahasını tehdit ediyor da, ondan. Örneğin, bizim bilet almakla zaman geçirdiğimiz o günün tamamına yakın bir kısmında uçuşlar durmuştu. Bir önceki günün de tüm öğleden sonrasında… Uçmayı düşündüğümüz ertesi günü durumun ne olacağını -tabii- kimse bilemiyor. Böyle olunca da, uçak bileti almakla ‘vakit geçiriyorsunuz’ işte. Bu belirsiz durumda bilet işlemlerini yapan acentedeki kız bize Uruguay’a feribotla geçip, otobüsle başkent Montevideo’ya gitmeyi ve oradan uçmayı bile önerdi. Ancak, daha sonra Montevideo havaalanının da kapandığını öğrendik. Hatta ben bir ara, Sao Paulo’ya (THY uçağına aktarma yapacağımız Brezilya kenti) arabayla gitmeyi bile düşündüm. Alt tarafı 2,200km; ne der bana! Sonunda, ertesi günün belirsizliğine rağmen biletlerimizi almaya ve akşamüstüne kadar durumun netleşmesini beklemeye karar verdik. Aradaki boşlukları da gezerek değerlendirdik. Daha önce Santiago’da yaptığımız gibi bir ‘hop on-hop off’ tur bileti aldık. Tüm şehri onunla şöyle bir tavaf ederken arada La Boca’da indik. Buenos Aires’in bohem ve turistik bölgesi, La Boca. Restoran ve barlar, sanat galerileri, hediyelik eşya satıcıları ile dolu. Sokaklardan birinde de bir film çekiliyordu. Ben de fırsatı kaçırmadım, tabii.



Kızlar, sette çekimleri bırakıp, bana poz vermenin derdine düştüler. Onları Türk dizilerinde oynatma sözüyle kandırdım; “Sizleri artiz yapıcaam!”





La Boca sokaklarından…



Öğleyin de El Estaño’da kısa bir mola verdik. “1880’den beri…”



…ve Buenos Aires’ten başka manzaralar. Altta Kongre Binası

Biz oradayken -sanırım- belediye işçileri eylemi vardı ve çöpler toplanmıyordu. İşte durum…

Lando’ya veda ve yurda dönüş

7 Haziran Salı akşamı, söz verdiğimiz gibi, Lando’yu otoparka götürdük. Önceki gün karşılaştığımız İngilizce bilen genç çocuktan başka bir de orta yaşlı bir adam var. Lando’yu görünce gözleri parladı. Meğer Fernando da Arjantin Land Rover Kulübü’nün bir üyesiymiş. Onun da 1980’lerin sonlarından bir Range Rover Vogue’u var. İngilizce bilmiyor ama, genç olan Fernando’nun (tesadüf, ikisi de Fernando) tercümanlığıyla konuşuyoruz. Otoparkın en uygun yerine karar verdiler ve Lando’yu park ettim. Bir süre sohbet ettikten ve 2.5 aylık otopark ücretini ödedikten sonra Buket’le oradan ayrıldık. Fernando (yaşlı olanı) ayrılmadan son olarak bir hatıra fotoğrafı çektirtti, genç Fernando’ya.

Fernando Ibarra’nın koleksiyonundan…
Ertesi gün uçağımız öğleden sonra. Rahat rahat kahvaltımızı yapıp, hava trafiğinin de halâ normal olduğunu öğrendikten sonra, öğleye doğru taksiyle alana gittik. Uçağa kadar çok vaktimiz var ve daha check-in de başlamamış. Tüm eşyalarımızla bir kafede vakit geçirdik, kontuar açılana kadar. Sonra da, Sao Paulo’ya kadar 2.5 saatlik ilk bacak uçak yolculuğumuzu yaptık. Burada beklememiz 5 saat ve arkasından THY uçağı ile 11 saatlik bir uçuşun ardından İstanbul’a uçuyoruz. Aylar sonra ilk defa Türk gazetelerini elime alıyorum.

Aeroparque Jorge Newbery havaalanında, eşyalarımızın arkasında Buket, Skype’ta Nedim’le konuşuyor

Ne olacak bu seyahatin hali?

Güney Amerika daha bitmedi, biliyorsunuz. Daha kıtanın dibini bulamadık, henüz. Güney Amerika’nın en güney ucuna kadar yolum var. En uçtaki hedefim Ushuaia (aynen yazıldığı gibi okunuyor; ‘Uşuağya’ diye değil, yani). Aslında Ushuaia Güney Amerika anakarasının bir parçası değil. Kıtanın hemen ucundaki Isla Grande de Tierra del Fuego’nun, yani, ‘Ateş Toprakları Büyük Adası’nın bir kenti. Tierra del Fuego’nun (‘Ateş Toprakları’) da bir hikayesi var ama, oralara geldiğimde anlatacağım. Anakaranın en güney noktası ise daha batıda Cabo Froward. Burası da Şili sınırları içerisinde kalıyor. Her neyse! Sonuçta kıtanın dibini bulabilmek için güneye inip, yeniden Buenos Aires’e, Lando’yu Afrika’ya doğru deniz yolculuğu için gemiye bindirmeye döneceğim. Yani, Güney Amerika’da daha yapmam gereken 7 ilâ 9,000km arası bir yol var. Başta bu bakiye yolculuğa başlamak için tasarladığım tarih 17-18 Ağustos civarıydı. Ancak bu sene Güney Amerika’da kış sert geçti ve etkileri de uzun süreye yayılacağa benziyor (unutmayın ki bizde yazken, güney yarıkürede kış yaşanıyor). Baştaki planımda Ağustos ortalarında kış şartlarının etkisini kaybedeceğini ve bahar havalarının başlayacağını düşünüyordum ama, durum pek öyle görünmüyor. Soğukta takırdamaktansa, bir ay daha beklemeyi uygun gördüm. Nasıl olsa Lando Buenos Aires’te emin ellerde (Fernando geçenlerde Lando’nun fotoğraflarını gönderdi de). Bu durumda gidişimi bir ay geciktiriyorum. Yani, Eylül ortasında, büyük olasılıkla 16-18 Eylül gibi…
Bu arada, daha önce anlatmıştım; Landom’u Afrika’ya götürecek bir gemi bulamıyordum. Bu yakarışlarıma izleyenlerden bir sinyal gelmişti, uzun zaman önce. Sinyal gönderen Amerika’dan bir dost; New Orleans’ta kamp yaptığım RV parkındaki komşum Bill, namı diğer Hildich’ti. Sağ olsun, feryadım üzerine hemen tanıdığı bir lojistikçi arkadaşını aramış ve yardım istemiş. O da, B. Aires’te tanıdığı bir acenteye haber vermiş ve sonunda, B. Aires’ten Flavia’yla yazışmaya başladık. Ayda iki kez B. Aires’ten (aslında, hemen yakınındaki Zarate limanından) Güney Afrika’da Durban limanına ro-ro kalkıyormuş. Her ne kadar Durban benim hedefim olan Cape Town’a biraz uzaksa da (birazcık 1,650km kadar doğuda), belki de daha iyi oldu. Bu bana, daha önceki Afrika seyahatimde (www.turafrika.com) gürültüye gelen Güney Afrika’yı biraz daha fazla gezme imkânı sağlayacaktır.
Bu arada, önceki seyahatimi Doğu Afrika’dan inerek yapmıştım. Bu sefer de Batı Afrika’dan çıkmayı planlıyordum, malûm. Ancak, Güney Afrika ve Namibya’dan sonra yer alan Angola, gerek vize, gerekse ülkeye araç sokmak konusunda beni hayli zorlayacağa benziyor. Son bir süredir eğilimim, Güney Afrika ve Namibya’dan sonra doğuya, Botswana’ya yönelmek, oradan daha da doğuya doğru, Zambiya ve Zimbabwe’ye geçmek şeklinde. Bu da bana, yine önceki seyahatte çok istememe rağmen gidemediğim Botswana’da Okavango Deltası ile Zambiya-Zimbabwe arasındaki Victoria Şelalesi’ni görme şansını verecek. Sonrasında, ufak bir (aslında tabii, hayli) sapmayla rotaya tekrar gireceğim ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Kongo Cumhuriyeti’nden sonra Kamerun’a geçeceğim. Arada Gabon’u atlıyorum. Oranın da vizesi sorunlu. Kamerun’dan sonra Çad yerine, istemememe rağmen, Nijerya’yı doğusundan yalamak niyetindeyim. Arkasından Nijer, Mali, Senegal, Moritanya ve Fas. Bu şekilde Ocak başını buluyorum. Cebelitarık Boğazı’ndan İspanya’ya geçmeden önce, Avrupa’da ağır kışın bitmesini beklemek üzere eve döneceğim. Sonra, Mart başında Fas’tan Lando’yu tekrar alıp, ilkbaharda Akdeniz kıyılarından doğru Türkiye’ye dönüyorum.
Seyahatin hali şimdilik böyle görünüyor. Bakalım zaman -ve zemin- ilerledikçe ne değişiklikler olacak, hep beraber göreceğiz.
Hepiniz kalın sağlıcakla.
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş