ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Peru
Güncelleme Tarihi: 23.5.2011
Gün: 747
Yapılan Yol: 85635 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 2 SONRAKİ
SON YAZI
Hızla güneye inmeye devam ediyoruz. Bu arada bir de, Güney Amerika’yı bitirdikten sonra Lando’yu Cape Town’a nasıl göndereceğimin telaşına düştüm. Aklıma gelen ve internette bulabildiğim tüm deniz nakliye firmalarına ha bire mesaj gönderiyorum. Henüz, bırakın somut bir yanıt almayı, mesajlarıma lütfedip cevap göndereni bile olmadı, maalesef. Elimde, şu ana kadarki tek alternatif, Buenos Aires’ten Dakar’a (Senegal) araç taşıyan bir ro-ro firması; Grimaldi Group. Onda da, araçla birlikte, aracın sahibinin de seyahat etmesi gibi bir şart var. Yani bana, 15 gün sürecek bir deniz yolculuğu görünüyor. Birkaç hafta içinde başka bir alternatif çıkmazsa, bu yolla Afrika’ya geçmekten başka çarem kalmıyor. 2 haftalık deniz yolculuğunun Buenos Aires’ten sonraki bir haftası Uruguay ve Brezilya limanlarında dura-kalka geçiyor. Sonra da, Rio de Janerio’dan bir haftada Dakar. Ama, 23 Haziran’da İstanbul’da, daha önce bahsettiğim o can sıkıcı mahkeme nedeniyle bulunma zorunluluğum nedeniyle, bu deniz yolculuğundan önce ve uçakla İstanbul’a gidip-gelmem, bu süre zarfında da arabayı Arjantin’de bağlamam gerekecek. Bakalım, o işi nasıl halledeceğiz? Genellikle, ülkeye yolcu beraberinde giriş yapan araçların, çıkışta da yolcu beraberinde çıkarılması gerekiyor. Yoksa, bir dizi gümrük işlemleri ve aracın bir gümrük antreposuna bağlanması falan gibi formaliteler gerekebiliyor. Eğer daha önce Kanada’da yaşadığım gibi kolay olursa, ne ala. Yoksa, o can sıkıcı işlerle uğraşmam gerekecek.
Neyse! Biz dönelim Peru’ya.
Geçen yazıda koymayı unuttuğum birkaç fotoğraf var; onları bu yazıda koyayım, dedim.

Soru : Fotoğraftaki nedir, sizce?

Şeker kamışı saplarını taşımaya çalışan bir kamyon!

Lima’ya giderken… ÇöllePasifiğin buluştuğu yer

Gün batımında kumullar

Lima’ya devam

Lima’ya varmadan önce, arabanın ön takımında bir süredir var olan ve giderek artan bir boşluk sorununu halletmek için, internette bulduğum Peru Land Rover kulübüne mesaj gönderip, yardım istemiştim. Sağolsun, çocuklar fazla bekletmeden mesajımı cevaplandırdılar. Hatta, sayfalarının moderatörü tarafından gönderilen iki Land Rover ustasını üzerinde çeşitli yorumlar da yapıp, benim için en uygun olanını belirlediler, falan. Sonunda, Buket’in gelişinden bir gün önce sabah arabayı yıkatıp, öğleye doğru da Antonio Talledo’nun garajına gittim. Kendisi yokmuş ama, 1 saat sonra geleceğini söylediler ve telefonumu aldılar. “Türk mobil telefonumu ne yapacaklar ki?” diye geçirdim aklımdan ama, yine de verdim. Aradaki boş zamanı saç tıraşıyla doldururken Antonio aradı. Yarım saat sonra garajdaymış. Böyle bir ciddiyetten etkilenmemek elde değil, tabii. Nihayet, mario’yla tanışmamızdan 1 saat sonra, Lando’nun istikamet çubuğu burçlarının (Panhard rod bushings) değişmesi gerektiği teşhisi konmuş ve gereği yapılmıştı bile. Babası 1948’den (neredeyse Land Rover üretilmeye başladığından beri), BMW tarafından satın alındığı 1996’ya kadar Land Rover’in Peru’daki tek yetkili temsilcisiymiş ve Antonio’nun hayatı Land Rover’larla geçmiş. Bu da ona markayla ilgili ciddi bir tecrübe kazandırmış. Lima’da Land Rover servisine ihtiyacı olanlara tavsiye ederim :
          MOTORES BRITANICOS E.I.R.L.
          Antonio Talledo
          Calle Juan Soto Bermeo 406,
          Santiago de Surco - Lima
          Tel : (511) 2748058
          GSM : (511) 99819-8397 / 98151-8781
          E-posta : atalledo@land-rover.com.pe
Garajının olduğu yer, birkaç atölyeden oluşan bir ‘kompleks’in içinde. Dışarıda, Talledo Garajı’na ait herhangi bir ibare yok. GPS yol izlerimdeki koordinatı bulduktan sonra demir kapının önünde korna çalıyorsunuz, açıyorlar.
5 Mayıs günü akşamüstü, biraz da temkinli bir saatte, havaalanına hareket ettim. Daha önce kimileri (Mario dahil), trafiğin çok yoğun olacağı uyarısında bulunmuştu da… Hiç de korkulacak bir durum yoktu, aslında. Buket’in uçağının inişinden 1.5 saat önce, havaalanındaki bir kafeye oturdum. Uçak, beklenen saatte indi. Buket’in çıkışı da, tahmin ettiğim gibi, yaklaşık 1 saat sürdü. Uzun uçuşta, sürekli oturmaktan ayak bilekleri şişmiş, sağ ayağındaki ağrıdan dolayı da hafif aksıyordu. Odamız rahat ve konforlu; dinlenince bir şeyi kalmaz.
Lima’da sonraki iki gün çoğunlukla dinlenerek, arada dolaşarak vakit geçirdik. Seyahatin başladığı günün 2., benim doğduğum günün 52. yılını odamızda (oda derken, biraz ‘salon-salomanje’ bir oda, yani), Buket’in yanında getirdiği İstanbul simidi ve Ezine peyniri eşliğinde çay içerek kutladık. Akşamı da, Lima’nın pek de gurur kaynağı olan El Circuita Magico del Agua’ya gittik. Bu bir su gösteri parkı, aslen. 120m boyunda, ince-uzun bir havuzla, bir büyük yuvarlak ve birçok küçük havuzdan oluşan bu ‘havuz kompleksi’nde esas kayda değer olan, o ince-uzun havuzdaki ses ve ışık gösterisi. Havuz boyunca var olan onlarca hareketli fıskiyeleri ışıklandırarak ve lazer ışınlarıyla ‘boyayarak’ müzik eşliğinde yapılan gösteriyi seyretmekten alamıyor insan, kendisini.

El Circuita Magico del Agua’da ses ve ışık gösterisinin yapıldığı havuz

Büyük yuvarlak havuzun önünde Buket

Böyle poz verilir
Cumartesi günü planımız şehir merkezini dolaşmak. Ama, bu gezinin en can alıcı kısmı da, Palacio de Gobierno’nun (Başkanlık Sarayı)önünde bekleyen muhafızların nöbet değişim seremonisini izlemek. Kutsal kitapta yazdığına göre, öğlen saat tam 12:00’de bandonun çaldığı El Condor Pasa eşliğinde (Başkanlık Muhafız Birliği nöbet değişimi için pek uygun bir müzik değilse de…) gerçekleşen bu seremoniyi izlemek şart. Saat 12’ye çeyrek kaladan itibaren, biriken diğer meraklı kalabalığıyla bekliyoruz. Saat 12 çeyrekte, meydanın ‘ceza sahasını’ emniyete alan polis birliğinin başındaki kişi, törenin iptale dildiğini söylüyor. Herkes kös kös dağılıyor. Ne yani? Şimdi, nöbetçiler de değişmeyecek mi?

Plaza de Armas’ta, töreni bekliyoruz
8 Mayıs sabahı, artık kök salmaya başladığımı hissettiğim Lima’dan ayrıldık. Bir yerde bu kadar fazla kalmaya alışık değilim, ne de olsa. Hedef, yaklaşık 600km güneydeki Nazca. Yolda, Reserva Nacional de Paracas’a kısa bir giriş-çıkış yaptık. Koca bir çöl ve Pasifik. Kıyıda birkaç kez drup, kayalıkları seyrettikten sonra yolumuza devam ediyoruz.

Reserve Nacional de Paracas’ta ‘Catedral’. Bu kayalık yakın zamana kadar kemer şeklinde imiş; tıpkı bir kilisenin ‘altar’ı gibi. Adını da buradan almış. Daha sonra kemer çökmüş ve geriye bunlar kalmış

Nazca ve çizgileri

Kiminiz biliyordur; Nazca, menşei tam olarak, amacı da hiç bilinmeyen, yeryüzüne ‘çizilmiş’ o dev şekiller ve çizgilerin olduğu yer. Yıllardır sırrı çözülemeyen bu resimlerin ne olduklarını, ne işe yaradıklarını, kimlerin ne amaçla ve ne zaman yaptıklarını, anlamlarını artık gün ışığına çıkarmanın ve dünyayı bu meraktan kurtarmanın zamanı geldi. Bunun bilincine yıllar önce varmış olan bendeniz, bölgeyi ziyaretimle onurlandırmış olmamın yanı sıra, Perulular’a ve konunun meraklılarına armağan edeceğim bir keşfi gerçekleştirmek üzere, bölge üzerinde uçmak niyetindeyim. Geç vakit vardığımız kentte bulabildiğimiz, Lando’yu da şefkatli kollarına alacak bir park yeri olan otelimizin resepsiyonundan, bu uçuşların nerede yapıldığı bilgisini aldım ya, gerisi kolay.
Ertesi sabah erkenden, ufak uçaklarla Nazca Çizgileri turlarının başladığı havaalanına gittik. Buket, yıllarca THY brövesiyle uçmuş birisi olarak, birlikte keşfetme teklifimi reddetti, nedense. Söylediği, “Ben seni aşağıdan seyrederim”di. İyi de, amaç beni değil, çizgileri seyretmek. İki kişilik mürettebat dışında 5 kişi alan Cessna’ya binmeden önce de arabanın anahtarını istedi. Şüphelenmeli miyim acaba?
Yaklaşık 500km² bir alana yayılı bulunan Nazca Çizgileri’ni ilk kez 1930’larda bölgede uçan uçaklar fark ediyor. Zaten çizgi ve şekillerin yer seviyesinden fark edilmesi mümkün değil; o kadar büyükler. Daha sonra konuya ilgi duyan onlarca bilim adamı oluyor. Hatta bunlardan bazılar, bu sırrı çözebilmek için oraya yerleşiyor ve yıllarca orada yaşıyorlar. Bunlardan birisi de Alman matematikçi Maria Reiche ve bögede uzun yıllarını geçiriyor. Evi de şimdilerde -bakımsız ama-müze olarak ziyarete açılmış durumda.
Nazca Çizgileri’ne ‘takılan’ bir diğer ‘bilim adamı’ da Erich von Däniken’dir. 1970’lerin sonlarında, elden ele dolaşan meşhur kitabı “Tanrıların Arabaları”yla tanışmıştım ben, Erich von Däniken ismiyle; dünyadaki daha birçok insan gibi. Uçuk teorilerle dolu kitabında von Däniken, dünyamızın ‘başka dünyaların insanları’yla çoktan tanışmış olduğunu çeşitli kanıtlarla ispatlamaya çalışıyordu. İşte bu kanıtlardan biri de Nazca Çizgileri’ydi. Ona göre bu çizgiler uzaylıların ‘uçan daireleri’yle yeryüzüne ‘güvenli iniş yapmalarını’ sağlamak için çizilmiş işaretler, şekiller de onlarla iletişim kurmaya yarayan araçlardı.
Nazca çölünde yaklaşık 800 -cetvelle çizilmiş gibi düz ve yüzlerce metre, hatta kilometrelerce uzanan- çizgi ve 300 şekil (bunlara geolips deniliyor) bulunuyor. Bunlardan bazıları, şekilleri meydana çıkaran bilim insanlarınca, benzetildikleri varlıklara göre isimlendirilmişler ve bu isimlerle anılıyorlar; örneğin, arı kuşu, örümcek, akbaba, ağaç, papağan, maymun, astronot v.b. Bu şekiller, Nazca çölünün düzlüğünde, toprak yüzeyini örten demir-oksit kaplı çakılların kaldırılıp kenara yığılmasıyla oluşturulmuşlar. Yani, örneğin 3 metre genişliğinde bir çizgiyi oluşturmak için, bu genişlikteki bandın üzerinde bulunan pembemsi renkteki çakıllar toplanıp, düzgün bir şekilde bandın her iki yanına dizilmişler. Böylece, alttan çıkan açık-bej renkteki toprak örtüsüyle, etrafında taşla örtülü alandaki pembemsi renkteki bölüm arasında bir renk farkı ve kontrast oluşmakta ve taşların temizlenmesiyle oluşturulan şekil ya da çizgi belirgin hale gelmekte. Bilim adamlarının çoğunun üzerinde -hemen hemen- fikir birliğine vardıkları nokta, çizgi ve şekillerin, bölgede M.S. 450 ilâ 600 yılları arasında yaşayan Nazca yerlilerinin eseri olduğu. Bunların yapılış amacı konusunda ise rivayet muhtelif. Bu zamana kadar bozulmadan kalmış olmasını ise, bölgenin hiç rüzgâr almıyor olmasına, dolayısıyla üstünün rüzgârla getirilip yığılacak bir toprak/kum örtüsüyle kaplanma riskinin olmamasına bağlıyorlar. Selin de bölgede tehlikeli boyutlara ulaşmasının mümkün olmadığını ileri süren iddialar ise son birkaç yılda yaşanan ve bölgenin hemen kıyısından geçen Panamerican Otoyolu’nun bile zarar görmesine neden olan sellerle çürümüş durumda. Ama, bu sellerin Nazca Çizgileri’ne nasıl olup da zarar vermediği konusu bir muamma. ‘Gizemli’ demiyorum ama, cevap veren bir kaynak da bulamadım.

Çizgilerden…

Balina

Astronot

Köpek

Maymun

Sinek kuşu (Humming bird)

Akbaba

Örümcek
Gelelim benim büyük keşfimi sağlayacak uçuşuma. Cessna 207’ye, benimle birlikte 4 Kanadalı genç daha bindi.

Cessna 207’ye binmeden önce, yardımcı pilotumuz ek görevini yerine getiriyor

En arkada ben, tek kişilik koltukta her yöne hâkim bir vaziyette
Keşfetme ateşiyle yanan bu genç çocuklarla havalanmamızın ardından, aynı zamanda uçağa binen turistlerin fotoğrafını çekmekle de görevli yardımcı pilotun “Sinek kuşu sağda!”, “Astronot solda!”, “Maymun arkamızda!” anonslarıyla bendeniz yerimde, olayın detaylarını kaçırmamak ve bu konuda çekilmiş en iyi belgesel fotoğrafları elde edebilmek amacıyla zıp zıp zıplamaya, oradan oraya dönmeye başladım. Bu arada kaptan pilot da şekilleri bize en iyi açıdan gösterebilmek için sürekli bir sağa, bir sola yatmakta, havada dar kavisler çizmekte. Ben bir yandan pirelenmiş köpekler gibi sağa sola dönerken, diğer yandan da fotoğraf makinesinin LCD ekranından, çektiğim fotoğrafların kalitelerini incelemekteyim. Derken, uçuşun ortalarına doğru, bu kadar hareketin midemde yarattığı aşırı çalkalanma sonucu midem bulanmaya ve vücudumun her tarafından soğuk terler ‘fışkırmaya’ başladı. Deniz tutmasının üstesinden gelmek için en iyi çare, ufuktaki sabit bir noktaya sürekli gözünüzü dikmektir ama, burada bırak noktayı, ufuk çizgisini bulamıyorum ki, gözümü dikeyim. Uçuşun geri kalan kısmında yapabildiğim tek şey, önümde oturanları sabah kahvaltısında yediklerimle ‘yıkamamak’ için elimden geleni yapmak, boştaki diğer elimle de cama dayadığım fotoğraf makinesinin deklanşörüne basmak oldu. Anlayacağınız, bu ulvî görevi, sağlık problemleri nedeniyle amacına ulaştıramamış bulunuyorum.
Uçaktan indiğimde yardımcı pilot iyi olup olmadığımı sordu. O kadar belli mi oluyor? Fazla renk vermemeye çalışmıştım, hâlbuki. Zaten verecek ‘renk’ de kalmamıştı; betim benzim atmıştı. Neyse ki Buket umudu kesip, Lando’ya atlayıp gitmemiş. Arabanın içinde, ufuk çizgisini görebildiğim bir pozisyonda kaykılıp dinlendim, biraz.
Bundan sonraki hedefimiz ise Cuzco şehri ve tabii bu şehre gidilmesinin esas amacı olan, Peru’ya gidilip de görülmeden dönülemeyecek, Peru’nun ‘olmazsa olmazı’, İnkalar’ın ‘saklı kenti’ Machu Picchu. Pasifik kıyısından, And Dağları’nı aşmak üzere kıvrıla kıvrıla yükseliyoruz. Yolun, yaklaşık 4,500m rakımı gördüğümüz zirve noktası Reserva Nacional Pampas Galeras’ın içinde. Burası, alpakanın vahşi bir akrabası olan vicuña’ların (‘bikunya’ diye okunur) koruma bölgesi. Alpakadan çok daha narin ve daha sevimli olan bu hayvanlar, bir ceylan kadar da ürkekler.

Vicuñalar



Vicuñaların resmini koyup da, And Dağları’nda lamaların (aslında İspanyolca yazılışı llama ve okunuşu da ‘yama’) resmini koymamak olmaz

4,500 metrelerde…
Bir gece Abancay’da konakladıktan sonra, 10 Mayıs Salı günü öğle saatlerinde Cusco’ya vardık.
Bir sonraki son Peru yazımı, Cusco ve dolayısıyla Machu Picchu’ya, sonra da Titicaca Gölü ve Peru’dan kurtuluş şenliklerine ayıracağım. Tamam, biliyorum; bu hızla gidersem, seyahat anılarımı tamamlamaya ömrümün kalan kısmı yetmeyecek. Ama, maruzatım önemli. Anlattığımda sizler de bana hak vereceksiniz. Artık yazılarımın sonuna, bitirdiğim yerin adını ve tarihi yazmayacağım. Utanıyorum, çünkü.
Hepiniz sağlıcakla kalın.
Ali Eriç
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş