ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Bolivya
Güncelleme Tarihi: 19.6.2011
Gün: 774
Yapılan Yol: 90077 km.


İLK YAZI
1 SONRAKİ
SON YAZI

Bolivya

Peru’daki protestoları yararak sınıra gelişimizden sonra Bolivya tarafındaki pasaport kontrolü ve gümrük işlemlerini tamamladık. Sınır ‘tesisleri’ her yeni ülkede, bir öncekine göre daha bir köhne, daha bir bakımsız, özensiz. Evet, burası Bolivya’nın Peru ile olan sınırları içinde fazla önemi olmayan bir tanesi ama, bu kadarını da beklemiyor insan. Pasaport kontrolü için girdiğimiz derme-çatma binada pasaport polisinin üzerindeki eşofman ya yataktan yeni kalktığını, ya da tam yatmak üzere olduğunu gösteriyor, sanki. Odaya girer girmez insanın yüzüne çarpan alkol kokusuna bakılırsa, ikincisi daha büyük olasılık; birazdan sızar herhalde. Türk olduğumuzu duyunca, benim (bizim) pek aşina olmadığımız futbol dilinden ve Türk takımlarında oynayan bazı hemşerilerinin adlarından bahsetti; gülümseyerek başımızla onayladık, biliyormuşuz gibi.
Bolivya, Güney Amerika’nın en ‘az gelişmiş’ ve fakir ülkesi. Üstelik bu en ‘az gelişmişliği’ne rağmen, kıtanın ikinci en büyük doğal gaz rezervine, hatırı sayılır petrol rezervine, ciddi altın, gümüş, kalay ve çinko rezervlerine ve hepsinden önemlisi, son yıllarda talebin iyice arttığı lityum rezervine (dünya toplam rezervinin %50 ilâ %70’i arasında olduğu tahmin ediliyor) sahip. Yani, tam bir ‘varlık içinde yokluk’ durumu. Bu durum da, sınır kapılarına kadar yansıyor işte. Bu varlığın, ülkenin ekonomik durumuna düzeltemiyor olmasının çeşitli sebepleri var. En önemlisi, ülkenin bir türlü ‘yolsuzluklar’ zincirini kıramamış olması. Zamanında yabancılara peşkeş çekilmiş madenler, daha sonra devletleştirme politikaları ve arkasından yaşanan büyük boyutlarda suiistimaller… Son yıllarda bulunan yeni doğalgaz rezervleri umut vaat edici. Lityum ise -malûmunuz- hibrit taşıtların yaygınlaşmasıyla birlikte, -bu tür araçlarda kullanılacak aküler nedeniyle- ciddi ölçüde talep patlaması yaşanacak bir hammadde. Ancak, bu büyük kaynak da, ülkenin önemli turizm gelirini sağladığı Salar de Uyuni’nin (Uyuni Tuzlası ya da Tuz Gölü) altında bulunuyor. Yani, ya turizmi ve doğayı boşverip, bu dünya piyasası için cazibesi artan maddeni çıkararak para kazanacaklar; ya da bu sevdadan vazgeçip, bölgede turizmi daha da geliştirerek, bu alandaki gelirlerini arttırıp durumu idare edecekler. Anlayacağınız Bolivya, sahip olduğu bu kaynakları etkili kullanıp, düze çıkmak konusunda bir kabızlık ve karasızlık yaşamakta.
İşlemleri tamamladığımızda saati 2 yapmıştık bile. Bundan sonra yolumuzun üzerinde Copacabana var. Şimdiye kadar her sınır geçişinde alışık olduğum, elinde tomarla para taşıyan para satıcılarından burada olmadığı için, Copacabana’da ya bir yerler bulup para bozdurmam, ya da bir ATM bulup para çekmem gerekiyor.
Copacabana meydanı tam bir keşmekeş. Peru’dan Bolivya’ya geçemeyen yüzlerce insan -meğer- Puno’da nasıl yığılmışlar ve kendilerini Bolivya’ya atmanın telaşını yaşıyorduysalar, burada da tersine, Bolivya’dan Peru’ya geçmeye çalışan bir o kadar sırt çantalı turist (ve -tabii- tur mensubu olanlar da), meydanda ne yapacaklarını bilmeden oradan oraya dolanıp duruyorlar, şaşkın ördekler gibi. Biz gerek Puno’da, gerekse öncesinde ve sonrasında bu olaydan tümüyle habersiz olduğumuzdan, duruma ancak son saatlerde, sınıra birkaç on kilometre kala yarım yamalak vâkıf olabilmiştik. Ona da ‘vâkıf olmak’ denilemez tabii; sebebini çok sonra internetten araştırıp da öğrenebilmiştim, hatırlarsanız. Bu arada Nedim dostum, protestolara konu olan durumla ilgili 11 Haziran tarihi itibariyle bir gelişme olmadığına ilişkin AFP haberini bulup, bana göndermiş, sağolsun.
Biz dönelim Copacabana’ya! Sanmayın, Rio’daki plaja benzer bir yer. Turistlerin rağbet ettiği bu Copacabana cazibesini, son Peru yazımda bahsettiğim, Inkalar’ın doğduğu Isla del Sol’e (Güneş Adası) buradan ulaşılıyor olmasına borçlu. Burada da bir ‘Copacabana Plajı’ var; Titikaka Gölü kıyısında. Takdir edersiniz ki, Rio’dakiyle boy ölçüşemez. Hangi dilber 3,822m rakımda tanga ile güneşlenecekmiş, şaşarım!
Pazar olması nedeniyle bankalar kapalı, ATM’lerde para bitmiş. Tek çare döviz büfeleri. Para işini halledip de, yola koyulduktan bir süre sonra yakıt ikmali de yapmam gerektiğini fark ettim, şehrin yaklaşık 40km ötesinde. Bir sonraki yerleşimde (ki 70km daha mesafe var) benzin istasyonu bulabileceğim meçhul ve daha ilerisine de depodaki mazot yetmez. Mecburen geri döndüm. Şehirde var olan tek benzin istasyonu kapalı. Merkezdeki polis karakoluna gidip, başka bir benzin istasyonu olup olmadığını sordum; yokmuş. Meydanda yolcu bekleyen otobüslerin şoförlerinden gösterdikleri bakkal dükkânında mazot ve benzin satılıyor olduğunu öğrendim; tabii ki karaborsa. Bakkalın önüne yanaşıp, yerli kadından 20lt mazot istedim; doldurdu. Yola çıktık, nihayet.

Copacabana ve Titicaca Gölü. Sağ ufukta görünen ise Isla del Sol (Güneş Adası)

San Pedro de Tiquina yolunda… Arkada Titikaka Gölü ve onun da arkasında…

…Ancohuma Dağı (6,424m). Bolivya’nın ikinci en yüksek dağı
Sınırı, hemen güneydeki Desaguadero’dan geçemeyince, mecburen Titicaca Gölü’nü aşmanız gerekiyor. Bunun için de en uygun yer, gölün bu güney ucunda, her iki yakanın birer yarımadayla birbirine iyice yaklaştığı nokta. Batı yakasındaki San Pedro de Tiquina ‘feribot’a bineceğimiz yer. Feribotu tırnak içerisinde yazmamın nedenini açıklayayım; suyun üzerinde gidebilen ve kara taşıtlarını taşıyabilen her araca feribot denilemez. Ama, başka bir şey demeye de dilim varmıyor; karşılıklı vızır-vızır çalışıyorlar. Her neyse! Güneşin yüksek ufukta kaybolmasıyla San Pedro de Tiquina’ya vardık. ‘Feribot’ kuyruğu çok uzun değil. Bir süre sonra biz de ‘feribotumuz’a bindik. Bilet binişten sonra kesiliyor. Bilet kesen kişinin işi pek de zor değil; toplam iki bilet kesecek topu topu. Karşıya (100m’den az) geçene kadar işini büyük bir ustalıkla yapıyor.

San Pedro de Tiquina’da ‘feribot’ kuyruğunda

Topu topu iki araba. ‘Dolu taraf’tan baksak “ikinci”, ‘bos taraf’tan baksak “sonuncuyuz”

Karşıdan gelenler ve dolunay

La Paz

Akşamki hedefimiz olan La Paz’a doğru trafik, başka yollarla da birleştikçe git gide arttı. Şehrin girişinde Pazar günü akşamı trafiği iyice yoğunlaşmıştı. Şehre batıdan yaklaştığınızda önce El Alto’yu, yani havaalanının olduğu bölgeyi geçiyorsunuz. Buranın rakımı yaklaşık 4,100m. Sonra bir anda karşınızda La Paz beliriyor. La Paz’ın rakımı ise 3,660m. Yani arada 400m’den fazla bir yükseklik farkı var ve bu fark çok dik bir eğimle bağlanıyor. Bu eğimi, görkemli bir varyantla iniyorsunuz. Eğer bizim gibi şehre karanlıkta girdiyseniz, işte bu noktada, yani tam El Alto platosunun kenarında La Paz’ın görünüşü muhteşem; sanki uçaktan seyrediyormuşsunuz gibi.
Şimdi, bir gerçeği açıklamak zamanı geldi. Hepiniz La Paz’ı Bolivya’nın başkenti sanıyorsunuz, değil mi? İşte bunda -kısmen- yanılıyorsunuz. Bolivya’nın resmi başkenti ülkenin daha güney-doğusunda ve -dolayısıyla- iç kısımlarında bulunan, ülkenin bağımsızlığının 1825 yılında resmen ilân edildiği Sucre kenti. La Paz ise yalnızca ‘yönetimsel başkent’. Yani, Parlamento La Paz’da, devlet başkanı orada oturuyor v.s. Ancak, Anayasa Mahkemesi Sucre’de, örneğin. 1898’de bölgede, Potosi ve cıvarındaki gümüş madenlerinin önemi azalmaya başlayıp da, insanlar yavaş yavaş buraları terk etmeye başlayınca, düşünmüş taşınmışlar ve yönetim için La Paz’ın daha uygun olacağına karar vermişler. Böylece ülkede iki başkent oluvermiş; resmi başkent Sucre ve yönetimsel başkent La Paz.
Bu durumda, La Paz’ı bir ‘de facto’ başkent olarak sayacak olursak, 3,660m rakımı ile de dünyanın en yüksek başkenti olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Lonely Planet’da bulduğumuz Hotel Rosario, yazan fiyatlarına göre çağ atlamış ve fiyatını ‘katlamış’. Hemen yanındaki Hotel Estrella Andina ise daha mütevazı; gerek görünüşü, gerekse fiyatı ile… Üzerimde, sırtında “istanbul2istanbul” logolu tişörtümle resepsiyondaki adamla konuşurken, arkamdan bir bayan sesi İngilizce “Yoksa siz İstanbul’dan mı geliyorsunuz?” diye sordu. Döndüm, “Evet!” dedim. “Yoksa Türk müsünüz?”. Ona da “Evet!”. Damla, birkaç aydır Güney Amerika’da dolaşıyormuş. İngiltere’de son çalıştığı işten ayrıldıktan sonra kendisine birkaç aylık bir gezi plânı yapmış, yıllardır görmek istediği yerleri içine alan. Bu seyahatinden sonra artık Türkiye’de, daha önce yaşadığı şehirde, yani İstanbul’da bir iş bulup çalışmak ve yaşamına devam etmek niyetinde. İstanbul plakalı bir arabayı La Paz sokaklarında görmek şaşırttı Damla’yı. Buket’le eşyalarımızı alıp odamıza çıkarken, Damla’yla dışarıda bir şeyler atıştırmaya çıkmak üzere sözleştik. Saat 9’u geçti; umarım açık bir yer bulabiliriz. Çünkü, çok açım.
Yukarı çıktığımızda Buket ateşinin yükseldiğini söyledi. Dışarı çıkmak istemiyor. Bu ateşin, sonradan seyahatin seyrini değiştirecek bazı sıkıntıların habercisi olduğunu o anda bilemezdik; ne Buket, ne de ben. İkimiz de yorgunluğa bağladık. Ertesi sabah da ateş düşmüştü, nitekim.
La Paz’da gezilecek çok da fazla bir yer yok. Otelimiz şehrin eski merkezinde sayılır. Aslında pek eskisi-yenisi kalmamış, hepsi birbirine karışmış vaziyette. Plaza San Francisco ve buradaki kilise, Plaza Pedro de Murillo, buradaki Katedral ve Başkanlık Sarayı, hepsi bir parça yürüyerek ulaşılabilecek mesafedeler. Hele, her turistin mutlaka ziyaret edip, alış-veriş yaptığı Mercado de Hechiceria (Büyücüler Çarşısı) burnumuzun dibinde. Buket’le iki gün boyunca buralarda dolanıp durduk.

Büyücüler Çarşısı’nda hediyelik eşya satıcıları

Bolivya yerlilerinin elinden çıkma rengârenk örtüler

Otelimizin terasından dolunay ve Illimani Dağı (6,438m)
La Paz’a gidenlere özellikle bir tavsiyem var: Büyücüler Çarşısı olarak adlandırılan sokakta Koka Müzesini gezmeyi unutmayın! Kokainin hammadesi koka bitkisinin ne olduğunu ve ne olmadığını buradan daha iyi öğrenebileceğiniz bir başka kaynak yoktur, eminim. Özel bir teşebbüs olan ve eski bir binanın üst katına sıkışmış bu müzede, koka ve kokainle ilgili aklınıza gelebilecek tüm sorulara cevap bulabiliyorsunuz.

Bir hedefi daha aşıyoruz : Camino de Las Yungas

La Paz’dan 17 Mayıs sabahı ayrıldık. Bugün benim için önemli. Seyahatin en can alıcı hedeflerinden birisini gerçekleştireceğiz; ta başından beri, yaptığım tüm parkur değişikliklerine rağmen haritamdaki yerini koruyan Camino de Las Yungas, yani ‘Yungas Yolu’. Aslında burası daha çok El Camino de la Muerte olarak biliniyor; yani ‘Ölüm Yolu’. Buket’e günler öncesinden beri defalarca, bu yolu geçerken benimle birlikte olmak isteyip istemediğini soruyordum. Başlarda pek isteksizdi. Sonraları ikna oldu. Lonely Planet da bu yolu geçmek konusunda pek cesaret verici şeyler söylemiyor, açıkçası. Ben de anlatılanlardan, gördüğüm video ve fotoğraflardan sonra ürkmediğimi söyleyemem.
Kısaca anlatayım. Bu yol, La Paz’ın hemen kuzey-doğusunda yer alan La Cumbre (‘Zirve’demektir ki, bu noktada yol 4,667m rakımdan geçiyor) ile Coroico kasabası arasındaki 64km uzunluğunda bir dağ yolu. Bu bölgeye adını da veren Yungas, Aymara dilinde ‘Sıcak Topraklar’ anlamına geliyor. Peru’nun güney doğusu ile Bolivya’nın kuzey-batısını kaplıyor ve Andlar’la, içteki dağlık bölgeler arasındaki kısmı kapsıyor. Yungas Yolu, geçtiği güzergâhın coğrafyasında, sarp dağ yamaçlarına oyularak açılmış toprak bir yol. Yamaç derken, yer yer 90°’ye yakın diklikte yerlerden bahsediyorum. O kadar dik yamaçlarda da açılabilecek yolun genişliği, ancak bir kamyonun sığacağı kadar olabiliyor yer yer. Yamacın tüm kıvrımlarını keskin virajlarla dönen bu daracık yolda yakın zaman kadar yoğun bir trafik vardı. Bu yoğun trafikle orantılı olarak da, yoğun bir ölüm oranı, tabii… Mart 2007’de, kuzeyde inşaatı tamamlanıp hizmete açılan yeni -ama daha uzun- asfalt yola kadar, yılda ortalama 200-300 cana mal olan Camino de Las Yungas trafiği artık yeni güzergâhında. Eski olanı ise artık maceraperestler tarafından kullanılmakta; çoğunlukla da bisikletçiler tarafından… Kazaların bir tanesi var ki, insan inanamıyor; 1983’te yoldan uçan bir ‘yolcu kamyonu’nda 100’e yakın insan ölüyor. 1995’te “Dünyanın En Tehlikeli Yolu” (WMDR, The World’s Most Dangerous Road) ünvanını alıyor.
Aşağıdaki linkte, Camino de Las Yungas’ın trafik taşıdığı zamanlardan kalan birkaç fotoğrafı ve videoyu görebilirsiniz :
http://villageofjoy.com/most-dangerous-roads-yungas-road-bolivias-road-of-death/
İşte biz de, 1930’larda Chaco Savaşı (ki, bir ‘petrol savaşı’dır ve Standard Oil’in Bolivya’yı ve Shell Oil’in Paraguay’ı kışkırtması sonucu çıkmıştır) sırasında Paraguay’lı esirlere yaptırılan bu eski yolu geçtik. Bolca bisikletliler, onları yolun bitiminden alıp La Paz’a götürmek üzere takip eden midibüsler, 1,522’inci (tahminen) “Ölüm Yolu Belgeseli” çekmek üzere sırtına dev bir sıvı tankı yerleştirilmiş kamyonla giden (çekecekleri belgeseldeki gerilimi arttırmak için olsa gerek) bir belgesel ekibi ve aksi yönden gelen Colorado’lu (ABD) genç bir çiftin kullandığı eski bir Volksawagen minibüs dışında taşıt aracı yoktu.

Ölüm Yolu’nun girişi

Maceracı bisikletçiler

…ve Lando




Sanmayın ki trafiğe kapandıktan sonra ölen olmuyor. 2007’den beri 20’ye yakın insan hayatını kaybetmiş. Hepsi de bisikletiyle uçmayı tercih edenler. Biri de bu İsrail vatandaşı, 23 yaşındaymış
Eski yolu tamamlayıp Coroico’yu kısa bir turla tavaf ettikten sonra, yeni asfalt yoldan geri döndük. La Paz’ın sınırlarını yalayıp, o akşam kalacağımız Oruro’ya doğru yollandık. Asfalt, düz ve düzgün bir yol. Bir ‘otoyol’ sayılmasa da, yer yer para gişelerinde durup, para ödüyoruz. Akşamüzeri yaklaştığımız bir gişede ciddi bir kalabalık var. Önce kamyon ve otobüslerle dolu kuyruklardan birine girip bekliyoruz. Ancak bir anormallik var. Diğer kuyruklardan çıkan ve arkadan gelen araçlar gişeleri by-pass edip, yan tarafta araziye girerek ilerliyor. Fazla beklemenin anlamı yok; ben de kuyruktan çıkıp, -ama- gişeye doğru ilerledim. Gişeden geçen yok; bense parayı ödeyip geçtim. Geçer geçmez de rütbeli bir asker tarafından durdurulduk. İleride ‘birşeyler’ varmış, gidemezmişiz. “Turistiz, Oruro’ya gidiyoruz” falan… “Yok kardeşim, ileride bir şeyler var. Gidersen karışmam”. Biz bu işlere şerbetliyiz, deyip bastık gaza. Nitekim, biraz sonra yine -bu sefer polis tarafından- durdurulduk; “Yassah hemşerim!”. Turistiz muhabbeti sökmeyecek gibi. Hava kararmaya yüz tutmuş. Buket, yolun hemen yanındaki düzlüğe çekip çadırı açmayı önerdi. Kötü bir fikir değil. Tek sorun, etraftaki araçların gürültüsü ve kaldırdığı toz. Bu arada, bir sürüsü de araziye çıkıyor. Polise yeniden gidip, arabamızın 4 çeker olduğunu, arazide gidebileceğimizi söyledim. “İyi, gidin!” dedi. Bunu niye baştan söylemiyorsun be birader!
Arazide, GPS’imde göz kararı ana yola paralel bir çizgiyi takip ederek ilerliyorum. Hava iyice karanlık; tepedeki projektörleri de yaktım, beklenmedik çukurları önceden fark etmek için. Birazdan bir köyün arkalarına geldik; orası da ana-baba günü. Karşıdan -benim gibi araziden- gelmiş olan bir dolu araç da o tarafta bekliyor. Arada taşlardan oluşturulmuş ciddi bir barikat, yan tarafta kayalık bir yamaç. Geçmenin tek yolu taşları temizlemek. Arabadan inip kalabalığın yanına gittim. Köyün ahalisine derdimi anlatabilirsem, köyün içinden geçmek için izin alırım belki. Derken, karşı konvoydakiler köylüleri, barikatı geçmek için ikna etmiş olacak ki, sürü-sepet insan, taşlara saldırdı, yolu açmakya. “Ha gayret aslanlarım, az kaldı! Haydin yiğitlerim!” Hep beraber yolu açtık ve barikatı ilk geçen araba olarak, karşı konvoyun iskele tarafından daldım. Beni gören konvoy ahalisi, uzun bekleyiş sonunda karşıdan bir araç geldiğini görmenin sevinciyle arabalarına doğru çil yavrusu gibi dağılmaya başladılar. Sonradan, ana yola (asfalta) çıkmamız biraz zor oldu. Asfaltta, karşı yönden gelen ağır vasıtaların oluşturduğu kuyruğun arasından geçit bulup da, kendi şeridimize ulaşmak için hayli akrobasi yapmak, gece karanlığında yumuşak toprak zeminde ve gevşek şevde (bu deyimi de çok severim, gevşek şev) bayağı debelenmek zorunda kaldık. Sonunda düz yola çıktık. Akşam Oruro’ya vardığımızda saat 10’a çeyrek vardı.
Bu yazıyı burada sonlandırıyorum. Daha da elimde beklerse, hepten çürüyecek. Zaten baş kısmı küflenmeye başlamıştı bile, sonunu yazarken.
Bu arada, size bir sır vereyim mi? Biz (Buket ve ben) İstanbul’dayız, bir süredir. Lando ise Buenos Aires’te. Yani, Bolivya’dan sonra Şili’yi geçip, Arjantin’in Buenos Airesi’ne kadar ulaştık. Sonra da uçakla İstanbul’a geldik. Arada neler olduğunu, okuyanlar öğrenecek. Tabii, yavaş yavaş, aceleye gerek yok. Eve döndük, rehavetteyiz.
Gelecek yazıda Bolivya’nın sonunu; bir madenin öyküsü ve Uyuni Gölü’nün ortasında dalgalanan Türk Bayrağı’nı bulacaksınız.
Hepiniz sağlıcakla kalın.
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş