ANASAYFA
BAŞLARKEN
ARAÇ VE HAZIRLIK
ROTA
ÜLKELER
YOL İZLERİ
FOTOĞRAF GALERİSİ
DESTEKÇİLER
BEN KİMİM?
İLETİŞİM
Turkce English
ETAP1 : ASYA
ETAP2 : KUZEY AMERİKA
ETAP3 : GÜNEY AMERİKA
ETAP4 : AFRİKA
ETAP5 : AVRUPA
ETAP6 : FİNAL
 
ÜLKELER ...
Meksika
Güncelleme Tarihi: 13.8.2010
Gün: 464
Yapılan Yol: 58480 km.


İLK YAZI
ÖNCEKİ 2 SONRAKİ
SON YAZI
Meksika’ya devam etmeden önce, Amerika’nın son bölümünde (hani, başlığında “Amerika’nın Sonu” yazmıştım da, sonradan Amerika’da muazzam bir panik yaşandı, “Sonumuz geliyor!” diye), Los Angeles’tan bahsederken “Los Angeles California’nın başkenti, biliyorsunuz” demiştim. Hatayı bulan buldu, hemen uyardı, sağ olsun. California’nın başkenti Sacramento’ymuş. Gerçekten bilmiyordum. Bir de “…biliyorsunuz” falan diye ukalâlık da yapmaz mıyım? Cehaletime verin. Düzeltiyor ve özür diliyorum.
Gelelim yine Meksika’ya
Meksika’nın anakarası
İstanbul Yenikapı’dan, Bandırma’ya sefer yapan hızlı feribotlara benzer bir feribotla, 7 saatte anakarada Topolobampo limanına ulaştığımızda, hava kararmıştı. Limandan 27km içerideki Los Mochis’e varıp da, kendime kalınabilecek orta karar bir otel bulana kadar saat gecenin 10’u olmuştu bile. Hava sıcaklığına bakılırsa, dışarıda yemek aramak yerine, otelde hızlı tarafından bir şeyler atıştırmak daha akıllıca olur. Ben de öyle yaptım. Ertesi gün, Barranca del Cobre’ye (Bakır Kanyonu) gitmek üzere tren araştıracağım.
Barranca del Cobre, Arizona’daki Grand Canyon’dan çok daha uzun ve kimi yerinde daha da derin bir kanyon silsilesi. Bu kanyon boyunca ilerleyen Ferrocarril Chihuahua Pacifico (Chihuahua-Pasifik Demiryolu) Barrance del Cobre’yi görmenin en iyi yolu. Tren, Los Mochis’ten sabah 6’da hareket ediyor. Bir sonraki istasyon olan El Fuerte’den ise saat 8:30’da… Üstelik, bu arada görülecek ilginç hiç bir şey de yok. O yüzden, 60km’lik bu yolu arabayla gidip, El Fuerte’de bir gece kalmak ve treni buradan yakalamak daha mantıklı. Los Mochis’te, sabah tren bileti alabileceğim bir turizm acentesine gidip, önce güzergâhla ilgili bilgi sordum. Tren aslında Chihuahua’ya (“Çiwawa” diye okunuyor) kadar gidiyor ama, sonuna kadar gitmek gerçekten gerekli değil. Kanyonun bittiği yer Creel (bu da “Kril” diye okunuyor, İspanyolca telâffuz kurallarına pek uymayan bir şekilde) kasabası imiş. Ben de biletimi, bir sonraki gün için El Fuerte’den Creel’e kadar aldım. Dönüşü, 2 gece Creel’de konakladıktan sonra, yeniden El Fuerte’ye… Lando’yu bu süre boyunca El Fuerte’de yalnız bırakacağım. Aslında, başkalarının yaptığı gibi, trenden arada bir başka istasyonda, örneğin kanyonun en güzel göründüğü Divisadero kasabasında inip, bir gece burada konakladıktan sonra, Creel’e devam edebilirdim. Ama, yalnızca Barranca del Cobre’ye bu kadar uzun zaman ayırırsam, geri kalan yerleri de hesaba kattığımda, Meksika’daki kalış süremi bayağı uzatmam gerekecek. İyisi mi, planı bu şekilde bırakayım. Hem tren, kısa da olsa, Divisadero istasyonunda hızlı bir tur atmaya müsaade edecek kadar duruyormuş.
Bilet işini halledip, El Fuerte’ye doğru yola çıktım. 60km dediğiniz, göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Nitekim, vardığımda daha vakit öğle saatleri idi. Birkaç otel dolaştıktan sonra, Hotel Herradura’da karar kıldım. Küçük, sakin (aslında El Fuerte’de bütün oteller, hatta her yer sakin) bir aile otelinde karar kıldım. Aile otelini, resepsiyon”cuk” diyebileceğim ufak bir masanın yanı başında, -herhalde- otel sahibi babanın gururla astığını tahmin ettiğim 3 kardeşin (birbirlerine çok benzeyen 2 kız, 1 erkek) kep ve cüppeyle çekilmiş mezuniyet fotoğraflarından çıkardım. Resepsiyonda, ben içeri girdiğimde…
Bir dakika! Bu “içeri girme” olayını biraz açmam lâzım. Meksika’da böyle yerlerdeki küçük otellerde “içeriye girmek”, öyle pek bizim alıştığımız gibi bir kapıyı açıp, kapalı bir mekâna girmek şeklinde olmuyor. Önce size buradaki klasik “ufak otel” mimarisini anlatayım. İnce ve uzun bir iç avluyu “U” harfi şeklinde çevreleyen 1 ya da 2 (hatta, bazen 3) katlı bir yapı düşünün. Bu avlu, genellikle geniş yapraklı ağaçlar ve bitkilerle dolduruluyor ki, avlu gölge, dolayısıyla serin olsun. “U”nun açık kalan ağzı da bu binanın girişi. Bu giriş, üstü kapalı, her iki tarafında da, ortalarında büyük kemerli geçişleri olan bir giriş avlusu. Bu aslında klâsik bir Meksika mimarisi. Bunun giriş kısmı da, işte o bina eğer bir otel ise, onun “resepsiyonu” ve “lobisi” oluyor.
Neyse! Ben içeri girdiğimde, elindeki makyaj aynasıyla kaşlarını almakta olan genç bayan da, herhalde henüz cüppe giyecek yaşa gelememiş küçük kardeş ya da kardeşlerden biriydi (Meksikalılar’da da çok çocuk merakı yaygın). Benim birkaç 10 kelimeden oluşan İspanyolca’m (maalesef, Türkiye’deyken aldığım İspanyolca kursundan ancak bunlar kalabildi, utanıyorum) ve onun birkaç 1 kelimeden oluşan İngilizcesi’yle, tek kişilik bir oda istediğimi, arabamı ertesi günden itibaren otelin önünde 2 gün bırakacağımı, döndükten sonra bir gece daha kalıp, yola çıkacağımı anlatabildim.

Hotel Herradura
El Fuerte çok sıcaktı. …hem de, çok rutubetli. Rutubet, sanırım, yakındaki baraj gölünün varlığından kaynaklanıyor. Yoksa, denize uzak olması ve çevrede öyle rutubet yaratacak yoğunlukta bir tropik ormanın olmaması, bu aşırı rutubetin tek sorumlusunun baraj gölü olduğunu düşündürdü bana. Bunu doğrulayacak herhangi bir bilgi yok, tabii. Gece yemek yemek için oturduğum kafenin önündeki kaldırımda, üzerimdeki t-shirt’ün rengi, terden dolayı koyulaşmaya ve emdiği terler yavaş yavaş eteklerinden aşağıya doğru süzülmeye başladı. Bu işkenceyi, zaten geç gelen yemeği aceleyle yiyip bitirene kadar çekmek zorunda olduğumun farkındayım. Süreyi ancak, yemeği yarım bırakarak kısaltabilirim. Öyle yaptım; hayatımda -belki de- ikinci kez (-belki de- birincisini, San Francisco Pier’de Alican’la yediğimiz yemekte yapmıştım, hatırlarsanız).
Size kısaca küçük bir Meksika kasabasında akşam “eğlencesi”nin nasıl olduğunu anlatayım, isterseniz. Ama, önce küçük bir Meksika kasabasının “gece hayatı”nın nerede “döndüğünü” anlatmam lâzım. Eski Meksika kasabalarının merkezi, ortasındaki tarihi (tarihi derken, burada “koloni dönemi”nden kalma olduğunu kastediyorum) belediye konağının (Palacio Municipal) önünde bulunan -yine- tarihi bir park ve bu parkın etrafında sıralı binalardan oluşuyor. Bu binaların -eğer iki katlıysa (genellikle daha fazla olmuyor, zaten)- üst katları, kaldırımın üstünü de kapayacak şekilde dışarı taşıyor ve taşan kenarlar, -genellikle- kemerli sütunlarla kaldırım kenarında destekleniyor. Dolayısıyla, kaldırım, gündüzün yakıcı güneş ışınlarından korunmuş oluyor. İşte, kaldırımın bu gölge kısımları da, gündüz siesta, gece de seyir yeri. Neyi mi seyrediyorlar? O parkın etrafında arabalarıyla (ve şimdi moda olan ATV’leriyle) bıkıp usanmadan dönüp duran insanları. Bunun eğlenceli tarafının ne olduğunu bilemiyorum tabii ama, o küçücük kasabada, toplasanız 100m’yi geçmeyecek uzunluktaki parkurda, -yine- toplasanız 20-30 araç, sürekli, ama -abartmıyorum- sürekli dönüyorlar. Bazılarında, basları dibine kadar açılmış cıs-tak’lar da var tabii. Böyle bir ortamda, sıcak ve rutubette, başka ne yapmamı bekliyordunuz ki?

El Fuerte Belediye Sarayı’nın avlusu
Ertesi sabah istasyona taksiyle gitmek zorundaydım; istasyon, El Fuerte’ye 15 kilometre mesafede, çünkü. İstasyona geldiğimde benden başka birkaç kişi daha vardı. İstasyondan başka 3 binanın (hepsi ev) bulunduğu meydanda, evlerden birinin girişindeki ufacık “bakkalcık” tan kahve (buralarda her yerde kahve bulmak mümkün) ve -en az- bir gün öncesinden kalma olduğu belli olan çöreklerden aldım, hepsi 15 Pesos’a (US$1.35 gibi). Kahvaltım bu. Bu arada, istasyondaki kalabalık da hayli arttı. Saat 8:30 yerine 9:15’te gelen trene, gecikmesine pek yakışmayan bir düzenle yerleştirildik. Bana, -gidiş istikametine göre- vagonun sol tarafında yer gösteren kondüktöre, sağ tarafta ve cam kenarında bir yer tercih ettiğimi söyledim. Lonely Planet, bu istikamette sağ tarafta oturmayı tavsiye ediyor, daha iyi bir seyir için. İngilizce de bilen kondüktör, isteğimi hemen yerine getirdi; vagonun sağındayım.

El Fuerte istasyonu. Henüz “yükünü tutmamış”

İstasyondaki yol güzergâhını gösteren pano. Panonun sağ altındaki ufak grafikten eğer görebilirseniz, Los Mochis’te yaklaşık 200m’den başlayan rakım, yer yer 2,500m’ye ulaşıyor
Aslında, vagonun sağ tarafında bir yer tutmanın pek de fazla bir anlamının olmadığını, daha sonra treni dolaşırken öğrendim. Evet, seyir için güzel de, fotoğraf çekmek için çok daha güzel bir yer var: Vagonların her iki başındaki sahanlıklar. Buralarda kapı olmadığı için (daha doğrusu, kapılar yarım ve üst kısmı yok) buradan fotoğraf çekmek çok daha kolay ve ayrıca keyifli. Gidişte, seyahatimin neredeyse tamamını bu sahanlıkta geçirdim. Zaten yavaş giden trende, bu sahanlıkta durmak ve dışarıyı seyretmek kadar keyifli bir şey olamaz. Aslında, en arka vagonun sahanlığı daha da iyi tabii ama, oraya çıkmama müsaade etmediler, “güvenlik gerekçesiyle”. Halbuki, Western filmlerinde seyrettiğim ve çok imrendiğim bir şeydi, nedense…

Yansımalar
Genellikle arada durduğu istasyonlar çok ilginç değil. Ancak, Bahuichivo ve Divisadero istasyonları çok renkli ve hareketliydi. …ve tabii, tüm güzergâh boyunca manzara muhteşem.



El Fuerte-Bahuichivo arasından manzaralar
Bauichivo istasyonunda tren durur durmaz, bölgenin yerli halkı Raramuriler, çoluklu-çocuklu trenin etrafını sarıyorlar; ellerinde hasırdan, çam iğnelerinden (evet, çam iğneleri), yünden ördükleri çeşitli süs eşyaları, takılar ve sepetlerle, ya da pişirdikleri yiyeceklerle, meyvelerle… Bölgenin tek gelir kaynağı turizm, artık. Bir zamanlar ormancılık da geçim kaynaklarından biriyken, artık buradan elde edilecek orman ürünlerinin ekonomik değerinin kalmaması, bu kaynağın ortadan kalkmasına sebep olmuş. Bölgenin Barranca del Cobre, yani “Bakır Kanyonu” olan ismi sizi şaşırtmasın. Burada bakır madeni falan yok, aslında. İsminin böyle koyulmuş olmasının tek nedeni, toprağının, bakır küfü, yani yeşile çalan gri renkte olması.
Barranca del Cobre’ye gelişimin bir nedeni, Grand Canyon’dan daha büyük ve derin, dahası çok daha güzel olduğu iddia edilen bu kanyonu görmenin dışında, Raramuri yerli halkıyla da tanışmak. Bazı kaynaklarca -yanlış olarak- bölgenin de adı olan Tarahumara ismiyle anılan Raramuriler, son derece çekingen ve ürkek insanlar. Topu topu 50,000 (bazı kaynaklara göre, 70,000) kadar kalan nüfusları ile, Sierra Madre’nin (Madre -ya da “Ana”- Dağları) bu ufacık Tarahumara bölgesine sıkışıp kalmışlar, sonunda. Şu anda yaşadıkları yaklaşık 35,000km²’lik alan, tarihte sahip oldukları ülkelerinin yarısından daha az. Bu zorunlu “çekilmeyi”, terk ettikleri topraklardaki zengin gümüş ve diğer değerli maden kaynaklarına borçlular. Ancak halâ, Meksika’nın en kalabalık yerli halkı nüfusunu oluşturuyorlar ve neredeyse tüm gelenekleriyle yaşamaya devam eden ender yerli toplumlardan biri durumundalar. Yakın zamana kadar neredeyse hiç tanınmayan bu halk, 1960’larda inşaatı başlayan Ferrocarril Chihuahua Pacifico’nun bölgeye girmesiyle dünyaya varlıklarını duyurmaya başlamışlar. Ancak, hiç tanınmayan derken, hiç bilinmeyen de demek istemiyorum. Jesuit (Katolik Hristiyanlığı yaymayı kendine “misyon” edinenler) misyonerlerinin bölgeye girmalari 1601 tarihine kadar gidiyor. Girdikleri toplumun inanç ve değer yargılarını yok sayan Jesuit misyonerlerinin tüm çabalarına karşın bugün halâ vaftiz olmayı reddetmiş, yani Hıristiyanlığı kabul etmemiş önemli sayıda Raramuri var. Hıristiyan olanları ise, eski Şaman gelenekleriyle kilise kurallarını konsolide ettikleri karışık bir inanış türü yaratmışlar, kendilerine. Misyonerlerin bu sonuca zorunlu olarak boyun eğdikleri kesin.
Çok önemli bir özellikleri var; çok iyi koşucular. Bu yeteneklerinin gelişmesinin sebebi, yerleşimler arasındaki haberleşmede, haberi “koşarak” yetiştirme yöntemini kullanıyor olmalarının yanı sıra, Tarahumara bölgesinin çok sarp olan coğrafyasında sürekli “dikine” hareket etme zorunluluğunda kaldıklarından, idmanlı olmaları. Erkekleri arasında oynanan geleneksel oyunları da tümüyle koşmaya, dolayısıyla fiziksel kondisyona bağlı. Tahta bir topun peşinde saatlerce, hatta günlerce (ama gece ve gündüz, hiç durmadan) koşarak oynanan bu oyunda kimi zaman oyuncuların aralıksız olarak koştukları toplam mesafenin 160km’yi bulduğu söyleniyor. Benim Lando bile bu mesafeyi aralıksız olarak zor gidiyor, neredeyse.
Çekingenler, evet! Özellikle kadınlar ve çocuklar. Yüzünüze bakamıyorlar, bir şey söylediğinizde cevap veremiyorlar, utançlarından. Bazıları zaten İspanyolca bilmiyor. İşte bu insanlar, Bauichivo istasyonunda trenin etrafını sarıveriyor. Yüzünüze çok fazla bakmadan ve hiç bir şey söylemeden, ellerindeki sepetleri, takıları ya da yiyecekleri size uzatıyorlar. Fiyatlarını sorduğunuzda bile bir şey söylemiyor, kimisi. “Ne verirsen, abi” misali. Fiyatını söyleyenlerle ise, alıcılar yine de pazarlık ediyor; pazarlık ederek aldıkları indirimle, bir meydan savaşı kazanmış olmanın hazzını tatmak için. Yoksa, fiyatları söylediğimde, gülmekle ağlamak arasında kararsız kalacağınızdan eminim. Örneğin, el emeği, göz nuru bir kolyenin fiyatı 10 Pesos; yani, 80-85 Amerikan Cent’i. Bunun pazarlığı mı olur, demeyin. Oluyor işte! Ya da, yapıyorlar işte!









Bauichivo istasyonunda satıcılar

Bauichivo-Divisadero arasından…
Divisadero’da tren yarım saat duruyor. Böyle de olunca, trenin acıkan yolcularını doyurmak, susuzluğunu gidermek için istasyonda bir foot court oluşturulmuş; Meksika usulü. Her yerden dumanlar tütüyor, insanın iştahını kabartan kokular etrafı sarıyor. Ben de 4 tane etli taco yiyip, agua de jamaica (“auva de hamaika” diye okunur) içtim.
Taco, Meksika’da her yerde, her köşe başında bulabileceğiniz bir yiyecek. Tortilla (“tortiya” diye okunur) adı verilen, bizim lavaşa benzer geleneksel ekmekleri var. Bu, yaklaşık 15cm çapında, birkaç milimetre kalınlığında, mısır unundan yapılan ekmekler. Bunun arasına ne koyarsanız, onun adı o koyduğunuz şeyle anılan taco oluyor: Tavuklu taco, biftekli taco, fasulyeli taco gibi… Taco’nun içine esas malzeme dışında, değişik soslardan da konuluyor, tabii. Bunun en yaygın olanı da guacamole. Domates, avokado, soğan, acı biber, şili sosu ve kişniş otundan oluşan bir tür ezme-salata, guacamole.
Agua de jamaica ise hatmi çiçeği yapraklarından yapılan serinletici bir içecek. Enteresandır ki, bu içecekle ben yıllar önce (1988’di, sanırım) ilk kez Sudan’a gittiğimde de tanışmış, hatta içeceği yaptıkları kurutulmuş hatmi çiçeği yapraklarından da yanımda getirmiştim, eve dönerken.



Divisadero istasyonu
Karnımızı da doyurduk. Yeniden yola koyulabiliriz artık. Zaten, bir sonraki istasyonda, Creel’de ineceğim. Ama, iki istasyon arasında, yolun en can alıcı, en etkileyici kısmı var; El Lazo. Burada tren yolu, El Fuerte Nehri’nin hemen üstüne, kanyonun dibine kadar döne döne iniyor ve sonra yeniden döne döne tırmanıyor. O yüzden de, yolun en uzun atlaması burası.

El Lazo’da, kanyonun dibinde tren yolu
Creel’e saat 4 buçuk sularında vardık. Çantalarımı yüklenip kasabanın içerisinde otel aramaya başladım. Lonely Planet’ta yazanlardan çok daha fazlası var burada. Merkezde, ana caddeden (zaten tek ana caddesi var) sapılan bir sokak içerisinde bulduğum otelin zemin katındaki odaya yerleştim. Bu arada bana yardımcı olan bir turist rehberine, çevreyi gezebileceğim bir günlük tur sordum. Bana önerdiği 6 saatlik bir tur uygun görünüyor da, yanıma ortak birilerini bulmalıyım. Yoksa tüm tur ücretini tek başıma ödemek zorunda kalacağım. Aslında, çok da değil; yaklaşık US$50.00, bütün tur parası. Benimle birlikte aynı trenden inen ve -tesadüf- aynı otele yerleşen bir İtalyan çifte önerdik, kabul ettiler. Ertesi sabah saat 9’da alınacağız otelden. Gezilecek yerler, Basaseachi Şelâlesi, Cusarare Kilisesi, San Ignacio Misyonu, Arareko Gölü, Arareko Köyü, mantar ve kurbağa kayaları.
Geç saatte Divisadero’da yediğim tacolardan sonra, akşam yemeğini hafif geçiştirmek için, kaldırımda muz satan Raramuri kadından birkaç muz, marketten de bir şişe su aldım. Meksika’nın bu muzları muhteşem; kendimi tutmasam, 10 tanesini falan mideye indirebilirim. Ama, ikisiyle bile doyuyor insan. O kadar iriler.
Sabah kahvaltısını bir pastaneden aldığım çörek ve kahveyle yaptım. Otelin önüne geldiğimde daha vakit hayli erkendi. Kapının önüne oturup kitabımı okudum biraz; Paul Theroux’nun “The Old Patagonian Express”i. Rusya yazılarımın ilkinde bahsetmiştim diye hatırlıyorum; Paul Theroux’yla Moğolistan’da tanışmıştım ilk; Ulaan Baatar’da kaldığım hostele okunduktan sonra bırakılan “Ghost Train to the Eastern Star” kitabıyla. O kitabın konusu, gezinin o etabıyla uyuyordu. Türkiye’ye döndükten sonra Theroux’nun Türkçe’ye çevrilmiş olan iki kitabıyla, çevrilmemiş olanlarının İngilizcelerinin tamamını satın aldım. Türkçelerinden “Sivrisinek Sahili”ni 2. etabın başlarında bitirip Buket’e vermiştim, giderken. Sonra ikincisine, yani “The Old Patagonian Express”ine başlamak için Meksika sınırına yaklaşmayı bekledim; ortamla uyması için. Gerçekten de, cuk oturdu. Rotalarımız, Guetamala’dan sonra neredeyse bire bir çakışacak. İleride unutmaz ve fırsat bulursam, Theroux’dan birkaç cümle aktaracağım; “gezgin” ve “seyahat”le ilgili, düşündüklerimle neredeyse tümüyle örtüşen.
Dönelim Creel’e! Saat dokuza yaklaştığında İtalyan çift geldi (içlerinden yalnızca kadının adını biliyorum; Erica). Genç bir İspanyol çiftin de bize katılacağını söyledi. İyi! Maliyet gittikçe düşmeye başladı. Söylenilen saatte gelen arabaya doluşurken, dün tanıştığım rehberin bizle gelmiyor olduğunu öğrendim. İspanyolca bilen diğer müşteriler, şoförün anlattıklarını bana tercüme edebilirlermiş. İyi de, onlar doğru dürüst İngilizce bilmiyorlar ki!
Yola çıktığımızda ilk uğradığımız “turistik” yer Fil Kayası oldu. Bizle birlikte oraya ulaşan diğer iki otobüsten inen Meksikalı turist kafilesi, büyük bir hızla kayanın fotoğrafını çekip, aynı hızla araçlarına binip uzaklaştılar. Bir tarafından bakınca fili “andıran” kayanın turistik kıymeti beni, turun sonrasında ziyaret edeceğimiz yerler konusunda ümitsizliğe uğratmadı değil, açıkçası. Ancak, bu ümitsizliğimi bir sonraki durağımızda atmaya başladım.

Basaseachi Şelâlesi

Şelâleye yürürken peşimden ayrılmayan Raramuri oğlan. Çektiğim fotoğrafını gösterince yüzü güldü, ancak
Cusarare Kilisesi ise tam bir cümbüş havasında. Pazar günü olması nedeniyle (malûm, tüm Hıristiyanlar için Pazar sabahlarının özel bir “kutsiyeti” vardır) ayin var. Önceden bahsettiğim gibi, Raramuriler’den Hıristiyanlığı kabul etmiş olanlar, kilise kurallarıyla Şaman geleneklerini harmanlamışlar. İşte Cusarare Kilisesi’nde bir kısmını izlediğim ayin de, aslında bir Şaman ayininin tüm özelliklerini taşıyor. Moğolistan’daki Şamanlar’ın ve şimdi artık Budizm’i benimsemiş olan eski Şamanlar’ın dinsel törenlerindeki gibi… Hattâ, önceki seyahatimde, Sudan’ın başkenti Hartum yakınlarındaki Omdurman’da bir Cuma akşamüstü vakti izlemeye gittiğim Sûfiler’in zikr ayinleri gibi… Sûfiliğin Şamanizm’le olan ilişkisi biliniyor. Dünyanın, birbirlerine on binlerce kilometre uzak üç ayrı toplumunda düzenlenen üç dinsel törenin benzerlikleri şaşırtıcı. Gözalıcı renklerdeki kıyafetler, kendi etraflarında, müziğin ritmiyle ve ellerindeki değnekleri yere vurarak dönmeleri, giderek hızlanmaları ve sonuna doğru tüm vücutlarıyla sarsılmaya başlayarak transa geçmeleri…



Cusarare Kilisesi’nde Pazar ayininden…

Töreni kapı eşiğinden izleyen kadınlar ve çocuklar

Arareko Gölü
Arareko Gölü’nden sonra, Arareko Köyü’ndeki San Ignacio Misyonu’na gittik. Pazar ayini burada da halâ sürmekte.



Burası da San Ignacio Misyonu



Ayini izleyenler

Güzel Raramuri kızı











Köy meydanından…

Köyde halâ bazı aileler mağaralarda yaşamaya devam ediyor. Evinin fotoğrafını çekmeme müsaade eden Rarmuri kadın yine de yüzünü gizlemeyi ihmal etmedi
Ertesi gün aynı trenle El Fuerte’ye geri döndüm. Lando bıraktığım gibi duruyor. El Fuerte’de bir gece daha sıcak ve rutubete dayanmak zorundayım. Bir gün sonra Mazatlan’a doğru yola çıktım.
Bundan sonra kaldığım yerler; Mazatlan, Tepic ve Puerto Vallarta. Bunların hiç birisi üzerinde uzun konuşulacak yerler değiller. Mazatlan ve Puerto Vallarta (“Vayarta” okunur) iki turist cenneti. Tepic’te ise zorunlu olarak, arada konaklama noktası olarak kaldım.





Mazatlan sokaklarından…

Meksika’ya gidip de bukalemun fotoğrafı koyamadan olmaz, dedik ve…

Mazatlan El Faro deniz feneri. Deniz seviyesinden 135m yüksekliği ile, LP’nin söylediğine göre, Cebelitarık fenerinden sonra dünyanın en yüksek ikincisiymiş

Fenerden Mazatlan

Bir gezinti teknesine “Titanic” adını koymak ne kadar akıllıcadır sizce? Yine, fenerden…
Peki neden buralara gittim? Esas hedefim Puerto Vallarta idi. Esasen orayı görmek istiyordum ama, fazla turistik yerler de beni gerçekten sıkıyor. Ama, burada bir adrese, Lando’nun marş motoru gönderilecek. Puerto Vallarta’ya gitmek istememin esas nedeni bu.
Daha Buket’le birlikteyken başlayan, Alican’layken yavaş yavaş artan, daha sonradan da beni iki kere rezil eden bir problem yaşıyorum, marş motoruyla. Son zamanlarda teşhis ettim ki, motor sıcakken arabayı stop ettiğimde, hemen ardından çalıştırmak isteyince marş basmıyor. Sebebini bilemediğim için Otokar’a sordum. Bir süre cevap gelmeyince La Paz’da bir gün marş motorunu söküp, dağıttım. Gördüm ki, içindeki stator sargılarının izolasyonu kömürleşmiş. Aşırı ısınmaktan olmuş, belli. Sanırım önce Moğolistan’da, ardından da Kanada’da başıma gelen motor harareti olayları sonrasında, arabayı -zorunlu olarak- birkaç 10 metre marşla yürütmek zorunda kalmıştım. Bu işi yaparken de, marş motoru fazla zorlanmasın diye arazi şanjmanını devreye sokmuştum ki, üzerine düşen yük azalsın. Toplasanız 20 metreyi geçmeyen bu işlemler sırasında -demk ki ve yine de- marş motoru çok zorlanmış ve sargı izolasyonu kavrulmuş. Bu yüzden de -demek ki- ısındığında şişip sıkışma yapıyor.
Bir de beni nasıl rezil ettiğini antlayım size. Özellikle ilki çok komik, çünkü.
Amerika’da, Alican’ı gönderdikten sonra Sekoya Ulusal Parkı’na gittim, biliyorsunuz. Park girişindeki kulübenin önünde durunca, egzos gazı içerideki bayan ranger’ı rahatsız etmesin diye motoru stop ettim. Oralarda öyle park girişinde para öderken, otoyol ücreti öder gibi birkaç saniyede işiniz bitmiyor. Bir süre hasbıhal ediyorsunuz kapıdaki ranger’la falan. Hava oldukça sıcak; e, motor da normal olarak ısınmış tabii. Parayı ödeyip, muhabbetimizi bitirdikten sonra marşa bastım, “tık” yok. Birkaç kez daha, yine ses yok. Kadına döndüm “Çalışmıyor!” dedim. Arkamdaki iki araba sabırla bekliyor. Yanda neyse ki bir kulübe daha var. Kadın “Biraz bekle, istersen” dedi. Ne kadar bekleyeyim? Yarım saat falan beklemem gerekiyor ki, marş motoru çalışacak kadar soğuyabilsin. Bunu kadına söyleyince gülümsedi, sakince kulübesinden çıkıp kapısını kapattı, arkadaki araçlardan geri manevra yapıp yandaki giriş kuyruğuna yanaşmalarını rica etti ve diğer kulübeye girdi. Oradaki kadına bir şeyler söyledi; arkalarını dönüp bana baktılar ve ikisi de kahkahayı patlattı. Ben orada şöyle bir şey hissettim, affınıza sığınarak anlatayım: Hayatında ilk defa geneleve giden bir delikanlı, heyecandan bir şey becerememiş olmanın ötesinde, genelev sakinlerinin alaylı bakışları ve aşağılayan kahkahalarına maruz kalmanın utancıyla, oradan bir an önce kaçıp, kurtulmak istiyor. Ben de öyle yaptım. Daha doğrusu, yapmaya çalıştım. Koca araba, hava sıcak, üstelik yerde, arabanın arka tekerleklerini aşırtmam gereken hız kesici bir tümsek var. Orası Türkiye değil ki, ranger’a “Abla, şuna bir omuz atsan…” diyeyim. Mecburen koca arabayı omuzladım, aşağıya inip. 4-5 hamlede atalet kazandırıp, tümseği atlattıktan sonra, yolun hafif yokuş aşağı olmasından da istifade 2. viteste motoru “vurdurarak” çalıştırdım. Arkamdan gelen tezahürat bağırışlarına elimi pencereden çıkarıp, selâmlayarak cevap verdim. Aslında, Los Angeles’ta Ermeni kadının bize yaptığı işareti yapmayı daha çok isterdim, açıkçası.
İkincisi ise, Meksika’da Baja California’da ilk asker barikatında başıma geldi. Acemi olduğumdan, askerin önünde “rap” diye esas duruşa geçtim. Halbuki, onlar durdurursa duruyormuşsun. Sonra öğrendik tabii. E, önüne gelip duran arabayı üzmemek için de asker “Arkayı aç, bari” dedi. Onun için anahtar gerekli, mecburen motoru stop ettim. Sonra da çalışmadı tabii. Neyse ki, Meksikalılar, Amerikalılar gibi değil. Onlar, daha sormadan omuz atıveriyorlar. Kendilerinden o kadar alışıklar ki…
Neyse! Bu iki rezil durum, insansız ve arabayı iterek dahi çalıştıramayacağım bir ücra köşede başıma gelir, ve hatta ileride marş iyice basmaz olur korkusuyla, Türkiye’den marş motoru ısmarlamam gerekiyordu. Ancak getirtecek bir adres lâzım. Orada da Savaş (Los Angeles’ı anlatırken bahsettiğim motosikletli gezgin dostum) imdadıma yetişti. Savaş, Meksika’ya ilk girişinde kaza geçirip de, motosikleti hurdaya çıkarınca, daha öncesinde tanıştığı Alejandro’ya (ki, hurda ettiği motorunun aynısından onda da varmış, zaten tanışma vesilesi de o) motoru “hediye ediyor”. Bu arada, Alejandro Savaş’a çok yardımcı oluyor, falan. Savaş, Alejandro’nun adres ve telefon bilgilerini, ihtiyacım olur diye göndermişti. Nitekim oldu da. Marş motoru Alejandro’nun Puerto Vallarta’daki adresine gönderildi. İşte onu almak için gidiyorum, Puerto Vallarta’ya.
Alejandro, gayet düzgün İngilizce konuşan, Alaska Havayolları’nın Puerto Vallarta’da acenteliğini yapan, ayrıca aile restoranına da destek olan genç bir arkadaş. Benimle çok ilgilendi. Bir gece ailesi ile birlikte yemeğe götürdü. Tüm yardımlarının ötesinde, uzun zamandır sohbet edecek birini bulamamaktan bunalmış olmanın açlığını da yatıştırdım Alejandro’yla. Bir süre sonra Alejandro’nun yardımına tekrar ihtiyacım olacaktı, zaten.
Bir sonraki yazımda Guadalajara ve sonrasını anlatacağım.
Kalın sağlıcakla!
Leon / Meksika
19 Ağustos 2010
Anasayfa | Başlarken | Araç ve Hazırlık | Rota | Ülkeler | Destekçiler | İletişim


Facebook Paylaş