ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Guatemala
Güncelleme Tarihi: 27.3.2011
Gün: 690
Yapılan Yol: 72907 km.


İLK YAZI
1
SON YAZI

Guatemala’ya giriş ve Panajachel

Meksika’da pasaport ve gümrük işlemleri, sınıra 5 kilometre kadar geride bir noktada yapılıyor. Guamtemala’da ise sınır kapısı tam sınır çizgisinde, neredeyse. Amerika’dan Meksika’ya gerek ilk geçişimde (Ağustos ayındaki Mexicali’ye ilk girişimden bahsediyorum), gerekse ikincisinde (bunda da son seferde, Nuevo Laredo’ya geçişimden bahsediyorum) Amerika Birleşik Devletleri’nin düzen ve refahından sonra bir medeniyet şoku yaşıyor, insan. Bir Türk olarak, bu ikinci medeniyete alışmakta çok güçlük çekmediğiniz gibi, aslen kolayca benimsiyorsunuz, neredeyse. Şimdi ise sıra Guatemala’ya girişte.
Meksika’ya girerkenkinden çok daha kolay ve hızlı tamamlandı, işlemler. Önce pasaportumun damgalanması, ardından da arabanın gümrük işlemleri toplam bir çeyrek saatten daha çabuk bir şekilde gerçekleşti. Gümrük işlemlerinin yapıldığı yer, demin de dediğim gibi sınır çizgisinin hemen dibinde (bunu, GPS’imden izlediğim için biliyorum). İşte tam orası da aynı zamanda La Mesilla (‘Mesiya’ okunur, İspanyolca bilmeyenler için : ) ) kenti. Gümrük işlemlerinin yapıldığı nokta ile şehir bütünleşmiş vaziyette. Yani, insan gümrük noktasının ciddiyeti ve mahremiyeti açısından araya bir mesafe koyar, değil mi? Yok öyle bir şey. Sınırda mısınız, şehrin çarşı-pazarının ortasında mısınız, belli değil. İşte tam bu noktada yeni bir medeniyet şoku daha. Meksika’dan sonra, daha fakir bir ülkeye girdiğinizin sinyallerini çevreye baktığınızda rahatlıkla görebiliyorsunuz. Yollar -çok- daha bakımsız,binalar daha köhne ve insanlar daha hırpani v.s. Ama, bir şey hemen kendini gösteriyor; Önce ABD’den Meksika’ya girişte yaşadığınız hissi, burada yeniden yaşıyorsunuz ki, insanlar daha da yakınlaştılar. Bu ilk intibam, Guatemala’da şu ana kadar geçirdiğim şuncacık zamanda daha da pekişti.
Yapmam gereken ilk şey,bir banka bulup ya ATM’sinden para çekmek, ya da bu tür acil durumlar için cebimde bulundurduğum ABD Dolarlarından bir miktar bozdurmak. Şehrin, aslında sınırdan giren karayolu olan tek ana caddesinde trafiği aksatacak kadar ağır ilerlerken, arkamda biriken araç konvoyundan tek bir korna sesi bile duymuyorum. Belli ki, sabırlı insanlar, şükür. Banka olduğunu sandığım binanın girintisine sığındığımda, ardımdaki konvoy, olağan bir süreçlerden birisini yaşadıkları her hallerinden belli olarak yanımdan akıp geçti. Arabayı emniyetli şekilde park ettikten sonra pasaportumu da alıp, bankanın kapısına yöneldim. Pompalı tüfeği ile bekleyen güvenlik görevlisi, nazik bir şekilde beni selâmladıktan sonra, ilk kapıyı açıp beni ara bölmeye aldı. İlk kapının tamamıyla kapandığından emin olduktan sonra ikinci kapının otomatik kilidini açtı ve aban yol verdi. Durumu bu kadar ciddiye aldıklarına göre, risk yüksek. İçeride, elimde pasaportumla şaşkın şaşkın etrafıma bakarken, görevlilerden genç bir bayan yaklaşıp, ne istediğimi sordu, tabii İspanyolca. “Dolar bozduracaktım da…” dedim. Beni hemen, sırada bekleyen onlarca müşterinin önünden, bankodaki görevlilerden birisine yönlendirdi ve nazik bir şekilde elimi sıkıp, odasına girdi; müdürmüş. Bu ihtimamdan aslında çok gururlanırken, bekleyen onca müşteriye karşı da mahcup oldum. Ama, onlardan, sıralarını aldığım için özür dilerken, onlar gülümseyerek bana yol açtılar. İkinci intiba da olumlu.
Ülkeye girdiğim 21 Mart Pazartesi akşamı için hedefim, sınırın yaklaşık 250km güney-doğusundaki Panajachel kasabası. Atitlan Gölü kıyısındaki bu kasabayı tercih etmemin nedeni, öncelikle su kıyısı olması, tabii. Ama, bir başka özelliği de, Guatemala’nın volkanlarından üçüne karşı manzarasının olması. Guatemala bir ‘volkanlar ülkesi’. İlginç bir kent olduğu Lonely Planet’ta (LP) yazılı olan Quetzaltenango’yu es geçip, 250 kilometrelik yolu 6 saatte katederk Panachel’e vardım. Guatemala’da yollar, başkent Guate’ye (aslında Guatemala City ama, herkes ‘Guate’ diyor) ana bağlantı sağlayanları dışında hep bir geliş-bir gidiş şeklinde. Ülkenin coğrafî özelliğinden dolayı sürekli viraj ve yokuşlu olan yollar bir de, heyelan nedeniyle sıklıkla tek şeride düşüyor. Heyelan kimi zaman yolun kıyısındaki yamaçtan inen taş-toprak halinde yolu kapatırken, kimi zaman da uçurum tarafında yolun -şanslıysanız- yarısının aşağıya kaymasına sebep oluyor. Bütün bunlara bir de yoğun trafiği ekleyince, 250 kilometrelik yol ancak 6 saatte bitebiliyor. Ama, viraj ve yokuş derken de, öyle masum olanlarından bahsettiğimi sanmayın, sakın. Virajlar çoğunlukla 180°’lik. Hem de öyle keskinler ki, viraj içinden dönerken kazara durmak zorunda kalırsanız, arabayı yeniden kaldırmanız hayli zor. Yokuşların da kimi yerde eğimi %20-25 vardır herhalde; tabiri caizse, ‘eşek anırtan’ cinsinden.
Biz yeniden dönelim Panajachel’e. LP’te gözüme kestirdiğim Hotel Viñas del Lago’yu GPS’imdeki yerine oturtup, o noktaya doğru sürdüm, arabamı. Sokaklarda sağa sola baka baka ilerlerken -ve GPS’te olması gereken yeri geçtiğimi de fark ettiğimde- bir polis memuru yanaştı arabaya. Aradığım oteli söyledim, bilmedi. Yanındaki adama sordu, o biliyormuş. Bana, onu takip etmemi, hemen geride olduğunu söyledi. Polis zaten seyrek olan trafiği durdurup, yolun ortasında manevra yapmama yardımcı oldu ve ben yol bilir adamın arkasına takıldım. 50metre geride ve görmemin olanaksız olduğu daracık bir çıkmaza saptık. 10 metre sonra otelin girişindeydik. Julio beni otel görevlisine tanıştırdı (biz Julio’yla tanışmış mıydık ki?), oda fiyatında pazarlık ve el sıkıştık. Burada usul böyle. Onlar alışık. E, biz de pek yabancı sayılmayız, tabii. Her ne hal ise, ardından Julio’yla da tanıştık. Bana nereli olduğumu sordu; “Turco!” dedim. Yüzünde şaşkınlıkla sevinç arası bir ifade belirdi. “Benim Türk bir arkadaşım var” dedi, “10 yıldır burada yaşıyor”. Haydaa!
Şimdi, burada bir ‘es’ verip, Guatemala’da yaşayan bazı yabancıların burayı tercih etme sebeplerini söyleyeyim. Tabii, bu Guatemala’daki her yabancı için kesinlikle geçerli değil; çok çok az bir kısmı, yalnızca. Dünyanın çeşitli ülkelerinde, hafif ya da ağır bir suçtan aranan, hüküm giymiş bazı insanlar eğer cezadan kaçmak ve gözden kaybolmak istiyorlarsa, kendilerine mekân olarak seçtikleri ülkelerin başında Guatemala geliyor. Bunun iki nedeni var; birincisi, ülkede hukuk sistemi ve güvenlik teşkilatı, diğer devlet organları gibi, tam bir bozulma, dejenerasyon içinde. Bu yüzden, ülkeye giren insanları takip etmek, onları bulup yakalamak, yargılamak, gerekirse ülkelerine iade etmek gibi bir durum -neredeyse- söz konusu değil. Bazı ülkeler, onlar için çok önemli bir suçlu eğer Guatemala’ya kaçıp gizlendiyse, kendi imkânlarıyla bulup, üst düzey diplomatik ilişkileri kullanarak yakalanması ve iade edilmesini sağlıyorlar, falan. Diğer nedeni ise, Guatemala’nın yaşamak için çok ucuz olması.
Şimdi, dönelim ‘Haydaa!’ya. Julio öyle deyince aklıma ilk gelen böyle bir durum oldu. Hele, ülke Guatemala da olunca, aklıma uyuşturucu kaçakçılığı falan gibi bir şeyler de gelmedi değil, hani. “Hadi” dedi, “gel seni Turco’ya götüreyim”.Bir yandan işkilleniyorum ama, bir yandan da merak ediyorum. Ucundan güzel bir hikaye de çıkabilir. Sokak aralarında yürüyerek, yüksek bahçe duvarının arasındaki demir bir kapıyı çaldı, Julio (burada bahçe duvarları hep yüksek ve bahçe kapıları da demir, özel bir durum yok yani) ve seslendi “Turco!”. İçerden bir ses geldi, Julio cevap verdi “Turco, benim Julio!”. Birazdan kapı açıldı; yaşlı, orta boylu tıknazca bir adam, Julio’yla merhabalaştı. Bense arkada duruyorum. Julio ona benim Türk olduğumu söyledi. Adam bana döndü; “Türk müsün?”. “Evet” dedim, “Türküm”.
- Neredensin?
- İstanbul’dan.
- Ben de İzmir Göztepe’denim. Adım Ali Tufan Çankaya.
Adımı söyledim, tanışmış olduk. “Dur” dedi, “kahve yapıyordum, sana da vereyim”. Onda da bir şaşkınlık mı var, yoksa o da mı beni ‘tartıyor’, anlayamadım. Bende kuşku olur da, Guatemala’nın bir ücra köşesinde karşısına birden bire bir Türk çıkınca onda olmaz mı? Biz daha sokaktayız, o içerideki bahçeden plastik iskemleleri tek tek verdi, “Şuraya koyun” dedi bize. Demir kapının hemen yanında, sokağın kenarında söylediği yere koyduk. Birazdan elinde tepsi , üzerinde mis gibi kokan kahve kupalarıyla geldi. Ali Tufan Çankaya’nın hikayesi şöyle : İzmir’de, onun deyimiyle ‘Harbiye’den’ 1962 yılında ayrılıp İstanbul’a, Ford’da çalışmak üzere gelir. O sırada, İngilizce biliyor da olduğu için Amerikalılar’la sürekli ‘teşrik-i mesai’ halindedir. Bir ara onlardan Kanada’yı duyar, deştikçe yeni ve daha da cazip bilgiler edinir. Onlardan aldığı dergilerde gördüğü fotoğraflara vurulur; ormanlar, göller, nehirler, avlanan kocaman balıklar (Ali Bey’in balığa merakı çok fazla) v.s. 1967’de Kanada’nın British Columbia’sına (BC) gitmek üzere, İngiliz Konsolosluğu’na (o zamanlar Kanada’nın Türkiye’de temsilciliği yoktur, onun yerine İngiltere elçilik ve konsolosluklar temsil hizmetini vermektedir) başvurur. O yıllar, Kanada’nın dışarıdan kalifiye iş gücü alımının en yoğun yıllarıydı, hatırlarım. Bizim evde de tam o yıllar bununla ilgili -neredeyse finale ulaşan- girişimler, buna bağlı uzun tartışmalar olmuştu. Neyse! Ali Bey’in başvurusu hemen kabul edilir. Karısı biraz ayak direse de, sonunda kocasına boyun eğer ve BC’ya giderler, Vancuver’a yerleşirler. Ali Bey yıllarca çalışır, para biriktirir, ev alır ve bir yandan da iyi gezerler. Kızları büyüyüp, kendilerine hayat kurduktan sonra Ali Bey bir otobüs alır kendisine, içini el emeğiyle bir ‘ev’e dönüştürür ve yollara dökülür. Meksika’nın Baja California’sında kendine bir ağaç altı bulur; orada birkaç ay geçirir. Balık tutar bol bol, onların bir kısmını yerken, kalanını da etrafına dağıtır. Ama, balıklar öyle el kadar falan değil; fotoğraflarını gördüm, boyum kadar, hata daha irileri var içlerinde. Yani, orduyu doyurur cinsten. Sonraları, her yıl iznini geçirmek üzere, aynı yere, aynı ağaç altına gelir; tam 24 yıl boyunca. Karısı Ali Bey’i bu münzevi hayatıyla baş başa bırakmayı tercih eder ve boşanırlar. Derken Ali Bey bundan 10 yıl önce emekli olur, aynı otobüsüne biner, bu sefer daha güneylere doğru, hayatının kalanını geçireceği bir yer bulmak için inmeye başlar; ta ki Panajachel’i bulana kadar iner. Buraya vardığında önce, şehrin girişindeki Panajachel Nehri’nin üzerindeki köprü başında bir hafta kalır. Sonra, bir otoparkta birkaç ay, derken Panajachel’e âşık olur ve Nirvana’ya ulaştığına karar verip, kendine kalıcı bir yer aramaya başlar, kasabada. Sonunda, çok iyi dost olduğu, soyu zamanının İngilizleri’ne dayanan bir otel sahibi, arazisinin, içinde ulu bir ağacın olduğu birkaç yüz metrekarelik ufacık bir kısmını Ali Bey’e satmaya karar verir. O gün otobüsünü bu arsaya çeker, ‘o ağacın altı’na. Sonraları otobüse bitişik minicik bir kulübe inşa eder. …ve Ali Bey’in hayatının en huzurlu yılları başlar. 10 yıldır Ali Bey burada, tek başına. Kasaba’da Turco’yu tanımayan, sevmeyen ve saymayan yok. Sahip olduğu her şeyi, yemeğini, parasını herkesle paylaşıyor. Sabahtan akşama kadar, demir kapısının bitişiğine, önündeki o daracık yolun kenarına yerleştirdiği plâstik sandalyesinde otururken, gelen geçen herkes selâm verip hatırını sormadan, geçen her araba, taksi, kamyonet, tuk-tuk (burada da aynı uzak doğudaki gibi taksi-triportörler var onların da adı ‘tuk-tuk’) durup iki kelâm etmeden geçmiyor. Dürüstlüğünü, hayatta hiçbir zaman yalana ve düzene başvurmadığını her fırsatta tekrarlıyor. Hiçbir şekilde kendini ezdirmediğini ve para için kendini hırpalamadığını, hırpalatmadığını da… Türkçe konuşmaya olan hasreti, zaman ilerledikçe daha da belirginleşiyor. Hiç durmadan anlatıyor, ben ise arada ancak “Evet!”, “Ha!”, “Hımm!”, “Anlıyorum!” gibi tek kelimeleri söylemeye fırsat bulabiliyorum. Bu kadar yıl Türkiye’den ve Türkler’den uzak ve Türkçe konuşmuyor olmasına rağmen, Türkçesi’nde en ufak bir bozulma, ufak da olsa bir aksan yok. “Benim dile karşı çok yeteneğim vardır” diyor, Ali Bey. 7 dil biliyormuş. “Öğrenmeye başladığım dili, en iyi şekilde öğrenirim; tüm gramer kurallarıyla”. Yoğun sohbette Julio, oğlunu okuldan almak için kalkmak zorunda olduğunu söyleyip, bisikletiyle uzaklaştı. Ben, biraz daha Ali Bey’i dinleyip, karanlık basmadan izin istedim. Julio’la gelirken, bu kadar uzun kalacağımı düşünmediğim için nerelerden geçerek geldiğimize pek dikkat etmemiştim. Karanlıkta yolumu bulamam, endişesiyle, fazla da geçe kalmak istemiyordum. Ertesi gün sabah kahvesi için mutlaka beklediğini söyledi; saat 10 buçuk için anlaştık ve ayrıldım.
O akşam Meksika’nın son yazısını bitirmekle uğraştım, yakındaki bir restoranda muhteşem bir balık çorbasıyla karnımı doyurdum ve çok geç olmayan bir saatte işimi bitirip, yattım. Ertesi sabah erkenden kalkıp, otelin damına çıktım. Manzara muhteşemdi.

Önde Lago de Atitlan (Atitlan Gölü) ve arkada üç volkan : Solda, önde Volcan Toliman, hemen arkasında ucu görünen Volcan Atitlan ve sağda Volcan San Pedro. Sağ üst köşede ise daha henüz ‘gece’sini tamamlayamamış ay dede
Kaldığım otelden ayrılıp, saat 10 buçukta Ali Tufan Çankaya’nın kapısının önündeydim. İskemlesini -bu sefer yolun karşı tarafına- koymuş, beni bekliyordu. Yine muhteşem kahvesiyle, ama bu sefer ulu ağacının altında oturup, sohbetimize kaldığımız yerden devam ettik. Daha anlatacak çok şeyi vardı eminim ama, yarıma doğru izin istedim. Guatemala’da bir Türk! Oralara yolunuz düşerse, uğramadan geçmeyin. Eminim,çok sevinecektir. Adresi aşağıda ama, “El Turco’yu nasıl bulabilirim?” diye sorarsanız, eminim herkes yerini gösterebilir :
     Zona 2 Calle Monterey, Panajachel

Ali Bey otobüsünün mutfağında kahve yapıyor



Antigua’ya doğru yola çıktım.

Yoldan, Volcan Toliman (sağda), Volcan Atitlan (solda) ve Atitlan Gölü

Antigua

Antigua, Guatemala’ya gidenlerin uğramadan edemediği, uğramayan turistlerin şiddetle cezalandırılıp, aforoz edildiği bir şehir. Şaka bir yana, gerçekten uğramadan, kalınmadan, hatta birkaç gece geçirmeden edilemeyecek bir yer. Bu kadar cazip bir mekân ve turistler tarafından tercih edilen bir yer olması nedeniyle de Guatemala hükümeti gözü gibi bakıyor. Tarihi dokusunu olduğu gibi muhafaza etmeye gayret ettikleri gibi, yapılan yenilemeler ve ilâvelerin de bu dokuya zarar vermemesine büyük bir özen gösteriyorlar. Yine de güçleri fazlasına yetmiyor; kentte bir çok kilise ve tarihi yapı, 1773’te yaşadığı büyük depremden beridir yıkık ve harabe olarak durmakta. 1979’da Unesco Kültür Mirası listesine -haklı olarak- dahil olan kentin eksiklerinin giderilmesi için ciddi boyutta dış destek verilmesine rağmen…
Antigua 1543 yılında kurulmuş ve -şimdiki Meksika’daki- Chiapas’tan Costa Rica’ya kadar olan Orta Amerika bölgesinin yönetim başkenti olarak, yaşadığı 1773 büyük depremine kadar bu özelliğini sürdürmüş; daha sonra görevi -zorunlu olarak- yeni kurulan Guate’ye (yani, Guatemala City) devretmiş.
Kentteki irili ufaklı onlarca Hotel ve Hostal’de yer bulmak hayli zor. Hele Paskalya Yortusu zamanı için 3-4 ay öncesinden rezervasyon yapılmasının zorunluluğu olduğu söyleniyor. Ben, birkaç saatlik gezintiden sonra şehirde, aynı sokak üzerinde 2 tane bulunan Ummagumma Hostel ‘zinciri’nden birincisinde, tek kişilik bir oda bulabildim; banyosu ortak. Biraz salaş, bakımsız hostel, genç yabancılar tarafından özellikle ucuz olması nedeniyle tercih ediliyor.

Antigua’da Parque Central. Soldaki tarihi katedral 1542’de yapılmış ve 1773 depreminde yerle bir olmuş. 1780’den 1820’ye kadar ancak kısmî olarak yeniden inşa edilebilmiş

Katedralin önünde hediyelik eşya satmaya çalışan Maya yerlisi kadının turistle pazarlığı

Palacio de Los Capitanes’in (‘Yöneticiler Sarayı’) kemerli çıkması. Bu bina 230 yıl boyunca Orta Amerika’nın yönetildiği yer olmuş
Antigua’nın yabancılar tarafından tercih edilmesini sağlayan özelliklerinden birisi tarihi dokusu ama, bunun yanındaki bohem yaşantı ve İspanyolca kursları. Ha, tabii bir de, şehrin cıvarındaki 4 volkanı unutmayalım, ki bunlardan birisi (Volcan Pacaya) hala aktif. Aslında öyle ‘püskürtme’ şeklinde değil ama, tepesinden halâ lav akıtıyor. Gelenler de, volkanın ‘bacası’ndan çıkan o zehirli gazı solumak ve akan lavların oluşturduğu kızgın kayalara basıp, ayakkabılarının altını eritmek için akın akın yukarıya tırmanıyorlar. Araçla gidildikten sonra çok zor olmayan bir parkurdan yürüyerek tırmanılan noktada oluyor, bütün bu ‘güzellikler’.
Burada haftalığı yalnızca birkaç yüz Amerikan Doları’na, aile yanında konaklama da dahil olmak üzere bire-bir İspanyolca kursu alabiliyorsunuz. Burada katılacağınız bir-iki haftalık bir kurs, sizin tüm Güney Amerika boyunca ihtiyacınız olacak günlük konuşma bilgisi için yeterli oluyor(muş). Aslında, benim de niyetim 2 haftalık böyle bir kursa katılmaktı ama, maalesef zaman kısıtım beni bu imkândan mahrum bıraktı.
Antigua’daki ilk gecemde, bir süredir Guatemala’da gönüllü bir programa yazılmış olan ve bir izleyicimin mesajında yazdığı blog adresinden gönderdiğim mesajla ‘gıyaben’ tanıştığım bayan “La Turca en Guatemala” (‘Guatemala’da bir Türk’), yani Beliz’le ‘şahsen’ tanışacağım. Merak edenler için Beliz’in blog sayfasının adresi : http://laturcaenguatemala.blogspot.com/
Burada birçok kuruluş, Guatemala’da, özellikle kimsesiz ve/veya yardıma muhtaç küçüklerin eğitimi konusunda gönüllü olmak isteyen yabancılara yardımcı oluyor. Böyle bir gönüllü hizmet vermek isteyenler bu kuruluşlara başvuruda bulunup, durumlarına göre birkaç hafta ilâ birkaç aylığına böyle hizmetlere gönüllü oluyorlar. Bu şekilde, geldikleri Guatemala’yı da gezerek tanıma imkânı buluyorlar, falan. İşte Beliz de, böyle bir gönüllü programına müracaat edip, Aralık’ta Guatemala’ya gelmiş. 24 Mart’ta Türkiye’ye dönüyor olduğu için, tek fırsatımız bu gece. Akşamüstü, yanında Zeynep’le Ummagumma Hostel’de kapımı çaldılar ve akşam yemeğine çıktık. Zeynep de, Beliz’in Guatemala’daki son birkaç gününde, onunla birlikte ülkeyi (ve çevresindeki birkaç ülkeyi de) gezmek için İstanbul’dan gelmiş ve birlikte dönecek. Yemekte birbirimize kendimizden bahsederken çok ilginç bir gerçekle, ‘dünyanın ne kadar küçük olduğu’ gerçeğiyle yeniden yüz yüze geldik. Zeynep’in program yapımcısı olarak çalıştığı televizyon kanalında, değerli iş ortağım Barlas’ın katıldığı -ve büyük bir başarı kaydederek tamamladığı- programın da yapımcısı olduğunu öğrendiğimde, “Yani” dedim, “Barlas’ın katıldığı yarışma mı?” diye sordum. Kısa bir şaşkınlıktan sonra “Barlas’ı tanıyor musunuz?” diye sordu. “Evet” dedim, “ortağım olur”. Biraz duraladı, toparlamaya çalıştı ve şunu söyledi : “Aa, siz o meşhur adam mısınız?”. ‘Meşhurluğum’un nereden geldiğini kestiremedim ama, “Evet!” dedim, “O ‘meşhur’ adam benim”. ‘Meşhurluğum’un nereden geldiğini anlattığında, -yarışma sırasında Türkiye’de olmadığımdan- sonradan DVD’lerini izlediğim yarışma programında Barlas’ın benden, yani ortağından, ne kadar övgüyle bahsettiğini hatırladım. Sağ olsun! Ben de onun gibi bir ortağım olduğu için kendimi çok şanslı addediyorum.

Akşam yemeğinde ben, Beliz ve Zeynep
Beliz’le Zeynep ertesi gün de Lando’yu görmek ve fotoğrafını çekmek için yeniden geldiler. Beni, ellerim yağ ve kendim kan-ter içinde, Lando’nun tepesinde, henüz tamamlamış olduğum supap ayarından hemen sonra yakaladılar. İşimi tamamladıktan sonra kısa bir öğle yemeğinin ardından vedalaştık. O günümün kalanını Antigua sokaklarını arşınlamaya ayırdım.

Antigua sokaklarının renkli binaları ve motosikletler

Bu tür kafes yapısını daha önce Buket’le gittiğimiz Küba’da da görmüştüm. O zaman LP’dan okuduğum, bu kafes yapısının Endülüs Emevîleri’nden (yani, Arap kültürü) kalma bir tarz olduğu şeklindeydi. Aynısına, burada da rastladım

Antigua sokaklarından… Arkada da Volcan de Agua (‘Su Volkanı’). Antigua’ya yakın 4 volkandan birisi

Bu ise, Plaza Meydanı’ndan (‘Plaza’ zaten meydan demek, ama) tarihi bir yapı. Ben şöyle adlandırdım: “Toplu Çamaşırhane Meydanı”. Ne LP’da, ne de internette bununla ilgili bir bilgiye rastlayamadım. Ancak, önündeki kocaman havuzdan su alıp, çamaşırlarını yıkasınlar diye yan yana onlarca evyenin bulunduğu bir tezgâh yapmışlar. Hatta, orada bir hanım çamaşır da yıkamaktaydı (aşağıda). Yani, yüzyıllardır aynı amaca hizmet ediyor.


Chicken Bus (‘Tavuk Otobüsü’). Guatemala’da şehirlerarası yolcu taşımacılığının önemli araçlarından… Amerikan okul otobüslerinden, aslında. Yolda, özellikle virajlı dağ yollarında gördüğünüzde, yolun kenarına yanaşıp, beklemenizde yarar var. ‘Allah ne verdiyse’ usulü basıyorlar gaza
24 Mart Perşembe sabahı Lando’nun yağ ve filtre değişimi ile lâstik çaprazlama işlerini halletmek üzere bir servis istasyonu buldum. İşleri istediğim titizlikte tamamlayan ustaların yüzleri, aldıkları bahşişlerle parlayıverdi. Yola çıktığımda saat yarımı bulmuştu bile. Bu sefer hedefim. Coban şehri. Aslında hiçbir turistik özelliği olmayan şehir, kuzeyde bulunan ve en önemli Maya kentlerinden birisi sayılan Peten bölgesindeki Tikal için bir atlama taşı. Ancak ben Tikal’e gitmeyeceğim. Maya tarihini araştıran bir tarihçi değilim ve şimdiye kadar gördüğüm ve bundan sonra yolumun üzerinde olması nedeniyle göreceğim tarihi Maya kentleri benim gibi tarihe fazla merakı olmayan birisi için çok bile geliyor. Şimdiye kadar gördüklerimi bile, kıt hafızam sebebiyle birbirine karıştırıyorum. Daha göreceklerim de var. Sonunda hepsi çorba olacak, nasıl olsa. Dolayısıyla, fazladan 1,200km daha yol katetmek istemiyorum. Ancak, Coban’ın doğusunda yer alan Grutas de Lanquin (Lanquin Mağaraları) ve Semuc Champey’in bulunduğu Lanquin Köyü’nü merak ediyorum. O nedenle Coban’da bir gece konaklayıp, ertesi gün Lanquin’e devam etmek niyetindeyim.

Lanquin, Semuc Champey, mağaralar ve Coban

Giderken yolum, başkent Guatemala City’den (Guate) de geçiyor, mecburen. Her ne kadar, büyük şehirlerden kaçınsam da, geçmişken, şehrin ortasından geçip “Göremedim” demeyeyim. Deseydim de, çok bir şey kaçırmayacakmışım. Sevimsiz ve kişiliksiz geldi bana Guate ve yoluma devam ettim. Antigua-Guate arası ve Guate’den sonrasında trafik o kadar yoğun ve sıkışık ki, karanlık basmadan Coban’a varmam imkânsız. O ana kadar sıkça rastladığım Motor Hotel’lerden, El Progreso’daki yol ayrımından sonrada bulacağımdan emin değilim. Kavşaktan, gitmem gereken yön yerine Zacapas’a doğru bir müddet daha devam ettiğimde, “Turicentro Guaytan, 100m” yazılı ve üzerinde sola doğru ok işareti olan büyük bir tabela gördüm. “İşte, aradığım gibi bir yer” dedim. 100m oldu, 200m, sonra 500m, sonra 1, 2, 5km… Arada sola ayrılan ve başında San Agustin kentine gittiğini belirten tabela olan bir yol vardı ama, “Turicentro Guaytan”dan bahsedilmiyor. Geri döndüm. Turicentro Guaytan tabelasının aynısından, ama 500m yazıyor, bu sefer. Bu arada, San Agustin yol ayrımını en az 3km geçmiş bulunuyorum. Mecburen San Agustin yönüne saptım. Birkaç kilometre de öyle devam ettim ama, San Agustin’e kaç kilometre olduğuna dair bir tabela olmadığı gibi, Turicentro Guaytan’dan da eser yok. Üstelik, ne elimdeki haritada, ne de GPS’imde San Agustin gösterilmiyor. Anlaşılan oldukça küçük bir yerleşim. Çaresiz yeniden geriye döndüm ve ana yolda son gördüğüm benzinciye sormaya karar verdim. Evet! San Agustin’deymiş ve sapaktan sonra 5km gitmem gerekiyormuş. Bir kez daha ve yeniden olmayacağını umarak geri döndüm ve bu sefer San Agustin’i buldum. Sıra Turicentro Guaytan’ı bulmakta. Köyün girişinde tabelası var ama, ne yönü, ne yeri, ne ne kadar uzakta olduğu yazılı. Körlemesine bir yerlere gidip, bir demir kapının önünde durdum. O sırada demir kapıyı açıp, içeriye motosikletiyle giren gence Turicentro’yu sordum. Orasıymış. “İyi, içeri girebilir miyim?”. Eliyle beklememi söyledi, demir kapıyı kapadı ve gitti. Birkaç dakika sonra çıkageldi ve kapıyı açıp, girmem için yol gösterdi. Beni ziyadesiyle onurlandıran bu nazik davete fazla direnemeyip, girdim içeriye. Ağaçlıklı kocaman bir bahçe, girdiğim yer. Karanlıkta seçebildiğim tek ışıklı binaya doğru sürdüm arabayı; restoranmış. Ortalıkta kimse yok, masalardan birinde oturan 3 sarhoş Guatemalalı dışında. Restorandaki güler yüzlü hanıma bir gecelik oda istediğimi, ayrıca yemek de yiyeceğimi söyledim. Hani, o zaman belki cazip gelir de beni -lütfedip- kabul ederler diye. Ettiler, nitekim. Sıcak ve rutubet dayanılmaz. Odamı gösterdi kadın. Sıcak için de kocaman bir vantilatör verdiler. Hemen yanından akan Motagua Nehri’nden tutulma bir balıkla akşam yemeğini hallettikten sonra, odama girip kitap okudum ve sonra da uyudum. Koca vantilatörün sabit uğultusu uyumama engel olmadı.
Sabah erkenden Lanquin’e doğru yola çıktım. Coban’ı geçtikten yaklaşık 60km daha asfalt, ancak aşırı virajlı ve dik eğimli olan yol, bu sefer aynı şekilde ve toprak (ama, ciddi bozuk toprak) olarak devam etti.

Lanquin yolunda
Önce Semuc Champey’e gideceğim. Semuc Champey, Lanquin’in 9km güneyinde yer alan, öncekinden çok daha bozuk bir yolla ulaşılan bir park. Burası, içinden akan Rio Cahabon’un ve etrafındaki jungle’ın oluşturduğu etkileyici doğal güzellikleri ile nam salmış. Çevrenin kireç taşı kabuğunun arasından akan nehir bir noktada bu kireçtaşı katmanını oyarak, yaklaşık 300 metre boyunca yerin altından devam ediyor. Bu aradaki bölümde ise, çevredeki jungle’ın arasından akıp gelen birkaç küçük akarsu, bu 300 metre uzunluğundaki doğal kireçtaşı ‘köprü’nün üzerinde -yine doğal- havuzlar oluşturuyor. Bu havuzların birinden diğerine sular kaskatlar oluşturarak akıyor. Bir yandan, çevrenin girift yeşil dokusu, bir yandan akan nehrin gümbürtüsü, bir yandan doğal havuzların turkuvazdan yeşile dönen rengi… Aşırı sıcak ve rutubet de olmasaydı… Parkın içinde, nehir boyunca sürekli alçalıp yükselen yürüyüş yollarında sıcak ve rutubetten perişan bir halde ve vücudumdan attığım terle sırılsıklam olan giysilerimle arabama döndüm. Fotoğraf makinesi ve diğer her şeylerimi bırakıp, mayomu ve şortumu giydim ve gerisin geriye, o havuzların olduğu yere, kendimi soğuk sulara atmaya gittim. İyi ki de gitmişim.

Rio Cahabon

Rio Cahabon’da oynayan yerli çocuklar

Nehrin yerin altına girdiği nokta

Kireçtaşı ‘köprü’ üzerinde doğal havuzlar

Nehrin -yeniden- yüzeye çıktığı yer
O gece kalacak yer bulmakta zorlandım. Lanquin’de birkaç otel var ama, hepsi dolu. Bir sürü genç turist gruplar doluşmuşlar. Ne işleri var burada, anlamıyorum. Bu insanları anlamak gerçekten zor, kardeşim. Bu kadar bozuk yolu tepip, buralara geliyorlar.
Sonunda, köyün dışında, aslında bir macera parkı olarak hazırlanmış, ama müşterisiz kalmış bir yerin bekçisine biraz para verip, geniş düzlüğünün jungle’a bitişik ve tuvaletlere yakın kenarında kamp kuruyorum. Gece zifirî karanlıkta gökyüzündeki milyonlarca-milyarlarca yıldız ve uçuşan binlerce ateş böceği aydınlatıyor, etrafı. Sessizlik yok, tabii. Jungle’dan gelen yüzlerce çeşit kuş ve enva-i çeşit başka hayvan sesleriyle neredeyse uyumak mümkün değil. Neyse ki, akşam tatlı bir serinlik çıktı ve hava rahatladı.

Lanquin’in dışındaki park yerimde…
Ertesi sabah, Cahabon Kasabası yakınında olduğu aklımda kalan mağaralara gideceğim. Sabah erkenden uyandım. Hava çok güzel. Tuvaletlerin oradaki lavaboda yüzümü yıkamaya gittiğimde şöyle bir sürprizle karşılaştım. Dün gece en son yoktu bu hazret :

Bir akrep, böyle bir lavaboya tırmanamaz. Belli ki, yukarıdaki sundurmanın ahşap karkasından düşmüş ve sonra da çıkamayıp, burada kalmış. Bir rivayet, akreplerin çaresiz kaldıklarında kendilerini sokarak intihar ettiklerini söyler. Buna anti tez oluşturan bir başkası ise, akreplerin intihar etmeye karar vermek gibi bir akla sahip olmadıklarını, tam tersine, hayvansal içgüdüleriyle sonuna kadar yaşamak için mücadele ettiklerini, zorda kaldıklarında can havliyle kuyruğunu sağa sola sallarken yanlışlıkla kendilerini sokup öldürdüklerini iddia eder. Ben ikincisinin daha akla yakın olduğu kanısındayım. Her ne hâl ise, bu zavallıcık da bir gecede açlık ve susuzluktan ölmediğine göre, böyle bir hazin sonla bitirmiş kendi hayatını. Huzur içinde yatsın!
Yukarıda dikkat ettiniz mi, bilemiyorum, mağaraların yeri için ‘Cahabon Kasabası yakınında olduğu aklımda kalan’ dedim. 30 kilometrelik o kanırtıcı yolu 1.5 saatte tamamlayarak Cahabon’a geldiğimde, ortalıkta mağaralara ilişkin hiçbir işaret yoktu. Buna karşılık, kasabanın pazarı olması nedeniyle sokaklarından seyredilmeye doyum olmayan bir keşmekeş yaşanıyordu.

Cahabon’un pazarı

Keşmekeşte, canından bezmiş bir köylü
Sonunda arabayı kenara çekip, LP’nı ve haritayı aldım, daha ‘dikkatlice’ inceledim. Mağaralar Lanquin’in hemen dışındaymış Zaten adları da Grutas de Lanquin, yani ‘Lanquin Mağaraları’.Burada olsaydı herhalde adı Lanquin değil, Cahabon Mağaraları olurdu. Kasaba pazarının seyretmesi keyifli keşmekeşi, bu -git-gel- 3 saatlik yola değdi mi, bilemiyorum. “Bu salaklığı yapmasaydım, bu keşmekeşi de göremeyecektim” diye kendi kendime telkinde bulunarak geri döndüm. Lanquin’de, bir gece önce kamp kurduğum yerin 50 metre ilerisinden ayrılan yolun başındaki “Grutas de Lanquin” tabelasının yanına geldiğimde telkinlerim “Sakin ol Ali!” şeklindeydi.
Bide, Alanya’da bulunan Damlataş Mağarasını göreniniz var mıdır? Oradaki yapının, çok daha muazzam boyutlu olanını düşünün. …ve bu yapı, iddiaya göre yerin altına doğru 4km kadar uzanıyormuş. Çok loş olarak aydınlatılmış ilk birkaç yüz metrelik bölümünden sonra, yer yer ufak havuzlar da oluşmuş. İçeride rutubet o denli fazla ki, üzerinizde yoğunlaşıp akıyor. Bir yandan da terliyorsunuz, tabii. Yoğun rutubetin bir diğer etkisi de, fotoğraf makinenizin objektifi (ya da, önündeki filtresi) üzerinde oluşan buğu. Her fotoğraftan önce bunu, yanınızda getirmeyi unutmamanız gereken temizlik bezinizle kurulamanız lâzım. Bezi (ya da bir başka kuru bir mendili) özellikle belirtiyorum çünkü, örneğin üzerinizdeki t-shirt’ünüzle bunu yapmanız imkânsız. T-shirt’ünüz çoktan çamaşır makinesinden yeni çıkmış gibi sırılsıklam olmuş durumda. Bir de, mağaraya girerken ayağınızda mutlaka yumuşak ve yeri iyi tutan bir spor ayakkabı olmalı. Set tabanlı yürüyüş ayakkabılarıyla içeride yürümek, taşların yosun tutmuş olan kaygan yüzeyinde buz pateni giymişsiniz gibi kayıyor; tecrübeyle sabittir.

Grutas de Lanquin’den bir bölüm
Bu mağaranın bir diğer özelliği içinde barındırdığı binlerce (milyonlarca olduğuna görmeden inanmam) yarasa. Gün batımı vakti mağara ağzından hep beraber dışarıya çıkışlarını seyretmenin çok etkileyici olduğunu söylüyor, kaynaklar. Benim sonuna kadar gittiğim birkaç yüz metrelik aydınlatılmış kısımda zaman zaman tek tük uçuşan dışında yarasa görmek imkansız, tabii. Onlar, mağaranın karanlık derinliklerini mesken tutmuşlardır. Oralara da o karanlıkta ve rutubette ve de o kaygan zeminde girmek gibi bir niyetim yoktu; güçlü ışığı olan kafa lâmbama rağmen…

…ve özgürlük
Dün Coban’a ulaştım. Tozdan leş gibi olan arabamı yıkattım, önce. Sonra da otel bulup yerleştim. Bugün burada ikinci günüm. Coban, Rabinal Maya’ların (pre-Hispanik zamanda, bu bölgede yaşayan bir Maya grubu) önemli bir ticaret noktasıyken, 19. yüzyılda bölgede verimli kahve plantasyonları kurmak için akın eden Almanlar tarafından yerleşim merkezi haline getirilmiş. II. Dünya Savaşı ertesi, 1946’da hepsi -zorunlu olarak- geri dönmüşler; arkalarında kısmen gotik binalarını ve az miktarda iz bırakarak. Şehirde Alman isimlerine bile hala rastlayabiliyorsunuz. Kaldığım Hotel Cacao’nun sahibinin adı da, büyük büyük dedelerinden yadigâr Ivan. Daha çok bir Rus ismini çağrıştıran Ivan’a nazaran daha ‘Alman’ olanlarına da rastladım, şimdi hatırlayamadığım.
Guatemala’dan son olarak, daha yazının başında bahsettiğim güvenlik ve hukuk zafiyetine ait bir şey söylemek istiyorum. Bu zafiyetin sonucu, Guatemala gazetelerinde sık sık linç haberlerine rastlanıyormuş. Daha dünkü gazetede de ben gördüm. Halk, güvenlik ve adalet kurumlarından umudu kestiklerinden, yakaladıkları suçlularla ilgili, kendi işlerini kendileri görüyor.
Uzun yıllar, ABD başta olmak üzere çeşitli dış kaynaklı kışkırtmalarla sürüp giden iç savaşlarla yorgun ve fakir Guatemala. Tüm ülke ekonomisinin, topu topu 7 ailenin elinde olduğu söyleniyor. Buna rağmen, güler yüzlü, sıcak ve insan canlısı insanlarıyla Guatemala’yı yarın terk ediyorum. Sabah ayrılıp, Honduras’a geçmek üzere yola çıkacağım. Çok değil, yaklaşık 240km yolum var. Guatemala’yla ilgili bu 240 kilometrede yazacak çok ilginç bir şey bulma şansımın olacağını sanmıyorum. Dolayısıyla, bir sonraki yazımda Honduras’ı anlatmak üzere, Guatemala’ya ait ilk ve tek yazımı burada noktalıyorum.
Sağlıcakla kalınız. İzlemeyi ve mesajlarınızla desteklemeyi unutmayın sakın.
Ali Eriç
27 Mart 2011
Coban / Guatemala
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş