ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Honduras
Güncelleme Tarihi: 1.4.2011
Gün: 695
Yapılan Yol: 73929 km.


İLK YAZI
1
SON YAZI
Guatemala’ya ait ilk ve tek yazımı Pazar günü akşam üzeri bitirip, kendimi kaldığım otel odasının kasvetli ortamından dışarıya attığımda, yazımın son paragrafında yazdığım “Çok değil, yaklaşık 240km yolum var. Guatemala’yla ilgili bu 240 kilometrede yazacak çok ilginç bir şey bulma şansımın olacağını sanmıyorum” ifadem çoktan yalan olmuştu bile. Otelin bulunduğu sokaktan, aşağıdaki şehrin tek ana caddesine doğru yürürken, oralarda bir şeyler olduğu belliydi; cadde trafiğe kapatılmıştı ve bir bando sesi geliyordu. Geri dönüp, ufak makinemi yanıma aldım; büyüğüyle insanların gözüne çok batmamak için. Dini bir tören bu. Caddenin iki tarafı boyunca dizilmiş özel kıyafetli insanlar, ortadaki kortejin son derece ağır tempolu yürüyüşüne ayak uydurmak için zaman zaman durup, korteji bekliyorlar. Aslında kortej de arada duruyor ve ortada bir grup tarafından omuzlarda taşınmakta olan büyük bir tabut, caddenin iki yanında yürüyenlerden bir başka gruba devrediliyor. Bu arada, tabutun önünde ellerindeki buhurdanlıkları sallayarak kortejin yolunu tütsüleyen iki çocuk var. Tabutun peşi sıra da bir bando takip etmekte, törenin müzik ve tempo ihtiyacını karşılamak üzere. Bu minval üzre, ana meydandaki katedralden başladığını tahmin ettiğim bu yürüyüş bir süre sonra, ara sokaklardan birisindeki kiliseye doğru döndü ve burada sona erdi.
Ertesi sabah yola çıkmadan önce otel sahibi Ivan’a, o töreni sordum. “Procesión!” dedi. Paskalya Yortusu’ndan 3-4 hafta önce başlayan bu ritüelin, Paskalya’ya kadar her Pazar günü tekrarlandığını, güneşin batışından bir süre önce katedralden başlayıp, gün batımıyla birlikte, önceden tespit edilmiş olan bir kilisede son bulduğunu söyledi. Daha fazla bilgi, kısıtlı iletişim kaynakları nedeniyle elde edilemedi. Wikipedia’da ve diğer bazı kaynaklarda “procesión” ile ilgili bulduğum bilgileri debuaraya ‘duplike’edip, kendimin ve sizin aklımızı karıştırmak istemiyorum, açıkçası. Çok merak eden, kendisi araştırsın. Birkaç fotoğraf ve kısa bir video klip var, ama.


Honduras

Pazartesi sabahı fazla oyalanmadan hazırlanıp, çıktım. Ivan otelinin web sayfasına koymak için birlikte fotoğraf çektirmek istedi. Ayaküstü kısa bir sohbetten sonra yola çıktım. Sınıra varışım ve Guatemala’dan resmi çıkışım 15 dakika civarında sürdü. Aslında, belki biraz daha fazla. Arabayı, Honduras gümrüğünün park yerine bırakmıştım; gümrük görevlisinin isteği üzerine yeniden ‘Guatemala’ya girdim’.
Honduras tarafı ise biraz daha uzun. Guatemala’ya göre, dıştan daha büyük ve organize görünüşlü bir bina olmakla birlikte, içi hiç de öyle görünmüyor. Yine de, tek düze işlemler fazla zorlamıyor. Tek zorlayan, beklemek. Binaya girip de,ilgili gümrük muhafaza memurunu bulduğumda, arabayı burnunun dibine getirmemi istedi. Emrin olur! Arabayı, camdan bakınca görebileceği şekilde yanaştırdım binanın önüne. İçeri tekrar girdiğimde, gümrük komisyoncusunun önüne tomarla yığdığı beyannamelerle meşguldü. Bir süre başında dikildikten sonra, beni görmemiş olabileceğini düşünerek “Arabayı getirdim” dedim. “Bekleyin lütfen!” dedi, cevaben. Yarım saatlik bir bekleyişin ardından evraklarımı aldı, yavaş hareketlerle çekmeceden çıkardığı bir formu doldurdu. Evrakların bir kısmını bana verip, gösterdiği sayfalarından üçer fotokopi çektirip, getirmemi söyledi. Fotokopi çektirebileceğim yer Guatemala tarafında. Öğle saatlerinde yemek molası olabileceğini düşünerek, adımlarımı hızlandırdım. Fotokopici işini bitirdikten sonra para almadı; yüzüme alaycı bir tebessümle bakıp “Daha geleceksin, nasıl olsa. Toptan alırım” dedi. Vay anam! Geri döndüm, korktuğum başıma gelmişti. Yemek molası, bekleyeceğiz. 45 dakikalık bir beklemenin ardından, Honduras gümrüğünün ‘tek yetkili’ muhafaza memuru geldi. Çekmeceden yeni formlar çıkardı, öncekinden daha yavaş bir şekilde (ne de olsa, yemek sonrası rehaveti var) onları doldurdu. Pasaportumda, araçla ilgili damgaya en yakışacak yeri bulmak için sayfalar arasında biraz gezindi ve damgaladı. Sonra, yeni evraklarla birlikte, pasaportumdaki damgaladığı sayfadan -yine- üçer fotokopi çektirmek üzere beni, gerisin geriye Guatemala’ya gönderdi. Hayatımda ilk defa iki ülke arasında bu kadar sık ‘seyahat ediyorum’, herhalde. Fotokopici bu sefer işini bitirdikten sonra parayı aldı. Guatemala’ya bir daha dönmeyeceğimin bir işareti bu. Rahatlamıştım. Honduras gümrüğünün ‘tek yetkili’ muhafaza memurunun yanına gittiğimde önüne, dışarıda bekleyen kamyonlara ait yeni beyanname tomarı konulmuştu bile. Bir süre de o tomarın bitmesini bekledim. Sonra sıra bana geldi, evrakları uzattım. Hepsini aldı, kendine has bir düzenlemeyle ayırdı, zımbaladı ve içlerinden bir grubu, ortalıkta boş dolaşan ve ne iş yapıyor olduklarını bir türlü anlayamadığım gençlerden birinin eline tutuşturup, arabaya benimle birlikte gönderdi. Motor ve şase numaralarının kontrolü yapılacakmış; kaputu açtım, numaraların yerini gösterdim. Kontrol tamamlandı, evrakların bana ait kopyalarını ve pasaportumu alıp, arabaya bindim. 2 saat 15 dakika! Yine de fena sayılmaz, değil mi?
O akşam, sınıra yakın Copan Ruinas kasabasında kalacağım. Ruinas, İngilizce’deki ‘ruins’ (‘kalıntılar’) ile aynı anlamda. Yani, burası da tarihi bir Maya kentinin olduğu yer. Kalacağım oteli önceden LP’tan seçmiştim; doğruca bulup, yerleştim. Sevimli ve ufacık bir kasaba, Copan Ruinas.

Bakkalın önünde, akşam muhabbetinde köylüler

Palacio Municipal (Belediye Sarayı)

Kaldığım otelin avlusu

Copan

Copan, klasik dönem Maya şehir-devletlerinin en önemlileri arasında kabul ediliyor. 5 ilâ 9. yüzyıllar arasında hüküm süren Maya uygarlığına karşın buradaki insan varlığının milâttan önce 3,000 yıllarına kadar dayandığı biliniyor. Verimli Copan vadisine kurulmuş olan bu Maya şehir-devleti, 822’de başa geçen Kral Ukit Tok’un zamanında gizemli bir şekilde silinip gidiyor. Aslında bölgede yaşam, az sayıda nüfusla 1,200 yıllarına kadar sürüyor ancak, eski Maya hanedanından eser kalmamış olarak. Sebebin, aşırı nüfus artışına bağlı olarak vadinin verimli topraklarının yerleşim olarak ‘imara’ açılması sonucu, 20,000’i aşkın nüfusu besleyecek tarım üretiminin yapılamaması. Bunun sonucu, dışarıdan yiyecek ‘ithal’ etmeye başlayan devlet, ‘dış ticaret açığının’ karşılanamaz boyutlara çıkması sonucu iflâs edip, dağılıyor. İnsanların büyük kısmı açlık ve salgın hastalıklarla kırılıyor. Bu arada, vadideki ağaçların yakacak olarak kullanılmak üzere yok edilmesi sonucu, yağmurlar bölgede ciddi sel baskınlarına sebep oluyor, falan. Bunun üzerine, kalanların büyük kısmı kendilerine daha ‘yaşanacak’ topraklar bulmak üzere vadiyi terk ediyor. Çok az sayıda kalan ‘inatçılar grubu’, bulabildikleri verimli topraklarda kendilerine yetecek kadar tarım üretimiyle biraz daha direniyorlar. Copan, insanoğlunun doğaya verdiği zararın bedelini er geç ödeyeceğinin tipik bir örneği.
Copan’ı şimdiye kadar gördüğüm diğer Maya şehri kalıntılarından farklı kılan iki dikkat çekici özelliğinden bahsedeceğim: Birincisi, hemen her kral için yapılmış dikilitaşların ince ve zarif detayları. Diğeri ve daha önemlisi ise, Kral K'ak Yipyaj Chan K'awiil (uzun ve zor bir isim) tarafından yaptırılmış olan Hiyeroglifli Merdiven. 68 basamaklı bu merdivenin her basamağı ve merdivenin her iki tarafında bulunan kısımlardaki hiyerogliflerin çoğu henüz çözülebilmiş değil.

Dikilitaş A .731yılında Kral Uaxaclajuun Ub'aah K'awiil tarafından diktirilmiş. Onun dönemi, Copan’ı Maya’nın en önemli 4 şehir-devletinden birisi haline getirmiş; Palenque, Tikal ve Calakmul ile birlikte



Hiyeroglifli merdiven ve yan detayı

Büyük Meydan’da (Plaza de las Estalas) bulunan top sahası

10 numaralı binanın kapı eşiği
Yaklaşık 135km²’lik bir alana yayılmış olduğu tahmin edilen Copan’ın şu ana kadar jungle’ın elinden kurtarılabilmiş ve toprak yüzüne çıkarılmış kısmı ancak 24km². Bu alanda 3,450 yapı ortaya çıkarılmış. Daha 1,100’ün üzerinde yapının gün yüzü görmediği tahmin ediliyor.
Kalıntıların bulunduğu alanı çevreleyen ormanın içerisinde, çoğu Maya’lar zamanından kalma taş döşeli yollar yürüyüş parkuru olarak açılmış. Bu parkur boyunca, kesif ormanın içerisinde bir sürü öbekler görüyorsunuz; çoğunun içinden dev ağaçlar fışkırmış, üstleri toprakla örtülmüş. Bunların hepsi bir Maya yapısı; gün ışığına kavuşabilmek için, sıralarının gelmesini bekliyorlar. Acaba hepsine sıra gelecek mi?

Halâ kayıp olan yapılardan bir tek bu ufak top sahasının bir kısmı, toprağın üstünde kalmayı başarmış

Honduras’ın ulusal kuşu, ara macao. Kalıntı alanında serbestçe dolaşıyor, kendileri için hazırlanmış yemliklerinde karınlarını doyuruyorlar

Lago de Yojoa ve Peña Blanca

Honduras’a gidenler, kuzeyde Karayip Kıyıları’nı, özellikle Islas de la Bahia’yı (Körfez Adaları) görmeden geçmiyorlar. Bu bölge bir tatil cenneti. Geniş ve upuzun kumsalları, su altındaki nefes kesici mercan resifleri ile dillere destan. Ben ise tatile gelmedim buralara. Görev başındayım ve öyle ‘tatil cenneti’ gibi gayr-ı ciddi yerlerde ‘boşa geçirecek’ zamanım yok. Üstelik acelemiz var, değil mi? O yüzden, kısa yoldan Honduras’ı bitirip, bir an önce Nikaragua’ya ve ötesine doğru yollanmam lâzım.
Başkent Tegucigalpa’ya (bu ismi ezberlemem mümkün değil; hem yazılışı, hem de ‘Teğusiğalpa’ şeklindeki insanın dilinin zor döndüğü telâffuzu nedeniyle) gitmek için, Comayagua Vadisi’nden, Gracias ve La Esperanza kasabalarından kıvrıla kıvrıla giden yolu kendime güzergâh seçtim. Akşam, Siugatepeque kentinden kuzeye sapıp, Lago de Yojoa’nın (Yojoa Gölü) kuzey kıyısında, Peña Blanca’da kalacağım. Kalacağım yer bile belli; Oregon’lu bira üreticisi Robert Dale’in D&D Micro Brewery.

Peña Blanca yolunda



D&D Micro Brewery
Robert’ın yeşillikler içindeki arazisinde ufacık bir bira üretim tesisi var. İddiası, Orta Amerika’nın en iyi birasını ürettiği şeklinde. 6 değişik çeşitten üçünün tadına baktım. Açıkçası, pek benim bira damak tadıma uygun değiller. Yine de, değişik bir tat olsun diye, içmemezlik etmedim. Kiraladığım kulübenin yatak şiltesindeki yayların sırtıma battığı gibi, biralarının kekremsi tadı da damağıma battı, aslında. Bu türün de seveni, meraklısı vardır, elbet.
Ertesi sabah, köyün 8km kuzeyindeki Pulhapanzak Şelâlesi’ne de uğrayıp, rotayı başkente doğru çevirdim.

Pulhapanzak Şelalesi

Başkent Tegucigalpa

Sevimsiz Orta Amerika başkentlerinden biri daha. Guate’den (Guatemala City, yani Guatemala’nın başkent) daha da sevimsi, bakımsız ve köhne. Bu yüzden ne Batı Yarıküre’nin üçüncü en fakir ülkesinin (Haiti ve Nikaragua’dan sonra) devletini, ne de ve kesinlikle insanlarını suçlayabilirim, tabii. Ama, bir şehir eğer sevimsizse, bunu telâffuz etmekten de kaçınamıyor insan. Riyakârlığa lüzum yok. Yine de, Nikaragua sınırına yakınlığı nedeniyle burada kalmak zorundayım. Zorunlu olmamın bir diğer ve daha önemli sebebi de, yaklaşık 15 gündür biriken çamaşırlarımı yıkatma gerekliliği. Seçtiğim otelin resepsiyonundaki hanım, çamaşırları ancak ertesi sabah verip, akşamüzeri alabileceğimi söylüyor. Dolayısıyla, beğenmesem de, 2 gecemi geçirmek zorundayım bu şehirde. İyisi mi, kendimi zorlayıp, keyfini çıkaracak bir şeyler bulmalıyım. Ben bulamadım. Bulabilen varsa da, beri gelsin. Yine de, o akşam ve ertesi gün, sokaklarını arşınlayıp, güzel ekmek fırınlarından seçme francalalar (çok güzel Fransız batonları var, küçük boyda da yapıyorlar) alıp, pastanelerinde leziz pastalar tattım, güzel kahvelerin eşliğinde. Bir de, denk geldiğim folklor festivalinde, Afrika kökenlilerin düzenlediği bir meydan konserini izledim, son akşam üstünde. Buradaki Afrika kökenliler, ülkenin kuzey (Karayip) sahillerinde yoğun olarak yaşıyorlar. Başta, 17. yüzyılda bu bölgedeki maun ormanlarını keşfeden İngilizler’in, bu ormanları yok etmek üzere çalıştırmak için Jamaika ve Batı Hint Adaları’ndan taşıyıp getirdikleri Afrika kökenliler, bu nüfusun ilk üyelerini oluşturuyor. Daha sonra, 1797’de Karayip’deki St Vincent Adası’nda ayaklanan Afrika asıllılar İngilizler’in başına dert olunca, binlercesini gemilere bindirip, buraya bırakıyorlar. Böylece Garifuna’lar ortaya çıkıyor; yani, bölgedeki yerli halkla Afrika kökenlilerin karışımından ortaya çıkan yeni bir halk. Ancak, bazı Afrika kökenliler, günümüze kadar karışmadan, öz varlıklarını sürdürmüşler. İşte, o akşam üstü konseri de bu arî Afrika kökünün temsilcileri tarafından veriliyordu ve o ana kadar çok az sayıda görebildiğim kara derili Afrikalılar’ın gerçekte ne kadar çok olduklarını bu sırada fark ettim.

Konserden…
Tegucigalpa’nın orta yerindeki Plaza Morazan’a, akşamüstü oldu mu herkes doluşuveriyor. Herkes, bulabildiği bir duvar kenarına ilişiyor ve saatlerce etraflarını seyrediyorlar. Yaşlılar, birbirleriyle sohbet ediyorlar. Ben de kendime bir köşe bulup uzun süre onları seyrettim. Bu sevimsiz kentte, konser, ekmek ve pasta fırınları dışında kendime bulabildiğim tek eğlence buydu.



Plaza Morazan’da ‘oturanlar’

Bolivar Köprüsü’nden Casa Presidencial ve Choluteca Nehri’nden kum çekenler

Los Dolores Kilisesi’nin kenarında tortilla satan kadınlar. Daha önce de anlatmıştım; tortilla mısır unundan yapılan ‘lavaş ekmeği’. Latin Amerika mutfağının ‘olmazsa olmaz’ı
Boş günümde, LP’ta bahsi geçen (detay verilmiyordu), haritada da kırmızı ile belirtilmiş olan eski gümüş madenlerinin olduğu Tegucigalpa’nın batısındaki dağlarda bulunan Santa Lucia ve Valle de Angeles kasabalarına gittim. Gümüş madenlerinden eser kalmamış ama, madenci kasabaları olduğu gibi ve tüm sevimlilikleri ile duruyorlar. Keşke, başkent yerine burayı seçseymişim, konaklamak için. tavsiyem odur ki, eğer buralara gelirseniz sakın başkentte kalmayın. Santa Lucia’ya mesafe yalnızca 6km. Diğeri de ondan sonra 10km. Arabasızsanız, atlayın bir taksiye ve bu iki yerden birine, tercihan da Valle de Angeles’e gidin ve orada kalın.

Böyle bir otelcikte kalabilir…

…böyle bir restoranda yemeğinizi yiyebilir…

…böyle bir hediyelik eşya satıcısından alı-veriş edebilirsiniz (bu son söylediğim, bayanlar için)

…ve Hondrus’a dair son birkaç söz

Son olarak Honduras’ın yakın tarihinden de kısaca bahsedip, bu ülkeden çıkalım. Honduras, 1821’de İspanya sömürgeliğinden kurtulup, Meksika’nın bir parçası olarak hayatını sürdürmeye başladıktan kısa bir süre sonra, 1838 yılında bağımsız bir ülke olduğunu ilân eder. Ancak, tam bu sıralarda, ülkenin kuzeyinde, yani Karayip Denizi kıyısı boyunca muz yetiştirmek için son derece elverişli toprakların olduğunu keşfeden Amerikalı bir takım girişimciler, bu bölgede büyük topraklar satın alarak muz yetiştirmeye başlarlar. Bunda o kadar başarılı olular ki, satın aldıkları toprakları gittikçe genişleterek, muz üretimini kısa zamanda Honduras’ın en önemli ihraç ürünü haline getirirler. Amerikalılar’ın 1918’de sahip oldukları toprakların büyüklüğü, tüm Honduras’ta muz yetiştirilen toplam tarım alanlarının %75’ini kapsamaktadır, artık. Ancak, bu dev tarım sanayi, Amerikalılar’ın Honduras politik yaşamında da söz sahibi olmalarını sağlamıştır. İşte bu sıralardır ki, “Banana Republic” (Muz Cumhuriyeti) deyimi hayata geçmiştir (Halbuki, ben bu deyimin Afrika ülkeleri için uydurulduğunu sanırdım).
1911-1912 yıllarında Amerika, ülkedeki politik gidişatın kendi vatandaşlarının gelirlerini olumsuz etkilediğini görünce, Honduras’a ilk askeri müdahaleyi yapmış, gönderdiği filoyla Karayip Kıyılarını bir süre ablukaya almıştır. İşte bu tarihlerdir, Honduras’ın Amerika sopasını sırtında, kılıcını da tepesinde hissetmeye başladığı. …ve bu durum, bölgede ve dünyadaki politik iklimlere göre kimi zaman artarak, kimi zaman hafifleyerek süregelmiştir.
Amerika, Honduras’ı her zaman Orta Amerika’da kendi çıkarlarıyla alâkalı ya da -çoklukla- alâkasız gelişmelere müdahale için atlama taşı olarak kullanmış, burada askeri üsler oluşturmuş, bu askeri üslerde çok sayıda Amerikan askeri bulundurmuş (ve bulundurmaya devam etmekte), özellikle Nikaragua başta olmak üzere, El Salvador ve Guatemala’daki ekonomik çalkantılarda bu ülkelere direkt ya da -CIA kanalıyla- dolaylı müdahalelerde bulunmuştur. CIA, özellikle Nikaragua’da Somoza Hanedanlığı’na karşı başlatılan Sandinista hareketinde, ülkeden kaçarak Honduras’a sığınan Guardia Nacional (Ulusal Muhafızlar) üyelerini, Contra Hareketi adı altında bu ülkede eğitmiş, beslemiş ve teçhiz etmiştir. Yine, ülkede yüzlerce politik muhalifin ‘yok edilmesi’nden sorumlu olan meşhur 3-16 Müfrezesi de CIA’in ürünüdür.
Sonuçta Honduras, Amerika’nın yöneticilerinin insafına kalmış kaderiyle daha uzun yıllar yaşamak zorunda kalacağa benziyor.
2 Nisan Cumartesi günü sabahı Tegucigalpa’dan yola çıkıp, öğleye doğru Nikaragua sınırına geldim. Ama, şehirden çıkışım tam bir curcunaydı. Aşağıda videosunu bulacaksınız :

Honduras’tan çıkışım, girişime göre çok daha rahat oldu. Hatta, son zamanlardaki en rahat ve hızlı ülke terk edişimdi; 5 dakika sürdü.
Son zamanlarda, gözden ve dolayısıyla gönülden uzak olduğumu hisseder oldum, nedense. Günde ortalama 8-10 mesaj aldığım o ‘mesut’ günleri hatırladıkça, şu sıralarda haftada alabildiğim 1-2 mesaj bana yalnızlığımı daha çok hatırlatıyor. İzlemeyenler zaten bunu bilmeyecekler. İzleyenler -bari- bu yazıdan sonra bir ses verirlerse, yüzümüz güler.
Hepiniz kalın sağlıcakla. Gelecek yazıda, Nikaragua’da görüşmek üzere…
Ali Eriç
3 Nisan 2011
Esteli / Nikaragua
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş