ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Bolivya
Güncelleme Tarihi: 1.7.2011
Gün: 786
Yapılan Yol: 90077 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 2
SON YAZI
Önceki yazıma bir video eklemeyi unutmuşum. Camino de Las Yungas, namı diğer Ölüm Yolu’nda çektiğim videocuklardan derlediğim bir klip vardı ki, gürültüye gelmiş. Ama önce, otobüsün arkasından bizi dikkatle süzen birinin videosu vardı, gürültüye gelen. O da La Paz’dan, Camino de Las Yungas’a doğru giderkendi :


Oruro

Oruro bir madenci kenti, aslında. İspanyolları Güney Amerika’ya çeken değerli madenlerden biri, yani gümüşün merkeziymiş zamanında. Madenlerdeki gümüş bitince, önemi de yitmiş. Ama sonra da kalay çıkmış ortaya. Daha doğrusu, kalay zaten varmış da, vakt-i zamanında yüzüne bakılmadığı için pek önemsenmemiş. 19. yüzyılın sonlarında kalay ihtiyaç duyulan bir maden olmaya başlamış ve Oruro da yeniden eski canlılığına kavuşmuş. Kalay rezervi o kadar çokmuş ki, 20. yüzyılın başlarında dünyanın en fazla kalay çıkarılan yeriymiş Oruro. Madenler 3 büyük zenginin elindeymiş. Onlardan biri olan Simon Patiño (‘Patinyo’ diye okunur) da içlerinde en zengini…
Patiño 1897 yılında Oruro yakınlarındaki La Salvadora madenini satın alır. Maden o kadar verimlidir ki, 1924’te Patiño Bolivya’nın kalay üretiminin %50’sini sağlayan biri konumuna gelmiştir. Bolivya’dan İngiltere’ye taşınır ve madenlerden elde ettiği tüm gelirle Avrupa ve ABD’ndeki maden işleme (smelting) tesislerini satın almaya, kalay ile ilgili yatırımlar yapmaya başlar. Kısa zamanda dünyanın en zenginleri listesine girer. Bu arada Bolivya hükümeti de ülkesinden çıkarılan madenlerin (gümüş, bakır, kalay v.s.) tüm gelirlerinin yurtdışına aktığına, ülkeye boğaz tokluğuna çalıştırılan maden işçilerinden başka hiçbir yararı kalmadığına kanaat getirir (Günaydın Bolivya!); 1952 yılında ülkedeki tüm madenler devletleştirilir. Ancak, devletleştirme beraberinde verimsizliği, daha da önemlisi, yolsuzluğu getirir. Bu sebeple, elde edilen madenin maliyeti çok artar, dünya pazarında rekabet edemez hale gelinir ve yavaş yavaş madenler kapanır, madenlerde çalışanlar işsiz kalır. Bu yalnızca Oruro için değil, tüm Bolivya için geçerli bir süreç, tabii. Bundan sonrasında madenlerin yerel kooperatifler tarafından işletilmeleri devri başlıyor, falan. Oruro için durum, 1990’larda kalayın dünya piyasalarında yeniden değer kazanmasıyla birlikte değişiyor. Kooperatifler tarafından işletilen kalay madenleri kenti yeniden canlandırıyor. Yine bir ‘altın devri’ yaşanmaya başlıyor. Yer yer gelirler aylık 3 bin ABD Doları seviyelerine kadar çıkıyor. Derken, kalay fiyatları US$19.00/pound’dan US$7.00/pound’a kadar geriliyor ve yine durgunluk, yine işsizlik. İşte Oruro’nun kaderi. Aslında bu yalnız Oruro’nun değil, Bolivya’da tüm yaşamı madenlere bağlı olan her kentin kaderi. Dünyadaki maden fiyatlarına endeksli bir yaşam kalitesi, bir varsıllık (ya da yoksulluk).
Oruro’ya vardığımız geç saatlerde dışarıda buz gibi bir hava vardı. Sıfırın altında değilse de, sıfıra oldukça yakındı. Bulduğumuz salaş otelin odasında ısıtma olmadığından, dışarıdan biraz daha hallice sıcaklığa rağmen Buket üşüyor. Yorgan ve üzerindeki -her biri halıyı andırır- iki kat battaniyeye aldırmadan, kıyafetleriyle yatağa girdi. Ben ise açım. Ton balığı ve ekmekten oluşan akşam yemeğini mideye indirdikten sonra, diğer yatağa süzüldüm. O kadar yükün altında ezilmeye niyetim yok. Buket’se, ‘sıcacık’ yatağında uykuya dalmıştı bile.
Sabah 1 saate yakın, beyhude bir çabayla kahvaltı edecek, hadi o da olmadı, bir kahve içecek yer aramakla geçirdik. Sonunda, sokaklardan birisinde kenara çekip, yemek kasamız ve buzdolabımızdan çıkardıklarımızla açlığımızı bastırmak zorunda kaldık. Bugün yolumuz kısa ve hedef Potosi.

Potosi; bir maden öyküsü

4,090 metre rakımı ile dünyanın en yüksek şehirlerinden olan Potosi, Cerro de Potosi’nin (‘Potosi Dağı’) yamacına kurulmuş, 1546’da. Dağın adı, şehrin kurulma nedenine bağlı olarak da çoktan değiştirilmiş zaten; Cerro Rico (‘Zengin Dağ’) olarak. İspanyollar efsanevi El Dorado’yu bulamamışlar belki ama, Cerro de Potosi de onları yeterince mutlu etmiş. Bu koca dağın içindeki gümüş, yıllar boyu İspanyollar’ı gümüş zengini, şehri de Amerika kıtalarının en varlıklı ve en büyük kenti yapmış. Öyle ki, İspanya Krallığı’nın sömürge paraları tümüyle Potosi’deki darphanede basılırmış. Denir ki (bu konudaki iddialardan sadece biridir), Dolar’ın sembolü olan $ işareti de, bu darphanenin amblemi olan üst üste bindirilmiş PTSI harflerinden (Potosi’nin dört harfi) oluşan işaretten türemiştir.

Potosi darphanesinde basılmış bir İspanyol koloniyal gümüş real’i (Wikipedia’dan araklanıp, tarafımdan ‘süslenmiştir’)
İşte bu zengin gümüş madeni ve onun hayrına kurulmuş Potosi kentini görmeye geldik, biz de. Kalacağımız otele yerleşip, arabamızı da daracık garaja sıkıştırdıktan sonra, şehri gezmeye çıktık. Oturup kahve içecek bir yer ararken, ertesi gün yapmayı düşündüğümüz maden turu için de uygun turizm şirketi bulmaya çalışıyoruz. Otelimizin hemen üstündeki sokakta bulduğumuz acentenin ertesi gün sabah 9’da başlayacak turu için adımızı yazdırdık. Sabah otelden bizi almak için gelecek aracı, kendi aracımızla takip ederek madene gideceğimizi de söyledik. Bizden başka -şimdilik- Brezilyalı iki kişi daha varmış. O akşam için de, Lonely Planet’da Buket’in bulduğu, canlı folklor müziği ve dans gösterisi sunan bir restoranda yemek yemeğe karar verdik. Bunun için restoranda yer de ayırttık, kalabalık olur da yer bulamayız, diye. Bütün bunları yapar ve bir yandan da şehri gezerken, daracık ve paket taşlı, dik yokuşlu yollarında nefes nefese kalıyoruz. 4,090 metre rakımda oksijen o kadar azalıyor ki, insan iki adımda kesiliyor, nefesi yetmiyor. Ben La Paz’dan beri geceleri uykumdan, nefessiz kalıp, panikle uyanıyorum. Sanki birisi ağzımı-burnumu kapayıp, beni boğmaya çalışıyormuş gibi. Bu sıkıntılardan, Bolivya’yı bitirip de Şili’de deniz seviyesine yaklaşana kadar da kurtulamadım.
Akşam bahsettiğim restorana gittiğimizde, önceden rezervasyon yaptırdığımız için sevindik. Restoranda bizden başka birrrr masa daha doluydu. O kalabalığın arasından güçlükle bize ayrılan masaya ulaşıp, yerleştik. Gösteri için yeter çoğunluk 15 kişi. Bu çoğunluğu sağlayamıyorsanız oturum… -pardon- gösteri yapılmıyor. Bu durumda, sessiz bir yemek yiyeceğiz gibi görünüyor. Sonradan toplam 7-8 kişilik iki grup daha geldi ama, hala mevcut yetersiz. Ben bir lama, Buket de iyi pişmiş bir dana biftekle karnımızı doyurduk. Buket’in La Paz’da yaşadığı ateşten sonra başlayan hafif diyare durumu devam ediyor. Yedikleri konusunda son derece temkinli.
Sabah otelde kahvaltımızı yaptıktan sonra odayı boşalttık. Saat 9’da otelin önünde buluşacağız. Arabanın içinde beklemeye başladık. Biraz gecikmeli olarak acentede konuştuğumuz hanım çıkageldi; yürüyerek. Arabayla gideceğimizi söyledik ya, hani belki diğer ikisi ve rehber için de yerimizi vardır diye düşünmüş. Üzgünüz! Bu durumda bir araba bulmaları lâzım. O da biraz vakit alıyor. Nihayet, 9 buçukta rehber ve Brezilyalı genç çifti taşıyan minibüs önde, biz arkada yol açıktık. Gideceğimiz maden Potosi Dağı’nın eteğinde. Dolayısıyla, şehirden fazla uzaklaşmıyoruz. Hatta, şehirden -neredeyse- hiç kopmuyoruz bile. Madenlere doğru, yamaçlarda madencilerin yaşadığı mahalleler başlıyor.
Bu mahallelerin içinden geçerken, kalabalık bir merkezde durduk. Yanımıza, çalışanlara vermek üzere bir şeyler almalıyız, adet böyle. Madene girdiğinizde, orada çalışan madencilere sigara, koka yaprağı, meşrubat, alkol götürmek adetten(miş). Bu hediye çeşitlerinden biri de ilginç, aslında: Dinamit. Bir madenciye en ‘hora geçecek’ hediye de bu olsa gerek. ‘Hediyelikler’ çarşıdaki birkaç dükkânda satılıyor. Sanmayın ki, bu dükkânlarda satılan sigara, koka yaprağı, dinamit v.s. yalnızca madenleri gezmeye gelen turistlere yönelik ‘hediyelik’ler. Tüm madenciler de gerçek ihtiyaçlarını bu dükkânlardan temin ediyorlar. Biz de ‘yarım elma, gönül alma’ kabilinden bir şeyler aldık. Hediyelerin hepsini, rehberimiz bir çuvala doldurdu. ‘Noel Baba’ görevini üstleneceğini tahmin ettik.

Madenci çarşısı
Bu kısa alışverişin ardından, madene girerken giyeceğimiz kıyafet ve ekipmanı kuşanmaya, hemen biraz ötedeki bir depoya gittik. Naylon bir pantolon ve ceket ile lastik çizmeden oluşan kıyafetlerimizi giydikten sonra, arabalarımıza binip madene gittik. Burada da ilk olarak, Ibling’in (rehberimiz) getirdiği baret ve kafa lambalarımızı taktık. Artık madene girmeye hazırız.



Cesur madenciler göreve hazır
Ibling bize madenle ilgili kısa bir brifing verdi. Ben de size onun anlattıklarında kısa birkaç bilgi aktarayım. Daha önce de dediğim gibi, Potosi Dağı büyük bir gümüş yatağı. Zamanında İspanyollar dağın tepesinden girip, kolay gümüşün büyük kısmını toparlamışlar. Şimdi de o bölüm zaten açık maden ocağı olarak bir Kanada firması tarafından işletilmekte. Bizim gezeceğimiz bölüm ise, dağın altında, ya da bir başka deyişle, içindeki gümüşü -ve kalayı ve diğerlerini- çıkarmak için kazılmış -ve kazılmaya devam edilen- tünellerle ulaşılan kapalı maden bölümü. 1936’da ilk olarak faaliyete geçen bu maden Rosario B olarak adlandırılıyor ve o tarihten beri hiç kapanmamış. Daha önce, Oruro’yu anlatırken bahsetmiştim; Bolivya’nın ‘madenî tarihi’nden, bir parça. İşte bu maden de önceleri özel olarak işletilirken daha sonra devletleştiriliyor falan. Sonradan da, hala devam ettiği şekilde, yerel kooperatif tarafından işletilmeye başlanıyor. Bu kooperatif olayını biraz açmakta yarar var, sanırım. Eskiden madenlerde çalışan ve devletin ‘verimsiz’ madenlerle ilgili kapatma kararından sonra işsiz kalan işçiler bir araya gelip, bulundukları maden bölgelerinde birer kooperatif kuruyorlar. Bu kooperatif madeni devletten devralıyor ve üyelerine, kendilerince belirlenmiş bir yöntemle paylaştırıyor. Her bir üye, madenin sahip olduğu bölümünden elde ettiği maden -ve buna bağlı gelir- üzerinden devlete belli bir vergi, kooperatife de aidat ödüyor. Çıkarılan maden ya olduğu haliyle, yani ayıklanmadan, ya da elle kaba curufundan ayrıldıktan sonra, belli bir ‘saflığa’ getirilerek satılıyor. Ancak burada herhangi bir kimyasal işlem yok. Yapılan, yalnızca çıkan ham malzemenin elle ayıklanmasından ibaret.



Rosario B maden ocağı ve girişinde işçiler
Kooperatif üyeleri genellikle madende fiilen çalışıyor. Onların bir -ya da birkaç- yardımcıları oluyor; kazma işini paylaşmak için. Bir de ’asistanlar’ var ki, listenin en altında yer alıp, en ağır işi yapanlar ve en az para kazananlar da onlar. Asistanlar, kazılıp hazırlanan maden cevherini yeryüzüne çıkarmaktan sorumlular. Bu da şu anlama geliyor: 2 ya da 3 kişi tarafından itilerek ray üzerinde götürülen maden arabaları var. Bunların boş ağırlıkları yaklaşık 500kg. Cevherle doldurulduğunda ise ağırlığı 2-2.5 tona çıkıyor. Bu arabaları doldurulduktan sonra iterek (bu iş araba dolu olduğunda, çoğu zaman, madenin girişine doğru yokuş yukarı yapılıyor tabii) yeryüzüne çıkarmak, boşaltmak ve geri getirmek hep bu asistanların işi. Tabii hep yeryüzüne çıkıp boşaltılmıyorlar. Madenin ilerisine ve derinlerine doğru ilerledikçe, artık bazı bölümlere arabaların geçemeyeceği dar boğazlarla ulaşılabiliyor. Bu boğazlar genellikle o noktalarda oluşan çökmelerden kaynaklanıyor. Böyle yerlerde ancak sürünerek ilerlenebiliyor. O dar boğazdan sonraki tünellerde yine araba geçebilecek genişlik ve yükseklikler var ve yine raylar döşenmiş. Böyle kör tünellerde ise cevher, tünele açılan bir bacanın altına kadar getiriliyor, burada boşaltılıyor. Daha sonra da kovalarla o bacadan yukarıya, ya üstteki bir galeriye, oradaki arabalarla dışarıya taşınmak üzere, ya da -eğer baca yeryüzüne açılıyorsa- günışığına çekiliyor. İşte bu zor ve meşakkat isteyen taşıma işini yapan asistanlar günde 10-12km arabaları oradan oraya itiyorlar, boşaltıyorlar.
Cevher yüklü bir araba gelirken tekerleklerinden çıkan gürültüyü duyuyorsunuz. İşte öyle bir durumda kendinizi derhal en yakındaki girintiye sığdırmalısınız. Yoksa, sizi ezmemek için durmak zorunda kalırlarsa, arabayı yeniden harekete geçirmek, o insanlar için o kadar zor ki… Hele bir de durdukları yer yokuşsa.
Bu kooperatif madenlerinde güvenlik için hiçbir tedbir alınmamış. Herkes kendi can ve mal emniyetinden sorumlu. Madenin içinde gezerken, tünellerin çökmesine karşı koyulmuş payandaların düzensizliği ve özensizliği insanı hayli korkutuyor. Hafiften ‘kelle koltukta’ durumu var, yani. Madende çalışanlar, şehrin maden bölgesine yakın varoşlarında yaşıyorlar. Genellikle madenci ailelerin erkek çocukları da ileride madenci oluyor. Kız çocukları ise ‘madenci karısı’. İşte Ibling de onlardan birisi. Babasını ve kocasını bu maden yüzünden kaybetmiş. Hayır! Öyle iş kazası falan değil. Madende çalışanların yaşam süresi ortalaması 50 yıl civarı. Ölüm sebebi hemen hemen hep aynı: Silikozis. Türkiye’de zaman zaman gündeme gelir, bütün gazeteler sürmanşetlerine çıkarır, herkes lânetler yağdırır falan. Sonra yeniden unutulur; ta ki bir sonraki kot taşlama işçisi ölünceye kadar. İşte bu melun hastalık, özellikle madenciler arasında da çok görülüyor. Hele buradaki gibi, “Allah’a emanet” usulüyle çalışılan madenlerde… Silika (SiO², silisyum di-oksit) kristallerinin uzun süre solunması ile akciğerlerde başlayan bu hastalık nefes darlığı ile kendini gösteriyor ve bir süre sonra hasta oldukça ızdıraplı bir sürecin ardından, akciğer yetmezliğinden ölüyor.

Madene girmeden, çıkan bir arabaya yol veriyoruz

…ve madene dalıyoruz
Lafı daha fazla uzatmayayım. Biz; önde Ibling, Brezilyalı genç çift ve Buket’le ben, maden girişlerinden birinden içeriye daldık. Dışarıda hava sıcaklığı 3-4 derece civarındaydı. Ibling, madenin içlerine doğru sıcaklık ve rutubetin artacağını, ısının yer yer 35°C’yi bulabileceğini söyledi. Tam bana göre(!), yani. Yürüyeceğimiz güzergâhın boyu yaklaşık 2.5km. Bir o kadarını da geri döneceğiz, tabii. Yani, toplam 5km kadar dar ve karanlık bir tünelde, yalnız kafa ışıklarımızın aydınlığında, iki büklüm, gittikçe sıcak ve rutubete doğru ilerleyeceğiz. Bunun, arada daracık ve çamurlu kanallarda sürünme kısmı da cabası.
Tünelin tabanında, rayların arasındaki boşlukta yürüyoruz, yer yer 20-30cm’i bulan çamur ve su karışımına bata-çıka. Tünel yüksekliği, yaklaşık ilk 1km’lik bölümünde başımızı eğerek, yer yer de biraz daha fazla eğilerek geçebileceğimiz kadar. Daha sonra ilk boşluğa ulaşıyoruz; Maden Tanrısı Tata Kaj’chu’nun bulunduğu yere. Tata Kaj’chu aslında bir şeytan. Burası biraz karışık bir hikâye. Hemen tüm madenciler cennetteki bir tanrıya inanıyorlarsa da, yerin altında onları madenin tehlikelerinden koruyanın aslında bir şeytan olduğunu kabul ediyorlar. İşte bu şeytan da, Maden Tanrısı olan Tata Kaj’chu ve mekânı da şeytanın mekânı olan cehenneme benzeyen bu yer. Sıcak, rutubet, karanlık, -klastrofobikler için hiç de uygun olmayan- darlık ve her an çökme tehlikesi korkusu… Gerçekten cehennemi andırıyor.



Ibling, madenin içinde Tata Kaj’chu ile ilgili bilgi veriyor
Tata Kaj’chu tahtında oturuyor. Onu betimleyen heykelden bahsediyorum. Üzeri konfetilerle süslenmiş. Madene her giren madenci, Tata Kaj’chu’nun başında, kendisini tehlikelerden koruması ve bereketli kazılar yapabilmesini sağlaması için kutsamasını istiyor. Bunun için de ona çeşitli armağanlar sunuyor. Bir sigara yakıp, dudaklarının arasına sıkıştırıyor, yanında getirdiği alkolü yüzüne ve başına serpiyor falan. Haşmetli erkeklik organını da bereket için alkolle ıslatmayı unutmuyor, bu arada. Ibling de aynı ritüeli tekrarlıyor, biz de seyrediyoruz.

Tata Kaj’chu’nun başında
Bu seremoniden sonra yolumuza devam ediyoruz. Birkaç tünel sağa-sola ayrılıyor. Bizim devam ettiğimiz az sonra, eskiden meydana gelen bir çöküntü nedeniyle, sürünerek geçilebilen bir dehlize dönüşüyor. Yaklaşık 20 metre böyle bir dehlizin içinden sürünüyoruz. Fotoğraf makinemi dehlizin duvarlarına sürtünmekten koruyabilmek için ceketimin içine alıp, kolumun altına sıkıştırıyorum.

Dehlizin çıkışında…
Düze çıktığımızda, Brezilyalı çiftten erkek olanının beti-benzi atmış vaziyette. Kendini iyi hissetmiyor. Bir süre düzelmesini bekliyoruz ama, anlaşılan kapalı yer ve son geçtiğimiz daracık tünel onu iyice sarsmış. Biraz ilerideki genişçe yerde beklemeye ve dönüş yapan madenci ya da turist gruplarına takılıp, madenden çıkmaya karar veriyorlar. Biz, Ibling’le yalnız yolumuza devam ediyoruz. Az sonra, size yukarıda bahsettiğim bacalardan birinin bulunduğu yere ulaşıyoruz. Aradaki çöküntü nedeniyle daha ilerideki galerilerden elde edilen cevheri yeryüzüne çıkarmak için bu bacayı kullanıyorlar. Arabalarla ileriden getirilen cevher buraya boşaltılıyor ve buradan da, yukarıya çekilecek kovalara dolduruluyorlar.

Bacanın dibinde kovayı dolduran madenci
Madenin diplerine, ileriye ve aşağıya doğru ilerledikçe ısı artıyor; rutubet de öyle… Bir yerden sonra vücudumun her noktasından terin fışkırmaya başladığını hissediyorum. Üstelik, üzerimde diğerlerine göre çok daha ince kıyafet var; yalnızca bir tişört ve onun üzerinde anorak. Buna rağmen rutubetli sıcaktan ötürü terlemekten, vücudumdaki tüm giysiler sırılsıklam olmuş ve vücuduma yapışmış durumda. Bundan hiç şikayetçi değilim; sürekli fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Şikayetim ise buğulanan objektifim. Yanımda, onun buğusunu temizleyecek bir tane bile peçete veya benzeri yumuşak bir şey yok. Sonunda, üzerindeki koruyucu skylight filtreyi çıkarıp üzerindeki buğusuyla birlikte cebime atıyorum; merceği riske atmak pahasına.
Sonunda madenin dibine vardık. Bu arada çalışan 3-5 kişilik gruplar, güçlerinin son noktasında cevher dolu arabalarını itmeye çalışan asistanlar, dinlenen madenciler… Bir sürüsüyle karşılaştık, Ibling’in aracılığıyla sohbet ettik, fotoğraflar çektik.





















Madenden…
Karanlıktan gün ışığına çıkışımıza kadar geçen iki buçuk saatlik zamanın nasıl geçtiğini fark etmedik. Ben -en azından- kendi adıma bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Buket’in de benden farklı düşündüğünü sanmıyorum. O ki, kapalı otoparklara bile girmekten çekinen bir kişidir; madenin bilinmezliği ve bu bilinmezliğin yarattığı merak duygusu insanın korkularını unutturuveriyor. Tüneller boyunca çektiğiniz eziyet, süründüğünüz dehlizlerin çamuru, cehennem sıcağı ve rutubet, sürekli gözünüzün içine girip da yakan, gözlüğünüzün üzerine damlayan ve etrafı görülmez hale getiren teriniz… Bunların hiç birisini dert etmiyorsunuz. O derme çatma payandalarla desteklenmiş toprağın ve taşların çöküp sizi ezeceğini ya da tünellerden birisinde hapsedeceğini aklınıza bile getirmiyorsunuz. Evet, bir yandan adrenalin salgılanıyor ama, diğer taraftan da göreceklerinizle ilgili merakınız sizi sürekli tetikte, konsantrasyonunuzu da en üst noktada tutuyor. Maden işçilerini izliyorsunuz; koka yapraklarını avurduna alıp orada ufak ufak nasıl ezdiğini, sigarasını nasıl yakıp da derin bir nefes çektiğini, arabayı nasıl ittiğini, kazmayı toprağa nasıl sapladığını, yüzünü, gözlerindeki ifadeyi…
Geri dönüş yolumuz farklı bir güzergâhtan, değişik tünellerden oldu. Nihayet güneş ışığını tünelin ucunda gördük. Madenden çıktıktan sonra giysilerimizi aldığımız yere bırakmak üzere depoya uğradık. Orada Ibling’le ve bizleri bekleyen Brezilyalı çiftle vedalaştık. Ibling’ten adres ve kontakt bilgilerini aldım, çektiğim fotoğrafları göndermek için. Burada da yazıyorum. Eğer yolunuz Bolivya’nın Potosi’sine düşer de, bir gümüş madeni gezmek isterseniz, Ibling’i arayabilir, ya da önceden e-posta gönderebilirsiniz. İngilizcesi çok iyi değil ama, anlattıklarını rahat anlayabilirsiniz. Ayrıca, sorduklarınıza da doğru ve düzgün cevaplar verebiliyor. En azından madeni çok iyi bilen, tanıyan bir rehber. Bir tur operatörüne para kaptırmak yerine, direkt Ibling’le anlaşırsanız, hem onun hem de sizin için daha avantajlı olabilir :
          Ibling Palomina Bultran
          Telefon : 724 34 322
          E-posta : marca_jim@hotmail.com

Tünelin ucundaki ışık

Ibling ve Buket

Uyuni

Potosi’den sonra, Uyuni’ye doğru yol toprak. Genellikle düzgün olmakla birlikte, yer yer bozuk kısımlar da var. Yolda fazla araç görmedik. Bu bize, Potosi’ye gitmek isteyen araçların diğer yolu kullandıklarını düşündürdü.

Uyuni yolunda
Uyuni’ye vardığımızda saat 6 olmuş, hava kararmıştı. Daha alacakaranlıkta, Chichas Dağları’ndan aşağıya doğru inerken Uyuni’yi, çölün uçsuz bucaksız düzlüğünün ortasında yalnız başına görüyorsunuz. Şehre (şehir demeye her ne kadar dilim varmıyorsa da) girmeden sizi ilk karşılayanlar, çöplüklerden rüzgârla uçuşup, çöldeki çalılara takılıp kalmış binlerce naylon. ‘Şehrin’, paket taş döşeli iki yolundan birisinden girip, merkeze doğru ilerledik. Lonely Planet’da yazılı birkaç otelden özellikle tercih ettiğimiz Toñito’yu bulmamız zor olmadı. Buket’i, özellikle burada, Uyuni’de, yani gece sıcaklığının sıfırın altında 7-8 derecelere kadar düştüğü bir yerde iyi korumam lâzım. Üstelik, oteli tercih etmemizde kışkırtıcı olan başka nedenler de var; otelin işletmecisi Amerikalı Chris ve eşi Bolivyalı Sussy’nin Minuteman Revolutionary Pizza’sı için “Uyuni’nin en iyisi” (!) demiş LP. Bir de, sabahki açık büfe kahvaltısını öve öve bitiremiyor. Dolayısıyla, Toñito Hotel’e yerleştik. Duvardaki seramik ısıtıcı, odamızı ısıtmak konusunda biraz aciz görünüyor ama, battaniye stoku sağlam. Akşam ben Chris’in pizalarından tadarken, Buket de yağsız ve sossuz, sade makarna yedi. Sebebi malûm.
Uyuni, Western filmlerinde görmeye alışık olduğumuz, çölün ortasındaki kasabaları andırıyor. Sürekli esen rüzgârın uçurduğu bir toz bulutu insanın yüzünü kamçılıyor. Ortalıkta oradan oraya salınan köpekler, amaçsızca, elleri ceplerinde volta atan erkekler, iğreti bir oyuncağın peşinde koşuşturan bebeler…
Uyuni’de ilk günü boş geçiriyoruz. Yani, ben birikmiş yazılarımı yazacağım, Buket şehirde dolaşacak. İkinci gün ise Salar de Uyuni’de, yani Uyuni Tuzlası’nda dolaşacağız. Salar de Uyuni 10,582km² alanı ile dünyanın en büyük tuz düzlüğü. En yükseği mi, bilemiyorum ama, 3,656 metre rakımda hala zorlanıyor insan. Burasının bir özelliğinden daha önce bahsetmiştim: Dünyanın en büyük lityum rezervi bu tuzlanın altında. Burası -tabii- aynı zamanda bir tuz rezervi de. Tuz miktarının 10 milyar ton olduğu söyleniyor. Bu tuz da, Potosi’deki gümüş madeni gibi yerel kooperatif tarafından değerlendirilmekte. Salar de Uyuni, Titikaka Gölü’nden, yağmur mevsimi sonrası ‘taşan’ sularla ‘ıslanıyor’. ‘Taşan’ deyince, sanmayın ki Titikaka’nın hemen dibinde. Arada 500km’den fazla mesafe avr. Ancak, Titikaka’nın fazla suyu önce güneyindeki Poopo Gölü’ne boşalıyor. Buradan artan ise Uyuni Tuzlası’nı suluyor.
Salar de Uyuni’nin üzerinde -tabii, kuru zamanlarında- arabayla dolaşmak hem çok zevkli, hem de tehlikeli. Ayrıca, arabayı sürekli olarak yoğun tuzla ıslatıyor olduğunuz için de, korozif etki nedeniyle çok riskli. Tehlikesi şu : Kuru zamanlarda, kalan su yerdeki tuz katmanı tarafından emiliyor. Bu da yer yer ‘tuz çamuru’ bölgeleri oluşturuyor ki, eğer bu çamur bölgeler derinse aracınız buralarda saplanabiliyor, hatta batabiliyor. Çok geniş bir alandan bahsettiğimiz için, saplandığınızda birilerinin sizleri görme ve yardımınıza gelme olasılığı yok, eğer çok şanslı değilseniz. Kaldığımız otelin park yerinde kamp kurmuş İsviçreli bir aile ile tanışmıştık; karı-koca ve 3 kızları, bir de köpekleri vardı. Dev gibi bir Mercedes 4x4 kamyon üzerine inşa edilmiş heybetli bir camper’la dolaşıyorlar. Linus, Şili’de yolda tanıştığı bir başka yabancı ailenin daha sonra uydu telefonundan onu arayıp yardım istediklerini anlattı. Salar de Uyuni’nin ortasında saplanmışlar ve 24 saat boyunca mahsur kalmışlardı. Linus’a koordinatlarını verip, yardım göndertmesini rica etmişler. Linus da, kaldığımız otelin Lonely Planet’tan bulduğu telefonunu arayıp, Chris’e durumu bildirmiş. Chris de polise… 2 gun sonra bulabilmişler ancak. Çünkü, aileyi bulmak için yola çıkan 4 araçtan üçü daha batmış falan.
Korozif etkiye gelince : Bu yalnızca şase, kaporta v.s. metal aksamın paslanması şeklinde zarar vermiyor. Bundan çok daha riskli bir etkisi var; alternatör ve marş motorunun içine girerek, buradaki elektromekanik parçalara zarar veriyor. Böylece aracın aküsünün şarjı kesiliyor ya da marş basmaz oluyor v.s. Bu yüzden de, Salar de Uyuni’ye girmezden önce arabaların -özellikle altını ve motoru- eski yağ ya da mazotla ‘yıkıyorlar’. Bu ince yağlı katman, tuzun araca yapışmasını engelliyor. Yoksa, -yapışan tuzu gördüm- öyle böyle değil. Aracın üzerine yapışan tuz tabakası bir süre sonra o kadar kalınlaşıyor ve sertleşiyor ki, öyle basınçlı suyla falan temizlemek mümkün değil. Çekiçle kırılır ancak. Dönüşte de arabalar yeniden yıkamaya giriyor ve bol ve yüksek basınçlı suyla yıkanıyorlar. Biz de öyle yaptık, tabii.

Salar de Uyuni’de Lando

…ve biz

El Bu da Salar deUyuni’de Land Rover Defender reklâmı

Salar de Uyuni’de birkaç ‘tuz-otel’ var. Tuz bloklarından kesilmiş tuğlalarla inşa edilmişler. Hatta içlerindeki eşyaların (yatak, masa v.s.) bazıları da tuzdanmış. Bunlardan bazıları çok lüksmüş. Bazıları ise derme çatma. Lüks olanlarını pek methediyorlar. Diğerlerinden birine biz de rast geldik. Hemen önünde, otelde kalanların ülke bayraklarının olduğu bir adacık var. Yenilerde bir Türk de kalmış anlaşılan ve bayrağı çekmiş. Biz de dibinde fotoğraf çektik
21 Mayıs Cumartesi günü Uyuni’den, güney batıdaki Colorado Gölü’ne gitmek üzere yola çıktık. Son gecemizi orada geçirdikten sonra ertesi gün de, çok fazla kullanılmayan Hito Cajo sınır kasabasından Şili’ye, Atakama Çölü ve Tuzla’sına doğru geçeceğiz. Ancak o sınırdan geçmeden önce, gümrük ve pasaport işlemleri için, sınırdan yaklaşık 80km gerideki bir kasabaya uğramamız lâzım. Elimdeki haritada o kasaba görünmüyor. GPS’imde bölgeye ait görünen yollarla, bulabildiğimiz tekerlek izlerinin de alâkası yok. Girdiğimiz bir yol, bir süre sonra böbrek taşı düşürecek cinsten engebeli bir hal aldı; geri döndük. Bir başka iz buldum; o da ilgisiz bir yöne yöneldi. Kasabaya geri dönüp, bir taksiciye gideceğimiz kasabanın adını söyledim ve yolu sordum. “Şöyle!” deyip eliyle ufukta belirsiz bir yer gösterdi. İyi de, hangi yol oraya gidiyor? “Şöyle gideceksin!”. Ayrıldığımız otele dönüp, Chris’i bulmaya çalıştım, Cumartesi günü ve adam yok. Lanet okuyup, arabanın burnunu kuzeye, Oruro’ya çevirdim. Buralarda tepinip duracağımıza, doğru dürüst bir yoldan Şili’ye gider, Atakama’ya oradan ulaşırız. Bu bana fazladan 800km yaptıracak. Olsun!
İlk 150km kadar bir kısımda toprak, bol tozlu ve yer yer sarsıcı bir yoldu. Sonrasında, batıdan gelen yolla birleşti ve düzgün asfalt oldu. Geç saate Oruro’ya vardığımızda ikimizde bitkin, aç ve pis halde bulduğumuz bir otele girip, yattık. Sabah erkenden uyanıp, yola çıktık. Akşam hedefimiz, Şili’nin Pasifik Okyanusu sahilindeki en kuzey kenti Arica. Yolda, üzerinden geçtiğimiz köprünün altından akan nehrin kıyısı bana bir anda ilham verdi. Geri dönüp, nehir kıyısındaki düzlüğe indim. Arabayı yarısına kadar suya sokup, Buket’le bir güzel yıkadık. Ondan sonra da acıkmış karınlarımızı doyurduk.

Lando’nun banyosundan sonra yemek vakti

Şili yolunda

Yoldaki Chullpa Mezarları. Bunlar Aymara’lar tarafından yapılmış, genellikle önemli şahıslar için hazırlanmış mezarlar. Cenaze, mezarın içerisine mumyalanmış olarak ve cenin pozisyonunda, kişisel eşyalarıyla yerleştirilirmiş. Tek giriş kapısı da güneşin doğduğu yere bakıyor. Şaman kültürü ya…
Şili sınırından önceki son kasaba, Sajama Volkanı’nın dibindeki vadide bulunan Quemado. Sonra yeniden dağlara doğru yollanıyoruz. Sınırı geçtiğiniz noktadan sonra daha tırmanacak çok yolumuz var. Gümrük ve pasaport işlemleri ise, Şili’de yapılacak; hem Bolivya’dan çıkış, hem de Şili’ye giriş için…
Bolivya’yı böylece bitirmiş olduk. Şili’de buluşmak üzere, hepiniz sağlıcakla kalın.
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş